pamuk tarlasından koparılan pamuklar gökten yüzlerine doğru inerken göğü boyluca yarıyordu her bir kar tanesi. ortalıkta bir bayram heyecanı dolaşıyordu. kalandar gecesini karşılamak için köyün merkezine inen gençler başlarına geçirdikleri çuvalların göz kısımlarını kesmiş, kendilerine pek de korkutucu gelmeyen fakat çalacakları kapıyı olur da bir çocuk açacak olursa gençlik dönemine dek altına işeyeceğinden hepsinin emin olduğu figürleri çuvallara çizmişti. kalandar gelmişti ve yeni yılın heyecanı en çok sanki onları sarmıştı.
metin henüz yirmi ikisinde olması sebebiyle içinde dindiremediği bir heyecanla evde sağa sola gidip duruyordu. eşinin son zamanları olduğu için ne kadar istese de evden çıkamıyordu. oğlu olacaktı. öyle heyecanlıydı ki. annesi kaymak sürüyordu bu heyecanına. eşi naciye sabahları zor ediyordu. ama metinin ruhu duymuyordu, fosur fosur uyumaktan başka ne edebilirdi bilmiyordu bile. metinin annesi de metine gebeyken son gecesinde sancısını içine çekmiş, karnım ağrıyor diye kaynanasının kapısına vurmuştu. kaynanası demiş ki bu kız doğuruyor. metinin babası dışarıda, haberi yok oğlunun dünyaya gözlerini açtığından. metin bir kapı eşiğinde doğuyor. metinin ebesi babaannesi oluyor. dedesi kulağına ezanı okuyor. metinin yüzü gözü bakılacak hâle geldiğinde babası eve geliyor. vakit gece yarısını geçmiş. şöyle bir uzaktan bakıyor metine. kucağına alıyor bir emanetmiş gibi iki elinde duruyor metin. çekiniyor babasından, metini sevmek bile sevemiyor. iyi iyi doğurdun der gibi, bu imtihanı da geçtin der gibi karısına bakıyor. metinin babaannesi de bu davranışı onaylar gibi susuyor. metin doğuyor o gece. bir şeyler gömülüyor o gece. ne oluyorsa bu doğmaklardan oluyor.
naciye metine ben doğuruyorum diyor. metin annesine sesleniyor. annesi ıkın diyor, bir çocuk daha aynı eşikte doğuyor. ebesi babaannesi. bu kez ezanı okuyan bebeğin babası. metinin oğlu oluyor. aslan diyor kaplan diyor oğluna. annesi yavrum diyor. dışarıdaki hengâme taşarak evlere yayılıyor. ellerine tencereleri tahta kaşıkları alanlar dışarı dökülmüş. naralar atıyorlar. kalandaris kulandaris, erkek uşak dişi buzak, ver Allahum ver, dolsun köşe bucak. gürültü ahşapların arasından doluştuğu hanelerdeki seslerle karışıyor. metinin oğlu göğü inletecek gibi ağlıyor. “sıraks edey” diyor babaannesi. metinin karısına uzaktan bir bakıyor, beti benzi atmış çehresine bakıyor, annesinin yan odada oluşu aralarına görülmez duvarlar örüyor. bebeğin damağına süt değdiğinde ağlaması diniyor. dışarının taşmış hengâmesi evde usulca kilime siniyor, ortalığa yayılmış sakinliğinden yükü kendini hissettirmeye başladığında metin beş yaş birden yaşlanıyor. o gece sabaha değin milimetrelik uzayan saçı beyaz olarak uzuyor. babalığın omuzlarına bindirdiği yükün altında vücudunun bir kısmı toprağın altına gömülüyor ama bunu ondan başka kimse fark etmiyor.
