BÖLÜM 1: Zirvedeki Limon Tadı
Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey masmavi, sonsuz bir gökyüzüydü. Ciğerlerime dolan keskin ve soğuk hava, beynimdeki zonklamayı tetikledi. Yerden yükselen nemli toprak kokusu, ağzımdaki o tuhaf, elektrikli limon kabuğu tadıyla birleşince midem hafifçe bulandı.
Doğrulmaya çalıştım ama ellerim arkamdan sert bir plastikle (muhtemelen cırt kelepçe) bağlanmıştı. Bir dağın tam tepesindeydim. Şehir aşağıda, sabah sisinin altında minik bir maket gibi görünüyordu.
"Sonunda uyandı. " dedi alaycı bir ses.
Görüşüm netleşince karşımda üç adam gördüm. Ortadaki, üzerine üç beden küçük gelen parlak gri bir takım elbise giymişti ve elinde bir tespih sallıyordu. Adamın yüzündeki ifade, bir bilmeceyi çözmeye çalışıp başarısız olmuş bir ilkokul öğrencisinin kafa karışıklığı ile bir katilin soğukkanlılığı arasındaydı.
"Bak koçum," dedi adam, yanıma çökerek. "Seni buraya manzara izlemeye çıkarmadık. 20 kilo 'Kristali' nerede? Dün gece onları depodan kiminle çıkardınız? Berk denilen o çatlak nerede?"
Ağzımı açtım, dudaklarım birbirine yapışmıştı. "Limon..." diye fısıldadım. "Berk... Kek yaptı. Tadı biraz... metalik gibiydi."
Adam yanındaki devasa adama baktı. "Kek mi diyor bu? Malı pişirip kek mi yapmışlar? Kim lan bunlar ?"
Zihnimdeki sis bulutu aralandı ve her şeyin başladığı o ana, Berk’in mutfağına ışınlandım.
24 Saat Önce
Berk, elinde gümüş bir süzgeçle mutfakta adeta bir simyacı gibi dolaşıyordu. Berk bir "sağlıklı yaşam" militanıydı. Bir hafta sülük tedavisine inanır, öbür hafta sadece mor renkli yiyecekler yiyerek ruhunu temizlediğini iddia ederdi.
"Hazırlan" dedi Berk, gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde. "Bugün endüstriyel zehirlerden kurtuluyoruz. İnternetin karanlık dehlizlerinden, gerçek şifayı buldum."
Masadaki devasa, beyaz çuvala baktım. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Sadece el yazısıyla "K-150" yazan bir bant yapıştırılmıştı.
"Oğlum bu ne?" diye sordum. "Yine hangi cemiyetin tozunu aldın?"
Berk heyecanla bilgisayarının başına geçti. "Bak Selim, Google’da herkes ilk üç sayfaya bakar. Oysa gerçek bilgi, sistemin gizlediği yerlerdedir. Tam 150 sayfa gittim aşağı. Kimsenin tıklamadığı, linklerin kırık olduğu o ıssız bölgede bu siteyi buldum: Natural-Crystals-from-Ancient-Mountains.biz. Adamlar şekerin en saf, en işlenmemiş halini satıyorlar. Öyle saf ki, arama motorları bile bunu bir tehdit olarak algılayıp en sona atmış!"
"Çünkü bu 'saf enerji' kardeşim! İşlenmemiş!" Berk, çuvalı bıçakla yardı. İçinden çıkan kristaller, mutfaktaki florasan lambanın altında hafif morumsu bir neon ışığıyla parlıyordu. "Şimdi, bu kristallerle sana öyle bir limonlu kek yapacağım ki, üçüncü gözün açılacak."
Kek fırından çıktığında, evin içini daha önce hiç duymadığım kadar keskin, ferah ama aynı zamanda geniz yakan bir koku sardı. Berk, üzerine bolca limon kabuğu rendelediği keki masaya getirdi.
"Dostluğa ve temiz bir geleceğe," dedi Berk, ilk dilimi ağzına atarak.
