TÖVBEKAR VAMPİR
Aylaklığımdan elaman çeken küçük amcam beni sohbetlerine devam ettiği vakıfta işe soktu. Üstelik annem de böyle ahirete bakan, hasenatlı bir iş sahibi olduğum için oldukça mutluydu.
Oldum olası iplerim içimdeki miskin ve meraklı mahlukun elindedir. Bir işi benim yerime yapacak insan varsa kendini zahmete koymanın alemi nedir? Yahut da bir işte asgari gayret ve sorumluluk isteyen, çoğunlukla da rol kapma heveskarlarının özellikle kaçındığı getir götür faaliyeti gibisi var mıdır? Ben gerekli levazımat neyse, etrafı temaşa ede ede getirir götürürüm. “Ne hımbıl kanlı cücüksün be! Gittiğin yerden gelmek bilmezsin,” diye paylansam ne çıkar. Hayatta her anın ilk ve son kez yaşandığını pek kimse bilmez. Bakmayın “dünya bir gündür,” dendiğine, Şarlo gibi tramplar ve Chaplin gibi sanatkarlar müstesna, kimsenin bir gün olsun yaşamışlığı yoktur bu dar-ı fenada.
Amcam geceden haber yollamıştı: Pantolonu, gömleği ütülü olsun, koyu renk ayakkabı giysin, o sarı pofuduk anahtarlığını da almasın sakın yanına. Ekabirle yüz göz olacağız yarın, ciddi dursun.
Uğurlu Pikaçu anahtarlığımı çıkarıp belime sıkıştırdım, gömleğimin eteğini de üzerine attım. Vakfın, fakültenin alt sokağındaki merkez binasına vardığımızda kahvaltı sofrasını hazır bulduk. Beli hafif bükülmüş bir dayı karton bardaklarda çay dağıtıyordu. Küçük amcama itibar gösterip yer açtılar. Uzun sakallı, sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli, eşofmanlı,kısa boylu, boylu poslu olup, yine de sofradaki peynir çeşidinden az türde insan aynı şekilde gülüyor, hemen hemen aynı havada konuşuyordu. Bir ara masanın başındaki boynu ve gıdısı katmerli adam amcama “yeğenin bu mu?” gibilerden bir soru sorarken göz göze geldik adamla. Dille ya da halle,anlatmak istediğiniz her şeyi zaten bilen insanların gevşeklik sınırındaki rahat bakışları vardı adamın. Çayımdan yudum alma bahanesiyle bakışlarımı eğdim.
Ne oldu ne bitti tam bilmiyorum. Herkesin, ne idüğümü kestiremedikleri için soğuk ve sorgulayıcı bakışlarla beni süzüp durduğu sofrada o delikli, sarı peynir dilimini ağzıma götürürken “hayırlı olsun” dendi, “Allah mahcup etmesin.” “Teşekkür ederim” demek için ucunda peynir olan çatalımı aşağı indirdim ama ağzım zaten doluydu. Dudaklarımı kımıldatıp kafamı sallamakla iktifa ettim.
Bir buçuk asgari ücretle başlayacaktım. Başlangıç için fena bi meblağ değildi bu. Halk otobüsleri için abonman kartı, vakfın il sosyal medya hesaplarının ve bilgisayarların şifrelerinin yazılı olduğu postit kağıdı, merkez binanın, deponun, yemekhanenin anahtarlarını çay dağıtan dayıdan teslim aldım. Çaycı dayının adı Affan Dedeydi ve ıskartaya çıkarılmıştı. Nitekim hemen o hafta fakültenin köşesinde işporta tezgahını açmaya başlamıştı.
Görevim her sabah ilk otobüsle gelip vakfı açmak ve çay demlemekti. Bir de toplantı ve sohbet günlerinde çay demleyecektim. Hafta sonları vakıf liseli, orta okullu veletlerin akınına uğruyordu. O zamanlar da Moğol ordularının İç Anadolu’da bıraktığına benzer enkazı imar etmekle mükelleftim. Pinpon topu fırlayıp akvaryuma mı düşmüş, çıkar. Antredeki Atatürk portresinin çerçevesi mi düşmüş, doğru Camcı Memiş’e. Duvar kağıdının bordür şeridi mi yırtılmış, zamk depoda. Seçim yaklaşıyor, miting mi var, çık bayrak as. Unutmadan, il temsilcisinin tırlatmaya yüz tutmuş büyükbabasını her cuma, ezanın, kametin, surelerin Türkçe okunduğu minaresiz camiie götür.