metin dışarı çıkıyor. kalabalıkta arkadaşlarını seçiyor, yanlarına gidiyor. yüzlerini sobadan aldıkları yarı yanmış odunların kavronlarıyla boyamışlar. kiminin ellerinde tencere tava kimilerinde ise kaşıklar kepçeler. kimilerinin boyunlarında ineklerin boyunlarından çıkardıkları çanlardan bir yığın. bazılarında köyün solcu çocuklarının tiyatro okulundan temin ettikleri maskeler, en çok da bunları görenler kokuyordu. hafize gibileri. hafizenin kapısını çaldıklarında bir ordu kapının önünde bekliyordu, metin de bunlardan biriydi. kaynanası yatalak olduğundan hafize açmıştı kapıyı. kapı açılır açılmaz bakır tencerelerde onarılması güç hasarlar oluşturacak şekilde tencerelere vurmaya başladılar. kalandar gecesi devlet bacası, tasımı dolduran cennet hocası, doldurmayan cehennem hocası. oğluklarına yer açarlarken hafizenin yere yığıldığını gördüler. hafizenin yere yıkılışını da bu geceye özgü bir hareket olduğunu sanmaları birkaç dakikalarını almıştı. maniler yerini telaşlı feryatlara bırakmadan yalnızca birkaç dakika öncesiydi. nereden çıktıysa hafizenin kocası oracıkta bitmişti. kara haberin yayılışı ışık hızından daha hızlıydı bir rivayete göre. beline bağladığı kuşağını çözdü, çanlar büyük bir gürültüyle yere düştü. hafizeyi dizlerinin üstüne aldı. yüzü bembeyaz olmuştu. hafizenin kaynanası ne duyar ne görürdü, öylece dünyadan habersiz içerideki odada yatarken hafize gözlerini araladı. hengâmeye karışmış birkaç kadın hafizenişn yanına geldi, erkekler kapı eşiğinden içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. hafizeyi odasına götürdüklerinde gözleri aralandı. zorlukla yutkundu. kaşlarını çattı. kocasının yüzündeki karalıkları görünce tekrar kendinden geçti. kadınlardan biri belindeki kuşağı çıkararak hafizenin yüzündeki terleri sildi, kuşağı terden bir hâl olmuş yakasına iliştirdi. o gece köylü hafizenin gebe olduğunu üstüne bir de erken doğum yaptığını öğrendiler. ağızlarının perdahı olmayan birçok insana göre bu çocuk ölseydi daha hayırlı olacaktı. bu cümleler hafizenin omuzlarında kalkmamak üzere yük olurken hafizenin kocası da o geceki pişmanlığını ömrünün sonuna dek yük belleyecekti kendine. metin de oğluna her baktığında o yükleri kendi omzunda hissedecekti.
metin o gece sabaha dek gözünü kırpmadı. yanında bir emanetmiş gibi duran dünya güzeli bebeğin belli aralıkla inip kalkan göğsünü izledi. daha gözleri açılmamış, henüz kan olan yanağında parmaklarını gezdirdi. dışarıda kar usulca yağıyordu. bu gece hafizenin erken doğumu gecenin üzerine usulca örtmüştü. geceyi örten aslında hafizenin ölü bebek doğurduğu haberiydi ama çok geçmeden bebeğin ölmediği ortaya çıkmıştı. ama çoktan herkes dağılmıştı, evlerine dağılmıştı millet. şimdi metin o kapıya gitmenin pişmanlığıyla sabah etmeye çalışıyordu. oğlunun yüzüne her baktığında hafizenin tiz çığlığıyla yere yıkılışının sesi kulağında beliriyordu. sabah ezanı etrafı dolduran kar yığınları arasında zar zor işitiliyordu. metin naciyenin yüzündeki hatları gözüyle takip ederken gaz lambasının ışığının güçsüzleştiğini görüyordu. hafizenin yerine naciyeyi koydu, sonra kendi oğlunu o sebinin yerine koydu. yüreğinin ortasından boğasına doğru büyüyen hisse mani olamayarak yattığı yerden kalktı. sobaya yaş bir yarma odun atıp sabah namazına durdu. namazdan sonra tesbihatta gözleri aldı, abdesti kaçtı. üşüyerek kendine geldi. çıktı evden. yolları kapatan karları yararak ezbere bildiği yolda yürüdü. kendinden haberi olmadan saatlerce yürüdü.
metin kendine geldiğinde aradan on yıl geçmişti. on yıl önce çıktığı evden vardığı yerdeydi şimdi de. bir dağın tepesinde. ama hava karlı değil. ilkbaharın taze yeşili yeryüzünü boyuyordu. metin yıllardır kaçtığı çocukla dün öğlen karşılaştı. hafizenin kızıyla. yapabildiği sadece bakmaktı bu çocuğun. metin onu bu haliyle gördüğünde yüreğindeki közlerin cayır cayır alevlendiğini hissetti. tıpkı on yıl önceki gibi sabah namazı sonrası evden çıkmıştı. şimdi köyün her köşesini gören bir tepede oturmuş yıllardır içini kemiren o endişenin tükenmesi için Allah’a dua ediyordu.