Ahşap Sandalye

Halime Selcen Nazlıkaya

Göz kapakları bir mühür gibi birbirine yapışmıştı. Özlem bilincinin derinliklerinden yukarı doğru tırmanırken önce o dondurucu keskinliği hissetti. Ciğerlerine dolan hava o kadar soğuktu ki, sanki içine cam kırıkları batıyordu.

Gözlerini açtı. Gördüğü ilk şey ayak uçlarının bittiği yerde başlayan uçsuz bucaksız bir beyazlıktı. Bir dağın, iğne ucu kadar dar zirvesinde, eski bir mutfak sandalyesinde oturuyordu. Altındaki ahşap gıcırdıyor, sert rüzgar saçlarını yüzüne bir kırbaç gibi çarpıyordu.

"Neresi burası?" diye fısıldadı. Sesi rüzgarın uğultusunda kayboldu, gitti.

Aşağıya bakınca başı döndü. Kilometrelerce aşağıda, pamuk tarlalarını andıran bulut denizi her şeyi örtmüştü. Dünya bitmişti sanki geriye sadece o, sandalyesi ve mutlak bir sessizlik kalmıştı. Üzerinde ince bir pijama takımı vardı, ayakları çıplaktı.

Tam o sırada, zihninde değil de sanki kulağının hemen arkasında bir ses yankılandı. Yumuşak, ritmik ve son derece profesyonel bir erkek sesi:

"Odaklan, Özlem. Rakım, suçluluk duygunla doğru orantılıdır. Şu an 8.000 metredeyiz. Nefes alabiliyor musun?"

Özlem etrafına bakındı. Kimse yoktu. "Doktor Aras?" diye mırıldandı. "Bu... bu çok gerçekçi. Durdurun şunu, ben donuyorum!"

"Vücudun şu an klinikteki ısıtmalı koltukta güvende," dedi ses. "Hissettiğin soğuk, o gün mutfakta donup kaldığın andan kalan bir tortu. O sandalyeyi hatırlıyor musun?"

Özlem ellerine baktı. Parmakları, sandalyenin cilası soyulmuş ahşap kollarını sıkıca kavramıştı. Bu, annesinin o sabah kahvaltıda oturduğu sandalyeydi. Bardakların yere düşüp parçalandığı, zamanın durduğu o korkunç saniyelerin sessiz tanığı olan sandalye.

"Aşağı inmek için tek bir yolun var" dedi Doktor Aras’ın sesi, bu kez daha mesafeli geliyordu. "Zirveden inilmez, Özlem. Zirveden atlanır. Ama önce o sandalyeden kalkmalısın. Kalkarsan korumasız kalacaksın ve rüzgar seni aşağı savuracak."

Özlem titreyen bacaklarına baktı. Sandalyeden kalkmak, sahip olduğu tek sabit noktayı, tek güvenli limanı bırakmak demekti onun için. Uçurumun kenarındaki bu sandalye, onun yıllardır sığındığı o kaskatı kesilme halini temsil ediyordu.

"Yapamam." diye hıçkırdı Özlem. "Düşersem öleceğim."

"Düşersen," dedi doktor, "Ölüm yok Özlem. Uyanacaksın."

Rüzgar şiddetlendi. Sandalye bir santim öne kaydı. Ayak parmaklarının altındaki küçük taşlar uçurumdan aşağı yuvarlanırken, Özlem hayatının en zor kararını vermek zorundaydı. Ya bu soğuk zirvede geçmişin sandalyesinde donarak ölecek ya da bulutların ötesindeki gerçeğe doğru kendini boşluğa bırakacaktı.

Özlem parmak uçlarının uyuştuğunu ve zihninin yavaşladığını hissetti. Bu, bir rüya olsa bile hissettiği çaresizlik fazlasıyla gerçekti. Doktorun sesi artık bir fısıltı gibi rüzgara karışıyordu.

"Bırak gitsin Özlem. Sandalye seni taşımıyor hatta taşımayı bırak seni orada tutsak ediyor.”

Özlem derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan keskin soğuk bu kez canını yakmak yerine onu uyandırdı. Usulca titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu. Sandalyeden ayrıldığı an rüzgâr onu sertçe sarstı, dengesini kaybetmemek için tüm gücüyle karın kaslarını sıktı. Şimdi sadece o ve uçurumun kenarındaki boş ahşap sandalye kaldı.