Bir dilim aldım. İlk ısırıkta dilim uyuştu. İkinci ısırıkta kulaklarımda bir vapur düdüğü çalmaya başladı. Üçüncü ısırıkta ise... Berk’in yüzü yavaş yavaş bir Van Gogh tablosuna dönüşmeye başlamıştı.
"Berk," dedim, elindeki çatalı havada asılı tutarak. "Neden mutfaktaki fayanslar şu an bize küfrediyor gibi hissediyorum?"
Şimdiki Zaman: Dağın Tepesi
Sivilceli mafya lideri suratıma sert bir tokat attı. "Bana bak! Şifreli mi konuşuyorsun benimle? Adamlarım dün gece sizi otoparkta gördüğünde, elinizdeki 20 kiloluk torbayla bir çöp kamyonuna binip uzaklaşmışsınız. Çöp kamyonunu neden çaldınız? Mal nerede?!"
Kafam geriye düştü. Çöp kamyonu mu?
Zihnimde bir anlık bir görüntü parladı: Biz dördümüz, turuncu yelekler giymişiz, devasa bir çöp kamyonunun arkasında asılı duruyoruz ve Berk "Şehri tüm toksinlerden arındıracağız!" diye bağırarak yoldan geçenlere o 20 kiloluk paketin içinden avuç avuç "kristal" fırlatıyor.
"Biz..." dedim mafyaya bakarak. "Biz galiba dün gece şehri temizlemeye çıktık..."
Mafya babası donup kaldı. "Şehri mi temizlediniz? Benim malımı temizlik malzemesi olarak mı kullandınız?"
O an fark ettim ki, sol ayağımda ayakkabı yoktu. Onun yerine ayağıma bir pizza kutusu bağlanmıştı ve üzerinde bir telefon numarası yazılıydı: "Tavus kuşunu geri istiyorsanız arayın."
BÖLÜM 2: Çöpçüler Kralı ve Albino Tavus Kuşu
Mafya liderinin —adının sonradan öğrendiğim üzere “Kadırgalı” olduğunu anladığım— yüzündeki damarlar, birer su borusu gibi şişmişti. Elindeki tespihi öyle bir hırsla çeviriyordu ki, boncukların birbirine çarpma sesi dağın sessizliğinde yankılanıyordu.
“Bak koçum,” dedi Kadırgalı, sesini ürkütücü bir sakinliğe çekerek. “Şehri temizledik dedin. Çöp kamyonu dedin. Eğer birazdan anlatacakların mantık sınırlarıma girmezse, seni bu dağın tepesinden aşağı ‘organik bir paraşüt’ gibi fırlatacağım. Anlat!”
Gözlerimi kapattım. Beynimdeki o paslı kapı gıcırdayarak açıldı. Limon tadı tekrar canlandı ve görüntüler bu sefer daha net gelmeye başladı.
18 Saat Önce: Arınma Operasyonu
Kek etkisini tam olarak gösterdiğinde, Berk’in oturma odası artık bir ev değil, galaksiler arası bir komuta merkeziydi. Berk, mutfaktaki 20 kiloluk çuvalın üzerine çıkmış, elindeki oklavayı bir asa gibi sallıyordu.
“Dostum!” diye bağırdı Berk. Gözbebekleri birer zeytin tanesi kadar büyümüştü. “Bu şehir kirli! Bu şehir toksik! Ama elimizdeki bu ‘Kutsal Kristaller’ ile her şeyi sıfırlayabiliriz. Dışarı çıkıyoruz. Temizlik vakti!”
Evden nasıl çıktık, apartman görevlisinin neden bize selam durduğunu (ya da biz öyle sandık) hatırlamıyorum. Ama sokağın başında motoru çalışır halde bırakılmış o devasa çöp kamyonunu gördüğümüzde, hepimiz aynı şeyi düşündük: İşte bizim savaş gemimiz.
“Selim, sen dümene geç! Ben arkada duracağım!” dedi Berk.
Kamyonun arkasındaki o basamaklara atladık. Ben, sanki bir Formula 1 pilotuymuşçasına vitese asıldım. Şehrin en lüks caddesine doğru ilerlerken, Berk çuvalı açtı.
