Dolu Dolu Dolmuş

Rabia Bayazit

Bira kokan sokaklardan geçip dolmuşların kalktığı köşe başına doğru yürüyordu. Halim çorbacıdan yeni çıkmıştı.İşini diğer elemana devretmiş, koşar adımlarla kalkacak son dolmuşa yetişmeye çalışıyordu. Beyoğlu’nun o ışıksız sokaklarından bir kestirme bulmuştu kendine. Yerler yağmurdan dolayı ıslaktı. Yokuşlardan inerken kaymamak için ayrıca çaba gösteriyordu. Geç saatlere kalınca her adımda zil zurna sarhoş olmuş bir dayıyla karşılaşması kaçınılmazdı. Hoş, son yıllarda üniversite gençlerini de aynı vaziyette görür olmuştu da aldırmamıştı. İşin eğlencesindeydi gençlik. Bir o yana bir bu yana giden dayıların acınacak halleri onların kahkaha malzemesiydi.

“Hah, kara göründü.”

Halim dolmuşun önündeki kuyruğu görmüştü. Biraz daha hızlanıp önündeki bir grup gencin önüne geçmeyi başarabilirse dolmuşa erkenden binmiş olacaktı. Bu soğukta yeterince yürümüştü zaten, daha fazla bekleme niyetinde değildi. Salına salına yürüyen gençleri solladı ve kuyruktaki yerini aldı. Göz ucuyla bekleyenleri saydı. Az önceki gençler de arkasına dizilmişlerdi. Onlardan biri dışarıda kalıyordu. Elbette koltuk sayısına göre değil, istif kapasitesine göre hesap yapmıştı. Yine de bir kişilik yer bile kalmıyordu.

Dolmuş şoförü kapıyı açtı. Herkes sırayla dolmuşa binmeye başladı. Küçücük dolmuşa hamsi gibi dizildi herkes. İsminin hakkını veren bir dolmuş oldu. Kadınlara koltuğunu verenler olunca dolmuşta anadoluluk nüksetti. Bacımlar, kardeşler havada uçuşuyordu. Halim şöyle bir dolmuşun çehresine baktı. “Abi bunlar hep üniversite öğrencisi.” dedi içinden. Dışından demesi pek mümkün değildi çünkü az önce nefes veren kişinin nefesini içine çekiyordu. Özel alan sıfırlanmış bir şekilde ilerleyen dolmuş kırmızı ışıkta ani fren yapınca Halim düşecek gibi oldu. Neyse ki düşeceği bir milim bile bir boşluk yoktu. Eylemsizlik kanunu gereği bir o yana bir bu yana giden ayıklardandı.

Alkollü nefesler burnundan beynine ulaşınca mide bulantısı başlamıştı. Çorbacıda çalışalı iki yıl olacak ama daimi müşterilerinin ahvalini henüz kabullenememişti.

“Kaptan bi pencere mencere bi şey aç, nefes alamıyoruz.”

En arkadaki dörtlü koltuğu dolduran altı kız kikirdemeye başladı. Halim anlam veremedi ve onlara doğru ters ters baktı. Tek duası kaptanın hızlı olmasıydı.

“Herkes son durak mı?”

Kimseden ses çıkmıyordu. Tekrar ama bu sefer daha yüksek bir sesle sordu kaptan:

“Herkes son durak mı, çevre tiyatrosu mu?”

Halim, evet, diye bağırınca yanındaki genç irkildi:

“Ne eveti ulan, sen bana sordun mu?”

Halim gence baktı. Uzun boyuyla dolmuşta iki büklüm olmuştu. Halim’e kafa tutmak istese de tutamazdı. Üstelik ikisi de ayakta kalanlardandı. Bu yolculukta birbirlerine muhtaçlardı.

“Çevre tiyatrosu mu?”

“Evet abi.”

Halim büyüklüğünü göstermiş, tek bir soru ile tansiyonu düşürmüştü. Ama erkekler arasındaki o “ben de buradayım” dalgası çoktan başlamıştı. Oturanlardan biri atıldı hemen:

“Kardeş, biz biliyoruz değil mi cevap vermeyi?”

Halim bir şeyleri çok net hissetmişti. Şimdi cevap verse bi dert, vermese başka bir dert. Ustasının verdiği birkaç taktik vardı ama hiç ustasını dinlemişliği yoktu. Felsefe okumaya geldiği İstanbul’da üç beş kuruş uğruna insan okumaya başlamıştı. Tam tersleyerek cevap verecekken kaptan atıldı:

“Ücretleri gönderelim.”