Biraz tecrübem olsaymış, küçük amcamın hatırı beni daha nitelikli yerlere getirebilirmiş. Belediyede değnekçiyken evlendikten, yani kayınpeder sahibi olduktan sonra yerel medya patronu olan mütevelli de kafasını sallayıp onaylamıştı bu iddiayı. Amcamı ta delikanlı çağlarından beri tanıyorlardı. O zamanlar amcam önündeki masayı yumruklaya yumruklaya Müslümanların hükümet edeceği altun çağın ekonomik, bürokratik ve diplomatik manzaralarını anlatıyordu arkadaşlarına. Bu huyu hiç değişmedi sanırım. Şimdilerde de okeyle biterken yumruğunu vuruyor masaya.
Her meslek, icra edende farklı bir haslet uyandırıyor malum. Vakıftaki mesaim esnasında üstadı sayılacağım miskinlik sanatının farklı bir buuduna açıldı gözüm. Beyefendi ne buyuruyorsa itaat et, bir bildiği olmazsa adı beyefendiye çıkar mıydı? İmamet makamında kim varsa, hele ki ev, araba, yazlık, takım elbise, isimlikli masa sahibi biriyse ona uyup zihnini hiç yormadan, cevabı zaten hazır olan sorularla cedelleşmeden selamete erebilirdin. Eser miktarda Kalvinizm de içeren bu konforu iliklerine kadar yaşayanlardan biri de Affan dedeydi. İşten çıkarılmışsa da muhakkak kendisinin vakıf olmadığı bir hakikatin emriyle yapılmıştı bu. Ayrıca mesleğimin niteliğiyle ilgili de ezgi gecelerinde hep bir ağızdan atılan sloganlar gibi kemikleşmiş bir fikir en tepeden aşağıya kadar yuvarlanıp yayılmıştı..
Niteliğini bilmem ama mali getirisinden memnundum işimin. Verandadaki tandırı Menemen çamuruyla elden geçirttim, kendime sarı bir Wing 50, anneme de Mescid-i Haram maketi aldım. Neredeyse hiç bir araya gelmemiş olan benim, annemin ve merhum babamın kol kola, omuz omuza olduğu karakalem tablo yaptırıp cümle kapısının tam karşısına astırdım. Esasında aiye yaptırarak bu masraftan kısabilirdim ama hem müptezel bir şey olmasın dedim hem de ai sapığının eline haremimin görselini teslim etmek istemedim.
Sadece ayak işleri de yapmıyordum. Her hafta il yönetimini oluşturan komisyonların faaliyet bilgi ve fotoğraflarını elektronik raporlama programına işlemek gibi masa başında icra ettiğim vazifelerim de vardı. Toplantı ya da ziyaret tarihi, yeni üye TC nosu, herkesin bacakları açık, karın çekik göğüs dışarı baş yukarıda, kolların duruşu hacmi şişirecek biçimde poz verdiği fotoğrafları yükleme. Sağ elin verdiğini de kime verdiğini de sosyal medyada ilan etme.
En iyisi çay demlemekti. Her defasında da Affan dedeye bir bardak götürüyordum. Tırnak makası, ayna, manyetolu çakmak yerine model araba, anahtarlık, ponçik çorap satmaya başlamıştı dede. Gerçi çayını içip bitirene kadar beni lafa tutuyordu ama olsun. Tekke usulünden bürokrasimize geçen çay içim müddeti=arzı hal vizitesinin ömrü teamülünden kopamıyordu anlaşılan. Umur görmüş kişinin, velev ki işportacı olsun hali başkaydı. “Dede çocuklar vakfı yıkıyor.” “Bina bi nesle kurban olsun, yenisi inşa edilir. Bekle dur daha çayım bitmedi.”
Tabelayı değiştirme muhabbetinin Affan dedeyle alakası var mıydı bilmiyorum. O cuma sela okunurken önüne çayı koyduğum gibi yekten girmişti konuya:
“Fuşya, pembeye dönmüş.”
Kast ettiği tabela ve logoda kullanılan vakıfla özdeşleşmiş fuşya rengin yağmur suyunun tesiriyle tonunu yitirmesiydi. Gece mana aleminde işaret almadıysa neden ilk iş bu meseleyi açmıştı acaba?