“Uyan ey halk! Şifa geliyor!” diye bağırarak avuç avuç uyuşturucuyu —pardon, kristalleri— rüzgara karşı savurmaya başladı. Arkamızda beyaz bir bulut bırakıyorduk.
14 Saat Önce
Daha sonra, enerjimiz tavan yapmış bir halde şehrin en pahalı restoranı olan L’Elite’in kapısına dayandık. Üzerimizde çöpçü yelekleri, bir ayağımda paten (diğerini nerede bıraktığımı hala bilmiyorum), Berk’in kucağında ise o devasa çuvalın yarısı...
Kapıdaki görevli bizi durdurmaya çalıştı ama Berk, adamın burnuna bir parça limon kabuğu uzatıp “Ruhun çok asidik dostum, bunu kokla,” deyince adam afalladı. İçeri daldık.
“Garson!” diye bağırdı Berk, masalardan birine tünediğinde. “Bize en pahalı neyiniz varsa getirin. Ama içine şeker yerine bundan koyun!”
Şef, masamıza geldiğinde Berk çuvalı masanın ortasına boşalttı. “Bu,” dedi Berk fısıldayarak, “150. sayfanın sırrı. Bunu mutfağında kullan, Michelin yıldızların gökyüzünde takla atsın.”
Şef, beyaz tozun kalitesini —muhtemelen mesleki bir deformasyonla— hemen anladı. Gözleri parladı. Biz yemeğimizi yiyip (sadece buzlu su ve limon yemiştik), hesabı ödemeye kalktığımızda cüzdanımızın olmadığını fark ettik. Berk, çuvalın kalanını masada bıraktı: “Bu size hayatınızın bahşişi olsun.”
İşte o an, masanın yanındaki dekoratif havuzun içinde duran o şeyi gördük. Saf, bembeyaz, asil bir Albino Tavus Kuşu.
“Bu kuş hapsolmuş,” dedim ben ağlayarak. “Onu özgürlüğüne kavuşturmalıyız.”
Şimdiki Zaman
“Tavus kuşu mu?” dedi Kadırgalı, elindeki tespihi yere düşürerek. “Oğlum, o kuş belediye başkanının restorana emanet ettiği şehrin maskotuydu! Bütün şehir o kuşu arıyor! Ve o restoranın şefi... O benim kuzenim! Malı ona mı bıraktınız?”
Tam o sırada Kadırgalı’nın telefonu çaldı. Arayan şefti.
“Ne? Ne demek ‘müşterilere yanlışlıkla şeker niyetine servis ettik’? Ne demek ‘tüm restoran şu an uçuyor’?” Kadırgalı’nın yüzü kireç gibi oldu.
Bana döndü, gözlerinde ilk kez korku vardı. “Senin o arkadaşın Berk... O nerede?”
Cebimdeki telefon titredi. Zorlukla da olsa, bağlı ellerimle telefonun ekranını görmeyi başardım. Berk’ten bir mesaj gelmişti. Fotoğrafta Berk, üzerinde bir bornozla, elinde bir kadeh meyve suyuyla, arkasında ise bizim beyaz tavus kuşuyla bir otel balkonunda duruyordu.
Altındaki not şuydu: “Selim, 151. sayfayı buldum. Asıl mevzu oradaymış. Hazırlan, akşam seni almaya helikopterle geliyorum. Bu arada, belediye başkanıyla tavla oynuyoruz, çok kafa adam.”
Kadırgalı’ya baktım ve gülümsedim. Ağzımdaki limon tadı şimdi daha şekerli geliyordu.
“Sanırım,” dedim, “Helikopteri beklememiz gerekecek.”
FİNAL: 151. Sayfanın Sırrı ve Büyük Kaçış
Kadırgalı, hayatında pek çok hesaplaşma görmüştü: Mekan basmış, pusuya düşmüş, sevkiyat patlatmıştı. Ama sanırım ilk kez, elinde pizza kutusuyla bir dağın tepesinde bağlı duran bir adamın karşısında bu kadar çaresiz hissediyordu.
"Helikopter mi?" dedi Kadırgalı, sesi titreyerek. "Belediye başkanı mı? Oğlum siz ne yediniz o kekin içinde? Ejderha nefesi mi?"
