Sandalyedeki Balık

Erdal Kalaycı

Kendine geldiğinde ilk fark ettiği şey hareketsizlikti. Sanki bir karabasan tarafından esir alınmıştı. Rüzgar yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Gözlerini açtı; görüşü bulanıktı ama yüksekte olduğunu hemen anladı. Aşağısı çok aşağıdaydı. Etrafında simsiyah ağaçlar, az ileride hala yanmakta olan çalılar vardı. Topraktansa dumanlar çıkıyordu. Elleri arkadan bağlı ahşap bir sandalyede oturduğunu fark etti. Saçları, gömleği, pantolonu ıslaktı. Hatta hissettiği kadarıyla donuna kadar ıslanmıştı. Ve sonunda o günün geldiğini; cehennemde olduğunu ve birazdan zebanisinin gelip ona türlü işkenceler yapacağını düşündü. Anladığı kadarıyla bu zebani işini bitirdikten sonra hafızasını silip, suyla onu ayıltıp, memuru olduğu vazifesini sonsuz bir döngüde yapmaya devam ediyordu. Korkuyla zebanisini beklemeye başladı.

Şehirde iki mafya ailesi birbirini eritiyordu. Önemli adamlar ya toprağa girmişti ya da devletin misafirhanesine. Rakip ailenin en profesyonel temizlikçisi ortadan kaybolmuştu. Adam iki haftadır yoktu. Ne cesedi bulunmuştu ne de instagramdan post atıyordu. Lider paniğe kapıldı ve hata yaptı! Kahramanımızı ortadan kaldırma görevini iki şapşal adamına verdi.

Bu iki adam yapacakları işin planını google’a soracak kadar ahmaktı. Kahramanımızı bir şekilde kaçırdılar. Ahşap bir sandalyeye bağladılar. Ayaklarını zeytin tenekesine yerleştirip içine beton döktüler. Fakat betonun kuruması için ne kadar süre beklemeleri gerektiğini bilmiyorlardı. Sormaları gereken şeyi google’a sormamışlardı.

Biri hem yakalanma korkusundan hem de bu ıssız yerde interneti çekmediği içincanı sıkıldığından sabırsızlanmaya başladı. Diğeri de ondan çok farklı değildi ama ilk cümlenin arkadaşından gelmesini bekliyordu.

‘’Bu oldu mu dersin’’

‘’Oldu oldu, suya girince taş gibi olur.’’

Olmadı.

Denize attıklarında beton henüz kurumamıştı. Suya girer girmez kahramanımızın da çabasıyla beton ayaklarından sıyrılmaya başladı. Kahramanımızın acele etmemesi gerekiyordu. Betonun hareket ettiğini anladığında biraz daha sabredip, adamların gitmesini beklemesi gerektiğini biliyordu. Ahşap sandalyenin ve tuzlu suyun onu yukarı hızla çıkaracağının farkındaydı. Asıl mesele kafasını yüzeyde tutup nefes almayı becerebilmekti. Yeterince beklemişti, ayaklarını hareket ettirerek beton dolu tenekelerden kurtuldu. Başını yukarıda tutmak için epeyce çaba sarf etti ama öyle bir pozisyondaydı ki suda sürekli yuvarlanıyor, kısa aralıklarla ancak nefes alabiliyordu.

Şehir öyle bir kaosun içindeydi ki polis teşkilatının alarm durumunda olması yetmiyormuş gibi itfaiye personelinin de uykularının kaçması gerekiyordu. Tam o sırada şehrin sırtını yasladığı dağda büyük bir orman yangını vardı. İtfaiye arabaları yetersiz kaldığı için yangın söndürme uçakları da bölgeye yönlendirilmişti.

Tonlarca suyu yangının üzerine boşaltan uçak son seferini yapmak için denize tekrar daldı. Gölde ne varsa; su, yosun, kilolarca lüfer ve bir adet sandalyeye bağlı mafya üyesi uçağın haznesine çekildi. Dakikalar sonra yangın bölgesine gelindi. Kapak açıldı. Su ve içinde ne varsa boşaltıldı. Ve kahramanımız tam da oturur pozisyonda dağın zirvesine iniş yaptı.

Bu sırada iki şapşal, işin bittiğinden eminlerdi. Godfather’dan fazlaca etkilenmiş olan adamlarımız rakip mafyanın liderine gazete kağıdına sarılmış iri bir balık gönderdiler. Mesaj netti: ‘’Adamınız balıklarla.’’

Ofiste matem vardı. Ta ki kapı açılana kadar.

Kahramanımız içeri girdi. Islaklığı geçmişti fakat üstünde yosunla karışmış is kokusunu taşıyordu. Herkes dondu. Baba gözlüğünü çıkardı, sildi, tekrar taktı.

‘’Ben galiba… öldürülüyordum.’’ Dedi kahramanımız.

Uzun bir sessizlik ve şaşkın bakışlardan sonra olan biteni anlattı. Dağ, sandalye, beton, uçak… Zebani hikayesine hiç girmedi. Hikaye bittiğinde mutfaktan dumanı üstünde irice bir balık geldi. Baba dahil herkes ilk lokmayı onun almasını bekliyordu. Balıktan bir lokma aldı. Yorgunluk ve açlığın verdiği iştahtan mıdır yoksa balık gerçekten çok mu lezzetliydi bilinmez, hayatında yediği en iyi balığın bu balık olduğunu düşündü.

İki şapşalın yüzleri, o an, şehir merkezin bir yerde aynı anda soldu. Ama bunu kimse bilmiyordu.

Henüz.