Ocak ayının son haftası, şehrin üzerine gri ve ağır bir beton gibi çökmüştü. Poyraz, yırtıcı bir ıslık çalarak tırmanıyor, dar sokaklarındaki çatlaklardan içeri sızıyordu. Termometreler sıfırın altında dokuz dereceyi gösteriyordu ama nemle birleşen o keskin ayaz, insanın kemiklerine bıçak gibi saplanıyordu. Mahallenin en belalı mekanı olarak bilinen Kurtlar Kıraathanesi’nde o gece derin bir sessizlik vardı. Normalde kapı önünde duran, göğüs dekoltesi niyetine ceketinin önünü açık bırakan delikanlıların hiçbiri ortalıkta yoktu. İçeride ise durum daha vahimdi. Şehrin ana trafosunda meydana gelen patlama nedeniyle elektrikler kesilmiş, doğalgaz kombileri susmuştu. Mahallenin ağır abileri, hayatlarında ilk kez bu kadar çaresizce üşüyorlardı.
Masanın başında mahallenin sözü geçen ismi Çelik Kenan ve ekibi oturuyordu. Kenan, normalde üzerine titrediği İtalyan kesim deri ceketinin üzerine, kahvehanenin arka odasında bulduğu eski, tüylü bir battaniyeyi dolamıştı. Yanında oturan Sustalı Vedat ise soğuktan morarmış ellerini sıcak bir çay bardağına kenetlemiş, bardağın ısısını kaybetmemesi için adeta onunla bütünleşmişti. "Oğlum Vedat," dedi Kenan, sesi titreyerek. "Bu neyin nesi lan? Biz bu mahallede kaç tane çatışma gördük, kaç tane pusu atlattık... Ama şu rüzgar kadar ciğerimizi söken olmadı." Vedat, atkısını burnuna kadar çekmiş halde cevap verdi: "Abi, bu rüzgar delikanlılık dinlemiyor. Raconu rüzgar kesiyor şu an. Arabanın mazotu bile donmuş, marş basmıyor. Kalkıp iki tur atalım desek, sokak başında heykel olur kalırız." O sırada kahvehanenin kapısı aralandı. İçeri giren genç Selim, kucağında bir kucak dolusu eski gazete ve birkaç tahta parçasıyla göründü. "Abi," dedi Selim, "Dışarıda hayat durmuş. Karşı mahallenin çocukları bile kahveyi kapatıp evlerine sığınmış. Ama duydum ki arka sokaktaki tekstil atölyesinin jeneratörü çalışıyormuş. Oraya mı gitsek?" Kenan, gururuyla üşüyen bedeni arasında kısa bir savaş verdi. Kurtlar başka birinin çatısı altına sığınmazdı. Ama ortamın ısısı öyle bir noktaya gelmişti ki, nefesleri havada buz kristallerine dönüşüyordu. "Hazırlanın," dedi Kenan otoriter ama titrek bir sesle. "Tekstil atölyesine gidiyoruz. Ama öyle sığınmacı gibi değil; 'bir selam verip ısınmaya geldik' diyeceğiz. Kimse battaniyesini dışarıda bırakmasın, ölmek var dönmek yok." Beş kişilik grup, üzerlerinde battaniyeler ve kat kat giyilmiş hırkalarla sokağa çıktı. Esenler’in o sert sokaklarında, ağır ağır yürüyen bu "battaniyeli magandalar" grubu absürt değil, dramatik bir görüntü sergiliyordu. Kar diz boyuna ulaşmıştı. Yürürken çıkardıkları tek ses, karın altında ezilen buzların çıtırtısı ve rüzgarın uğultusuydu.
Tekstil atölyesinin önüne geldiklerinde, içeriden gelen hafif motor sesi ve sarımtırak bir ışık onları karşıladı. Kapıyı vurduklarında karşılarına atölyenin sahibi Dikiş Hamdi çıktı. Hamdi, karşısında battaniyelere sarılmış, elleri bellerinde duran bu sert adamları görünce bir an duraksadı.
"Hayırdır Kenan Abi? Bu saatte, bu kıyafette?"
Kenan, ciddiyetini bozmadan boğazını temizledi: "Hamdi, mahallede elektrik yok biliyorsun. Bizim çocuklar biraz serinlemiş. Dedik ki senin makine dairesinde bir çayınızı içelim, hem devriyeye buradan devam ederiz. Hamdi durumu anlamıştı. "Baş üstüne abi, geçin buyurun. Jeneratör tıkır tıkır, içerisi hamam gibi." Atölyenin içindeki devasa ütü masalarının ve dikiş makinelerinin arasında, jeneratörün yaydığı o kuru sıcaklık gruba ilaç gibi geldi. Bir köşeye çöktüler. Az önceki o sert, kavgacı hava yerini derin bir bitkinliğe bırakmıştı. "Vay be," dedi Vedat, yavaş yavaş açılan ellerini birbirine sürterek. "İnsan bazen unutuyor abi. Şu sıcaklık, dünyadaki bütün paralardan, silahlardan daha kıymetliymiş." Kenan battaniyesini biraz daha sıktı. "Doğru dersin Vedat. Ama bunu dışarıda kimseye söyleme. Yarın güneş açtığında yine omuzlar dik, ceketler elde olacak. Bugünlük sadece... Biraz fazla üşüdük."
Gecenin geri kalanı jeneratörün tekdüze sesi ve dumanı tüten çaylarla geçecekti ki, motor bir anda hırıltılı bir öksürük çıkardı. Önce ses düştü, sonra bir kez daha zorlandı ve sustu. Atölye, tek hamlede karanlığa gömüldü.Sıcaklık, sanki birinin görünmez bir kapıyı açmasıyla dışarı kaçtı. Az önce hamam gibi olan mekân, birkaç saniye içinde eski bir depo soğukluğuna büründü. Hamdi küfretti. “Mazot bitmiş abi.”
Kimse cevap vermedi. Beş adam, ellerinde artık işe yaramayan boş çay bardaklarıyla, karanlıkta öylece kaldı. Kenan battaniyenin altından cebini yokladı; telefon çekmiyordu. Sustalı Vedat boğazını temizledi.
“Abi…” dedi tereddütle. “Bende çakmak var.”
Vedat çakmağı yaktı. Küçücük bir alev. O an atölyedeki tek çalışan şey, o çakmaktı. Beş çift göz, istemsizce o aleve kilitlendi. Kenan yavaşça çömeldi. Ellerini uzattı. “Vedat,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Kapatma.” Beş dakika sonra şehrin en belalı adamları, battaniyelere sarılı halde, bir çakmağın etrafında çömelmiş, avuçlarını ısıtıyordu. Dışarıda poyraz hâlâ ıslık çalıyor, şehir donuyordu.