Tam o sırada, uzaklardan bir "pat-pat-pat" sesi duyulmaya başladı. Dağın yamacından yukarı doğru, üzerinde "Orman Genel Müdürlüğü - Yangın Söndürme" yazan devasa bir helikopter yükseliyordu. Helikopterin yan kapısı açıktı ve aşağıya doğru sarkan hoparlörden son ses bir meditasyon müziği yankılanıyordu.
Helikopter tepemizde asılı kaldığında, kapıda Berk göründü. Üzerinde belediye başkanının bornozu, yanında ise o meşhur Albino Tavus Kuşu duruyordu. Yanında ise şehrin Belediye Başkanı, elinde bir megafonla gülümsüyordu.
"Selim! Dostum! Enerji alanın çok kapalı görünüyor!" diye bağırdı Berk yukarıdan.
Belediye Başkanı megafonu aldı: "Kadırgalı! O gençleri hemen bırak. Onlar şehrin havasına 'pozitif iyon' takviyesi yapan kahramanlar! Ayrıca şefin yaptığı o yeni tatlıdan bana bir kilo daha ayırın, belediye meclisi toplantısında lazım olacak!"
O Sırada: Helikopterdeki Arınma
Kadırgalı ve adamları, şaşkınlıktan silahlarını bile çekemeden helikopterden sarkan bir halat merdivenle yukarı çekildim. "Selim, hoş geldin!" dedi Berk, bana taze sıkılmış bir limonata uzatarak. "Kusura bakma biraz geciktik, başkanla 'ruhsal belediyecilik' üzerine bir panel düzenledik de."
"Berk," dedim, halatları çözerken. "Neler oluyor? O 20 kilo uyuşturucuyu tüm şehre yedirdik!"
Berk gülümsedi, gözlerinde o 'aydınlanmış' ifade vardı. "Dostum, uyuşturucu mu? Hayır, hayır. Bak, 150. sayfa bir tuzaktı. O siteyi kartel kurmuş olabilir ama ben gece yarısı 151. sayfaya geçmeyi başardım."
"151 mi?" dedim şaşkınlıkla. "Google'da öyle bir yer yok!"
"Var," dedi Berk fısıldayarak. "Eğer yeterince hızlı kaydırırsan ve o an bilgisayara limon suyu damlarsa, gizli bir portal açılıyor. 151. sayfa aslında bir 'Simülasyon Hata Bildirim Sayfası'. O yediğimiz kristaller uyuşturucu değilmiş Selim. Onlar, bu dünyanın kodlarındaki hataları düzelten 'yama dosyalarıymış'. Şehre o tozları saçtığımızda aslında herkesi 'güncelledik'. Belediye başkanı bile artık rüşvet almayı değil, sadece flüt çalmayı düşünüyor."
Sonsöz: Ekşi Bir Mutlu Son
Helikopter gün batımına doğru süzülürken aşağıya baktım. Şehir her zamankinden daha parlaktı. Trafik durmuştu çünkü insanlar arabalarından inip birbirlerine sarılıyorlardı. Kadırgalı’nın adamları, silahlarını bir kenara bırakmış ,karıncaları besliyorlardı.
"Peki o 20 kilodan geriye ne kaldı?" diye sordum.
Berk cebinden küçük bir paket çıkardı. İçinde sadece bir dilim limon kabuklu kek vardı. "Bunu saklayacağız. Bir sonraki güncelleme için."
Ağzımdaki o keskin limon tadı yavaş yavaş kaybolurken, yanımda duran Albino Tavus Kuşu aniden konuştu: "Bence biraz daha şeker koymalıydınız."
Hepimiz dona kaldık. Birbirimize baktık. Sonra aynı anda kahkahayı patlattık. Galiba 151. sayfa gerçekten de dünyanın ayarlarıyla oynamıştı.
Her neyse, en azından artık bir ayakkabım vardı; belediye başkanı kendi yedek terliklerini bana hediye etmişti. Üzerinde de "Şehrin Geleceği Emekle Büyür" yazıyordu.