Cennette Bir Adem

Zeynep Hilal Dike

Çığlıklarım, yani benim, kendi çığlığım, karşı dağa çarpıp geri bana dönüyor; tüm varoluşumu başımdan ayaklarıma, zihnimden yüreğime sarsıyodu. Ne yapıyorum burada? Ben kimim? Adem. Evet, Adem'im ben. Peki sonra? Yüzümde bir gülümseme. Neyin nesi bu? Peki kimin fesi? Haha. Tamam, bir veri daha: komik olmaya çalışıp beceremeyen biri. Kaç yaşlarındayım acaba? Ben nasıl düşünüyorum? Nasıl tüm bu kelimelere hakimim? Belki de değilim? Belki de bunlar sadece düşünceler, sayın okur. Belki bir güç, beni buraya (zannımca gökten) indiren güç, kelimelerin asıl hâkimidir. Benim zihnimdeki soyut düşünceleri senin anlayabileceğin şekle sokuyordur. Her neyse. Hâlâ burada ne yaptığımı bilmiyorum. Bir an önce yoktum ve şimdi varım. Ne kadar anlamsız. Gerçeklik ne kadar anlamsız. Ben ne kadar anlamsızım ve her şey ne kadar irrasyonel.

"Öncelikle sakin olalım." dedi bir ses. Ses miydi yoksa O' nun zihnime doğrudan temas etmek suretiyle beni şereflendirmesi mi? Tamam. Sakin olalım. Ama nasıl? Nerde olduğumu, kim olduğumu,burada ne yapacağımı bile bilmiyorum. Şu an kiminle muhatap olduğumu, konuşup konuşamadığımı, hadi diyelim konuşsam sesimi duyurup duyuramayacağımı bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Ben kimim, neyim, bu gördüklerim, sözüm ona tecrübe ettiklerim neler? Var olmak ile ne yapacağım? Burada kocaman bir yeşilliğin ortasında bir an önce var olmak nedir bilmez iken bir an sonra varlığımla ne yapacağım? Seslendim o Ses'e, ya da her ne ise O'na: "Hey, oradaki! Neredesin, nesin sen, göster kendini hadi!" Ses gelmedi. Bağırdım. Daha çok bağırdım. Belki uzaktadır ve benim sesim yeterince güçlü değildir. Yoruldum, sesim iyice kısıldı. Uykum geldi, uyudum. Ellerim, ayaklarım bağlı değildi. Sadece bir sandalyede oturur bulmuştum kendimi. Fakat zihnim bağlıydı sanki. Çalışmıyordu ya da belki de bozuktu. Yahut belki de ondan başka araçlarla donatılmıştım O'nunla konuşmak için.

Peki ya o ses benim kendi iç sesimse ya da daha fenası, delirdiysem? Fizikse bir parçamın olması tesadüf mü? Gerçi var olmam tesadüf mü onu da henüz bilmiyorum. Saatler geçiyordu. Kalktım ve yürümeye başladım.

İlerledim. İlerledikçe zihnim duruldu. Zihnim duruldukça sese güvenmeye başladım. Ses, arada konuşup çoğunlukla kayboluyordu. Ve asla bir diyaloğa girmiyordu. Sadece söylüyor ve çekiliyordu. Beni duyamıyor muydu? Hayır, duyduğundan emindim.

Ağaçlarda güzel kokulu leziz meyveler buldum. Yedim, yedim... Doyasıya yedim.

İleride berrak akan bir nehir vardı. Balıklar yüzüyor, tepede kuşlar cıvıldıyor. Sudan içtim, kana kana. "Adeta cennet," dedim kendi kendime, "başka bir şey olamaz."

Birkaç saat geçti, yürüyor, yiyor, içiyordum. Yavaş yavaş bedenimde bir kıpırdanma, rahatsızlık sezdim. Fakat yürümeye ve Cennet'in keyfini çıkarmaya devam ettim. Bir süre sonra dayanamaz oldum. Bu da neydi? Bir şeyler içimden çıkmaya çalışıyordu sanki. Dayanamadım ve içimdeki şeyi dışarı saldım. Bu çok iğrenç kokan, iğrenç görünen sarı bir sıvıydı. Cennet'in toprakları artık kokuşmuştu.