Özlem yıllardır üzerine çöken o ağır yükü, o sessiz mutfak sabahının ağırlığını ellerinde hissetti. Avuçlarını sandalyenin arkalığına dayadı. Ahşabın pürüzlerini son kez hissetti ve tüm gücüyle ileri doğru itti.

"Düşüyorum!" diye bağırdı Özlem. Ama korkmuyordu.

Hızla aşağı süzülürken etrafındaki beyazlık yerini yumuşak bir ışığa bıraktı. Kulaklarındaki o basınç hissi kayboldu. Bir boşluğa düşmek yerine yumuşak bir zemine çarptığını hissetti. Gözlerini açtığında, karşısında dağ zirvesi yoktu. Beyaz, steril bir odadaydı. Doktor Aras, elindeki tableti bir kenara bırakmış, yüzünde hafif bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Özlem’in alnında birkaç elektrot bağlıydı ve vücudu hafifçe terlemişti.

"Hoş geldin Özlem" dedi Doktor Aras. "Sandalyeyi bıraktın."

Özlem derin bir nefes aldı. Odanın havası dağın tepesindeki kadar soğuk değildi ama en az onun kadar temiz hissettiriyordu. Elleri hala sandalyeyi tutuyormuş gibi kasılıydı, yavaşça parmaklarını açtı.

"O mutfaktan çıktım mı yani?" diye sordu sesi titreyerek.

Doktor Aras başını salladı. "Mutfak hala orada duruyor ama sen artık o sandalyede oturmuyorsun. Bugün ilk kez ayaktasın.”

Özlem klinikteki deri koltuktan kalkarken bacaklarının hala dağdaki rüzgâra karşı direniyormuş gibi gergin olduğunu hissetti. Doktor Aras, nazikçe elektrotları alnından sökerken her şeyin bir "simülasyon" olduğunu, zihninin yarattığı sembolik bir oyundan ibaret olduğunu defalarca vurgulamıştı.

"Harika bir iş çıkardın," dedi doktor. "Sandalye sadece bir metafordu. Şimdi git ve gerçek dünyanın tadını çıkar."

Özlem üzerinde hala o ince hırkasıyla kliniğin ağır cam kapısından dışarı çıktı. Şehir simülasyonun sessizliğine inat; korna sesleri, egzoz dumanı ve insan kalabalığıyla üzerine geliyordu. Derin bir nefes alıp elini alışkanlıkla hırkasının cebine attı. Parmak uçları sert, köşeli ve hışırdayan bir kağıt parçasına çarptı. Özlem olduğu yerde donup kaldı. Kalbi, dağın zirvesindeki o ritmik metronom sesi gibi hızla atmaya başladı. Yavaşça elini cebinden çıkardı. Avucunda duran şey, dağın tepesinde rüzgarda parçalanıp uçtuğunu gördüğü o gri, dokulu zarfın aynısıydı.

Üzerinde ne bir isim ne de bir adres vardı. Sadece o tanıdık el yazısıyla yazılmış tek bir cümle:

"Gerçekten uyandığını mı sanıyorsun? Sandalye sadece bir başlangıçtı."

Özlem başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Şehrin binaları her zamankinden daha uzun, gökyüzü ise rüya terapisindeki o sahte boşluk kadar pürüzsüz görünüyordu. Tam o sırada, bulutların arasından buz gibi bir rüzgar yalayıp geçti yüzünü.

Özlem’in kalbi göğüs kafesini zorlarken, gözü caddenin ortasında duran o sandalyeye kilitlendi. İnsanlar yanından geçip gidiyor, hiç kimse yolun ortasındaki bu tuhaflığı fark etmiyordu. Sanki o sandalye sadece Özlem’in görüş alanına kayıtlı bir hataydı.

Özlem gözlerini kırptı. Bir anlığına görüntünün kaybolacağını zihninin ona bir oyun oynadığını düşündü. Ancak gözlerini açtığında sandalye hala oradaydı; hatta yanından geçen pembe takım elbiseli bir kadın, omzuyla sandalyeye çarpmış ama hiçbir şey hissetmemiş gibi yoluna devam etmişti.

Özlem, cebindeki zarfı parmaklarının arasında ezerken kaldırımın kenarına kadar yürüdü. Tam o sırada, kulaklığından değil, sanki doğrudan bilincinin merkezinden o sesi tekrar duydu. Ama bu seferki Doktor Aras’ın profesyonel sesi değildi. Bu ses, annesinin o sabah mutfakta kurduğu son cümlenin tınısıydı:

"Sandalye boş kalmaz Özlem. Kimse gerçekten inmez, sadece yer değiştirir.”