Mağduriyet

Esra Abaoğlu

Gözlerimi hafifçe kırpıştırdım. İçeri giren ışık gözlerimi tekrar kapatmama sebep oldu. Bedenimi hareket ettirip gözlerimi tekrar açmaya niyet ettim ki o esnada kalçamın tutulmuş olduğunu hissettim. Ne kadardır burada oturuyordum ki. Buna oturmak denilebilir mi? Sandalyemin üzerinde oturur vaziyette yatmıştım adeta.

Zor zamanlar geçirenler bilirler, insanın bilinci kısa süreli gittiğinde, kalbi durup da yeniden atmaya başladığı o ilk anda, anestezinin etkisinin geçtiği anlarda ya da işte uykudan uyandığı o ilk zamanda henüz her şeyi olanca korkunçluğuyla hatırlayamaz insan. Bilincinin yerine gelmeye başladığı o ilk on on-beş saniye dünyanın en güzel zamanlarından biridir. Sonra tüm karanlık, olanca gerçekliğiyle, kişinin omuzlarınıza çöker.

Bilincim yerine geldiğinde, bedensel olarak da korkunç bir ağrı hissettim. Böbreklerim mi çalınmıştı? O zaman bir dağın başında sandalyede oturur vaziyette mi bulurdum kendimi? Böbreğimi çalanlar insanlık namına beni buzlu bir küvete oturturlardı, değil mi? Böbrek hırsızlarından insanlık beklemekteki nahifliğim, kendini hayatımın her alanında gösterseydi keşke. Yine de o yoğun ağrı böbreklerimden gelmiyor, gövdemin tam ortasında düğümlenerek oradan tekrar her yere dağılıyordu. Herhangi bir fiziksel organın kaybını değil, şimdiye kadar kaybettiklerimin hepsinin yokluğunu, bedenimin tam ortasında alev alev hissediyordum.

Hafifçe doğrulmak yerine elimi gözüme siper edip gözlerimi açmaya çalıştım. Rüzgârı hissettiğim için bir dağın başında oturuyor olduğumu hayal etmiştim ama hayır… Karşımda bed binalar duruyordu yine. Sadece iş yerinin terasında uyuyakalmıştım işte. Dikkat kesilince binanın altındaki karıncavari insanların ve dertlerinin ve dolayısıyla trafiğin sesini duymak da olasıydı. Vaov! Hayatın en ortasında, günün en öğlen vaktinde, burada böylece bir başıma duruyordum işte! Ne kaçırılıp da bir dağ başına bırakılmış, ne de organ mafyalarına yem olmuştum. Belli ki o kadar önemli değildim. Önemlilik kimin umurunda? Asıl, o kadar mağdur değildim belli ki. Başıma gelenlerin hepsi, benim yediğim hatların sonucuydu ve ben, burada, tek başıma, eylemlerimin sonucuna katlanmak zorunda, gözlerimi açmıştım dünyaya. Gözlerimi dünyaya açmıştım: kim bilir kaçıncı kere?

İnsanda bilincin gelişmesi ilginç bir serüven. Doğmak yetmiyor, yıllarca eğitilmek bile yetmiyor. Ergenlik ardımızdan kovalıyor. Amigdalamız, koç burcu değilsek eğer, gelişmek için yıllarımızı alıyor. Koç burcuysak zaten asla gelişmiyor. Ben burada, o yarım yamalak gelişmiş bilincimin başıma az önce yeniden gelmesiyle birlikte, acı çekmeye muhtemelen kaldığım yerden devam etmek zorundaydım.

Zar zor doğruldum. Zorlanarak öne doğru eğildim. Süresini bilmediğim müddettir oturduğum pozisyonun tam tersini denersem belki biraz kendime gelirdim. Sanki kendime gelmek umurumdaymış gibi. Keşke şimdi yüzükoyun yere doğru eğilmişken, birden yere kan boşansa, ben farkında olmadığım bir anda öldürülmenin gönenciyle mutlu yere yığılsam. Ne şans! Mutlu olmak için mağdur olmaya duyduğum ihtiyaç, mağdurluğumun seviyesini arttırmak için, ortaya hayatımı koyuyor. Demek ki bir şeylerle yüzleşmemek için hayatımı da vermeye razıyım yeter ki sonuç benim ellerimden olmasın. Bu sorumluluk benden başkasına ait olsun da o başkası isterse her neye sahipsem onu alsın.

Yere doğru iyice eğilince sırt kaslarım kendine geldi. Doğruldum. Ellerimi ayaklarımı sallayarak iki kere olduğum yerde zıpladım. Hızlıca terasın diğer köşesine doğru yürüdüm, terasın ortasında tek başına dikilen kapıyı açarken terasın ucuna gözüm takıldı ama oraya takılmadan merdivenlerden hızlıca indim. Kahve makinesinden kendime kahve alırken birkaç kişiye yalandan gülümsedim. Sonra masamın başına geçtim ve işten çıkmak için ne kadar vaktimin olduğunu hesap ettim.

Mağduriyetin elimden geleni buydu, içine yerleştim.