Halim’in derin uykuda sandığı dolmuş ahalisi sudan çıkmış balıklar gibi kıpır kıpırdı şu an. Arkadan para uzatanlar, para üstünü isteyenler, bozukluğu olan var mı diye soranlar… Bir curcunadır başladı. Arkadaki kızlar aynı anda panikle bağırdılar:

“Abi biz Saraçhane’de ineceğiz, ona göre al ücretleri.”

Halim oturacağı için sevinirken bi anda arkadakilerin inmesi için ayaktaki herkesin inmesi gerektiğini hatırladı. Saraçhane’de köprü altında duruyordu dolmuş. Mevsim fark etmeksizin orada hep buz gibi bir rüzgar eserdi. Az önce midesini bulandıran nefesler onu terletmişti. Hasta olmaktan o kadar çok korkuyordu ki inmemenin yollarını arıyordu. Ama bu imkansızdı.

Dolmuş dakikalar içerisinde durdu. Arka koltuklar boşaldı ama Halim yetişemeden dört koltuğun dördü de solladığı gençler tarafından işgal edildi. Son durağa az kalmışken bi muhabbet açmak istemişti. Ne de olsa dolmuş Havvalardan arınmış, ademoğlunun tekeline terk edilmişti.

“Ne okuyosunuz gençler?”

“Abi boş yapma ya!”

Halim kafası güzel gençlere acıyarak bakıp başını yola çevirdi. Üç kişi el sallıyordu dolmuşa. Kaptan durup aldı onları ama Halim’in gözü hiçbirini tutmadı. Eski İstanbul’un içinde yol alan bu dolmuş sanki gittikçe karanlığın içine gömülüyordu. Bi tuhaflık vardı, sokak lambaları yanmıyordu. Yolu aydınlatan far olmasa nerede olduklarını kestiremeyecekti. Mahalleli çoktan uykuya dalmıştı. O sırada kaptan konuştu:

“Gençler ücretleri alalım.”

Çok komik bir şey söylenmiş gibi üçü birden kahkaha attı.

“Dayı sen ne diyon, ne ücreti? Beş dakikaya inecez zaten.”

“Ben sizin özel şoförünüz müyüm lan?”

Kaptan ani fren yapınca Halim az önce onu tersleyen gencin kucağına düştü. Kaptan bağırarak:

“İnin lan aşağı, inin!” diye bağırdı.

Ücret vermek istemeyen gençler inmek istemediler. Biri bi sustalı çıkarıp

“Sür lan, hasta etme adamı!” deyince kaptanın gözü döndü. Halim bu gecenin ne karakolda ne de hastanede bitmesini istemiyordu. Ustasını bu sefer dinleyecekti:

“Hop, hop, hop! Oğlum durun siz Samatyalı değil misiniz? Yakışır mı lan size böyle haller? Adam her gün sizi taşıyor. Kalleşlik olur bu, koy onu cebine, öyle olur olmadık yerde de çıkarma bir daha.”

Halim bu sözlerini henüz bitirmişti ki yüzünde bi yumruk hissetti. Kaptanın savurduğu yumruk sustalıyı es geçmiş, Halim’in yüzünde patlamıştı. Halim neye uğradığını şaşırmıştı. Artık kavganın fitili ateşlenmişti. Bi anda dolmuştaki herkes aşağı inmişti. Halim kavgayı ayırmaya çalışsa da nafileydi. Diğer yolcular da süt dökmüş kedi gibi kavgayı seyrediyorlardı. Çok geçmeden devriye gezen bir polis aracı sirenlerini açarak dolmuşun önüne kırdı. İki polisten biri telsizden destek ekip çağırırken diğer polis havaya bir el ateş açtı. Polisi önceden fark edenlerden biri karanlıktan yararlanıp kaçmayı başarmıştı. Polis dolmuş şoförünü sorunca kaptan ağzı burnu kan içinde el kaldırdı. Belli ki kolundan bıçaklanmıştı. Polis ambulansı ararken ne olduğunu da sorunca kaptan:

“Magandalar üşümüşlerdi. Merhamete geldim de aldım dolmuşa onları. Almaz olaydım.” dedi.

Halim o hengamede ona boş yapma diyen gence dönerek “Felsefe mi okuyorsun?” diye sordu. Genç şaşkınlıkla Halim’in yüzüne baktı:

“Evet abi, nerden bildin?”

“Sakın bu olaydan ders çıkarma. Burası çöplük, burada felsefe ancak daha çok çöp biriktirir.”