Rüyamda bizim köyün en yüksek tepesine çıkmışım da aşağıdan beni görmeye çalışan köylüye ünlüyormuşum: “Heeey ulan heeey? Gördünüz mü bak, değme oduncularınız çıkamadı ama ben nasıl da çıktım buraya. İseyin, saç ektir saç. Bak kafan buradan bile ışıl ışıl duruyor. Bana bak muhtar, şuraya bi’ baz istasyonu diktiremedin, hâlâ muhtarsın utanmadan. Ana, boşuna sopanı sallama, nereden çıkacaksın buraya da döveceksin beni? Hem bak dövme artık, kız vermiyorlar senin yüzünden kız. Anasından dayak yiyene varılır mı, diye varmıyorlar.” Derken derken uyandım. Uyandım uyanmasına ya nerede uyandım? Yüksekçe bir dağın tepesinde. Rüyamdan etkilendim de devam ediyor sandım gözümü açtım kapadım açtım kapadım. Yok, değişmedi. Bir sandalyeye tünemiş, dağın tepesinde oturuyordum. Aşağı baktım şöyle köyü göreyim diye. Köy möy yok. Ancak sis pus. “Ya Cenabı Erhamürrahimin,” dedim. “Hikmetinden de sual olunmaz ya beni ne demeye buraya taşıdın?”
Rüyamı düşündüm, acaba rüyamın içinde duamı ettim de kabul buyurdu Allah diye. Yoo, saydım saydım köylülere. Hatta Allah belanızı versin de dedim. Duyduysalar, bana da bir şey dediyseler de anlamadım. Sonrası işte uyandım. Ama ben gece yatağımdaydım yahu. Buraya ne demeye çıktım? Hadi çıktım, ne demeye geri dönmedim? Hadi dönmedim insan yukarı çıkara çıkara sandalye mi çıkarır? Bari bir heybe yiyecek çıkaraydım. O da yok. Düşün ulan Salim düşün. Acaba beni kaçırdılar mı? Beni kim niye kaçıracak ama? Bana sevdalı bir kız kaçırmış olamaz mı beni? Mesela kim o? Zahide yengenin Sevim. Valla onun bence bende gözü vardı Allah bilir ya. Hay kafana Salim, kırk beş kilo kız seni buraya kadar çıkaracak bir de sandalyenin tepesinde bırakacak. Bu nasıl sevdalık, bu nasıl saçmalık?
Bulamadım. Düşün düşün bulamadım. Kötü, tahta bir sandalyenin tepesinde hem de sisli puslu dağın zirvesinde ne nane yemeye duruyordum? Anamı düşündüm. Uyumadan önce onu üzmüş müydüm? Beddua mı savurmuştu bana yine? En acı bedduasını düşündüm derken: Doğmayasıca, derdi sık sık. Doğmayasıca. Onun katında makbul bir evlat olmadığımı bilirdim ama tam olarak suçum neydi işte onu kestiremezdim. “Doğmayasıca” olacak kadar ne etmiştim acaba ona? Okumamıştım, sevmiyordum okulu da bana zorla öğretmeye kalktıklarını da. Ama babam da okumamıştı, o zaman babama da mı savurmuştu böyle beddualar? Yaşasaydı sorardım. Köyün sığırtmacıydım, yine eve faydam oluyordu. Hayvan görmeyi biliyordum, süt sağmayı, yoğurt peynir etmeyi… Eee daha neydi? Analar ağızlarına böyle şeyleri almaya korkmalılardı ama Deli Zühtü’nün kızı Hanife, anam, hiç korkmuyordu. Hem de hiçbir şeyden korkmuyordu. Bana doğmayasıca derken mi korkacaktı?
Aşağıları görmeye çalıştım sandalyenin tepesinden ama ne mümkün? Öyle kalın bir sis vardı ki dünyada bir tek bu renk kalmış gibiydi: Uçsuz bucaksız beyazlık. Sonra aklıma sandalyeden kalkmak geldi. “Kalk ulan Salim,” dedim “Kalk seni Allah mı oturttu buraya kalk!” Cevabımı yine kendim verdim: “Ya başka kim oturttu?” Sandalyeden kalktım kalkmasına ya korktum da buradan uzaklaşmaya. Ya kaybolursam? Sonra güldüm dediğime, ee zaten kaybolmuştum. İnsan bir kere kaybolunca bir daha kaybolamazdı. Böyle düşününce cesaret geldi, yerimden kalktım.
Ama sandalyeden ayrılmak hoşuma gitmedi. Yanıma onu da aldım. Tipine bakan beğenmez ama onu dağın başında bırakmak istemedim. Benim de tipime bakan beğenmezdi fakat beni bırakabilmişlerdi buraya. Üzüldüysem de üstünde durmadım. Sandalye yedeğimde ilerledim ilerledim ilerledim. İlerlemiş gibi hissetmeden ilerledim. Ya sis ya içinde bulunduğum durum. Bana aynı yerde sayıyormuşum hissini veriyordu. Nice gittikten sonra durdum. “Ulan Salim,” dedim. “Aynı senin ömrüne benziyor bu. Sen de yılları deviriyorsun deviriyorsun aynı. Aşıyorsun aşıyorsun yolları, aynı. Al işte, Allah tıktı seni bu dağın başına. Kendini izlettiriyor.” Yok daha neler? Allah’ın nezdinde bu kadar kıymetli miydim ki? Oğlum Salim, ilkokul öğretmenin sana feylesof gibisin derdi ara ara, daha onu unutmadın da kendini feylesof mu sanarsın ha? Bırak şimdi kendini bulma lakırtılarını, yolunu bul yolunu, diye kızdım kendime yüksek ses. Sesim yankılandı yankılandı geldi kulağıma geri çarptı. Sanarsın sın sın sın sın.
Baktım, değişen bir manzara yok. Baktım, sisin eridiği de yok. Baktım canlı izi de yok. Herhâlde dedim, ben de yok olacağım burada. Buranın huyu canlı bırakmamak olsa gerek dedim. “Oğlum Salim, şehadet getir!” diye ünledim. Sesim yine yankılandı: getir getir getir tir tir tir tir.
Koydum sandalyeyi bir ağacın dibine. Oturdum. Oturunca fark ettim ki yorulmamışım. o kadar yürümeye dizlerimde gram sızı birikmemiş. Karnımı yokladım sonra. Midem de durumdan memnun. Hiç guruldamıyor. Hâlbuki normalde bu kadar aç kalmaya oyun havası çalardı. Elimi kalbime götürdüm, çarpmıyor. Anam derdi ki bazen: “Az yürümeye şu kalbin nasıl da çarpıyor öyle? Allah vere de baban gibi sekteikalpten gitmesen. Zayıf mıdır nedir?” Şaşırdım şaşırmasına ama ellerim soğuktan uyuşur gibi oldu, ondan elime gelmemiştir diye düşündüm. Neticede insan, kalbinin çarpmasını pek dinleyen, takip eden bir varlık değil, öyle değil mi ya?
Oturdum oturdum. Nice vakit geçti öylece oturdum. Uyuklamışım. Uyanınca fark ettim ki ayaklarım yerinde yok. Derken ağaç budanır gibi kollarım kayboldu. Derken gövdem. Bir başım kaldı yerinde kendimi böylece izlerken. Derken o da yitti gitti. Göremedim. Gözlerim de başımla gitti çünkü. Anamı sevindirdim sonunda, bunu hissettim hiçe karışan gövdemle. Doğmayasıca Salim, doğmayasıca!