Daha o gün cumadan sonra büyükbabasını eve bıraktığımda il başkanı da yeni tabela sipariş ettiğini söyledi. Fakat reis renginden söz açmadı hiç. Yan binanın terasında meskun güvercinler çok afedersiniz defi hacetini oldum bittim tabelanın üzerinde ifa edegelmişlerdi.
Sanki ben yapmışım gibi köpürüyordu: “100 numaralı şube olduk çıktık.” Siz de kusura bakmayın gerçekten, muhabbet bo*a sardığı için.
Gelecek hafta sonu olağan kongre vardı. Genel merkez düzeyinde katılımla liste oylanacaktı. Her gün defaatle tembihliyordu vakfı boş bırakmamamı. Usta taifesi fıtratı icabı işi geç teslim ediyordu zaten. Bir de üstüne gelip kimseyi bulamadan geri dönerlerse büsbütün sürüncemede kalırdı bu varta.
Gece rüyamdan tabelacılar geldi diye uyanmaya başlamıştım artık. Amcam ağzından tükürcükler saçarak bağırıyordu: “en basit iş ulan, binadan çıkmayacaksın. Bu kadar. Sana tabelayı taşı denmemiş. Çık yukarı as denmemiş. Adamları bekle denmiş.”
Beynamazlar cuma hutbesi okunurken geldiler. Tırlak dedeyi müdavimi olduğu reformist camiye bırakmış, karnımı doyurmaya pasajdaki lokantaya gelmiştim. Helmeli kuru fasulye, şehriyeli az pilav,salatalık turşusu, çeyrek ekmek.
“Abi ekmeği değil, pilavı az istedim.”
“Ekmek bu kadar. Devamı karşı fırında, canın isterse al gel kendin, dilimleriz ücretsiz.”
Son zamanlarda esnaf gibi esnaf görmeye dair umudum tükenmek üzereydi.
Çeyreğin burnunu koparıp fasulyeye bandırırken telefonum çaldı: Reis arıyor. Serçe parmağımla meşgule attım. Ağzına atacağı ekmek parçasıyla dudağını kurulayan sarı bıyıklı dayı şaşkın şaşkın bana baktı. Damağım fasulyenin nefasetiyle coşarken tekrar aradı Reis. Açtım.
“Oğlum.” Kendini cuma kıldığı camiden dışarı atmaya uğraşırken bir yandan ayakkabısının ökçesini çekmeye çalıştığı belliydi nefes nefese oluşundan.
“Oğlum gelmiş tabela neredesin sen.”
“İki dakikaya oradayım başkanım.”
Ağzıma bi kaşık daha atıp fırladım, sarı Winq’e atladım. Hesabı da ödemedik aziz mübarek gün. Köşeyi döndüğüm gibi fakülte caddesindeydim. Kaldırım, durak cebi, iki araba arası, iğne deliği nereden yol bulduysam durmadan sürdüm. Köşede Affan Dede arabalı tezgahının kapağını kaldırmış ürünlerini seriyordu. Doğru mu gördüm diye öne eğilip tekrar baktım. Elinde gıcır gıcır kırmızı bir Honda Goldwing modeli. On yılların, uzun yolların asalet, hamaset ve mehabet timsali. Çocukluk hayalim. Az kalsın kaldırıma bildiriyorum Winqi. Boru değil. Bu motor E-5 trafiğini durdurur. Sesi flarmoniyi kabartır, saygı duruşuna geçirir. Tabelacılar yarım dakika beklese kongre kangren olmazdı neticede.
Patinajla anca durabildim dedenin önünde.
-Affan Dede kaç para bu?
-Onlar 250. Bak bu kısım böyle 150, dedi uygun fiyatlı BMW, Kawasaki modellerini göstererek.
-200'e olmaz mı bu dedecim?
-250 lira deyip elimden kaptı motosikleti. Tezgahtaki köpükten standına koymak yerine elinde tutmaya devam etti.
Arka cebimden onlukları çıkarıp tezgahın üzerine bir bir saydım:
-...21, 22, 23, 24, 25. Ver dede benimdir motor. Bir eliyle onluk desteyi usulca toparlayıp çekerken motoru uzattı.
Goldwing'i öpüp kucağıma koydum, marşa bastım. Yola çıkarken suratıma sille yemiş gibi yere yapıştım. Kafamı güç bela kaldırırken kaportası göçmüş Anadol pikapla far-göze denk geldik.
Kendime geldiğimde ıssız bir dağ başında açılır katlanır bir sandalyede oturuyordum. Kucağımda kırmızı Goldwing. Ayak sehpasını, yan ayaklığını, gaz verilen elciğini bile düşünüp koymuşlardı. Goldwing’i öne doğru uzatıp birkaç yüz metre aşağıdaki karayoluyla aynı hizaya getirdim. Tek gözümü kapatıp bakınca o uzak karayoluna gerçeğinden farksız bir biçimde kuruluvermişti. İçimde yükselen ihtiras çocukluk yurdumun bulutsuz göğünü çattı üstümde.
Sahi ben neredeyim?
İnşallah yine kaybolduğumu düşünüp camiiden anons ettirmezler adımı eşkalimi. Rezil olurum bu yaşta.
Minare görünüyor mu, Müslüman mahallesi var mı etrafta diye sağa sola baktım.
Ulan o zeytin ağacında ne o öyle? Bismillah.
Sakin ol. Vampirler somyanın altında kaldı. Artık çocuk değilsin ve somyada değil bazada uyuyorsun. Bazanın altı hurçlarla ve misafir takımlarıyla dolu.
Köhnemiş zeytinin dalına diz eklemlerinden asılmış biri, horul horul uyuyordu. Siyah trençkotunun yakaları kalkık, kolları da göğsünde çapraz bağlıydı.
Ondan korkmuyordum.
Güneş iyiden iyiye alçalıp, hava loş karanlığa dönerken kan oturmuş gözlerini açtığında da korkmadım.
İlginçtir, vampir de oradaki varlığımı garipsememişti.
-Nerede kaldık? dedi kollarını açıp gerindikten sonra. Bacaklarını sırayla silkeleyip pantolonunu rahatlattı.
-Ben sanırım burada kaldım gece, uyandığımda bu sandalyedeydim.
-Onu mu diyoruz oğlum! Tarihte nerede kaldık? “Çocukluk hayalimdi abi, tarihi şöyle bi kuş bakışı turlamak,” dedin. Vampirlik namına kırmadık seni, anlatıyoruz. Sen de biraz kendini ver oğlum anlattıklarıma, başçavuşun eşeği anırmıyor burada.
Yükselen yarım aya bakarken morarmış zeytinlerden birini öfkeyle koparıp ağzına attı. Çekirdeği dişlerinin arasından aldıktan sonra anlatmaya başladı:
-Evet, Tell, William Tell yayını kurup doğrulttu. Oğlu zavallı öyle titriyordu ki kafasının üstüne hedef diye koydukları elma habire düşüyor, alınıp tekrar kafasının üstüne konuyordu. Gözlerim, nice savaşlar, afetler, kıyımlar gören şu gözlerim, olası faciaya şahit olmamak için gayri ihtiyari kapanıverdi. Öyle yürek paralayıcı bir manzara. Fakat Tell’de tereddütün zerresi yok.
Ay tepedeyken çözdüm bu vampirin olayını:
Öncelikle tarih tekerrürden ibaretti. Ona bakarsanız su da damlalardan mürekkepti. Ancak tarihin tekrar eden her dilimi damla değil okyanus mesabesindeydi. Yine de upuzun ömrü boyunca vampir beyimiz tarih kitabının her çevrilen yaprağında hep aynı şeyleri okumaktan bıkmıştı. Diğer yandan her devir ve her yerde rast geldiği kan emici ölümlülerin ibretlik vaziyetlerinden haya ederek bu dağ başında inzivaya çekilmişti.
-Peki, dedim, abi. Sen gıdanı nasıl temin ediyorsun bu dağ başında?
-Oğlum anlattım ya kaç sefer. Ben vampirlikten tövbe etmedim. Tövbe ettikten sonra vampirleştim. Ameliyesini kınadığım insanların manevi cismaniyetine büründüm ister istemez. Ha, kanla değil ham zeytinle besleniyoruz, napalım.
Uyuduğu zeytin ağacına doğru giderken söyleniyordu: “Kınamayacaksın kardeşim. Kaç milyon yıl da yaşayan öleceksin bir gün. Kınamayacaksın kimseyi.”
Büyük Ayı kümesi en sağ tarafa inmişti. Çok geçmeden kumruların boğuk ve yankılı sesi tövbekar vampirin horultusuna karışıvermişti.