Magandalar Magandası

Hacer Çiftçi

Akşam ezanı okunmadan evde olması gereken oğlum, iki haftadır bu kuralı çiğniyor, evde sürekli kavga gürültü kopuyordu. Ahmet ne zaman geç kalsa eteğime taş kaçıyordu. Ezan yaklaştıkça tedirginliğim artıyor, sokağın bir o başına bir bu başına gidip yollarda Ahmet’i arıyordum. Babası, Şükrü, evde gözünü saate, kulağını minareye dikiyor, geç kalsa da tüm hırsımı ondan çıkarsam diye bekliyordu. Bu çocuk eve hiç geç gelmediği gibi, doğru dürüst sokağa bile çıkmazdı. Şimdi ne oldu da sürekli dışardaydı. İçim içimi yiyordu.

Ekmek alma bahanesi ile evden çıktım. Arka sokakları dolaşıyor, gördüğüm tanıdıklara Ahmet’i görüp görmediklerini soruyordum. Hiçbir yerde yoktu yine. Lâzım olmayan iki ekmeği alıp başka sokaklardan yolu uzatarak eve giderken gördüm onu. Hızla iki ev arasından geçip gözden kayboldu. Arkasından seslendim ama beni duymadı. Gittiği yöne doğru koştum, iki evin önünü arkasını dolaştım ama yoktu. En azından yakınlarda diye adını çağıra çağıra, hızlı adımlarla aramaya devam ettim. Ezan okunacaktı, minareden gelen tıkırtıları duyunca ağlamamaya çalışarak evin yolunu tuttum. Ezan başladığında kendi sokağımıza dönmüştüm ki Ahmet’i eve girerken gördüm. Bir tutabilsem de şöyle adam akıllı bir dövsem içim rahatlayacak ama zaten onu babasının hiddetinden korumak isterken bir taraftan da dövmek istememe şaşırdım. Ben kendi iç huzurum için dövmek isterken babası krallığının sarsılmasına duyduğu öfkeden deli oluyordu. İkimiz de haklıydık kendimizce. Ya akşam karanlığında ona bir şey olursa, ortak korkumuz buydu, biliyordum.

Ahmet’in doğumu on gün gecikmişti. Biz yanlış hesaplamışızdır diye sabırla beklemeye devam ederken, babaannesi rengimin morardığını, ya karnımdaki çocuğa bir şey olduğunu ya da beni zehirlendiğimi söyleyip apar topar hastaneye götürmüştü beni. Ahmet, karnımda zehirlenmeye, beni de zehirlemeye başlamıştı. Doktorlar bir panikle beni doğuma aldılar. Anladığım kadarıyla ölü doğum yapmamı umut ediyorlardı. Amaçları beni kurtarmaktı. Çünkü böyle doğumlarda çocuk muhakkak büyük risk altındaydı. Sakat doğma ihtimali çok yüksekti. Uzun bir ameliyattan, ikimizde sağ salim çıkmıştık. Ahmet bir hafta kuvezde kalmıştı. Doktor, ne kadar şanslı olduğumu söylüyor, yine de çok dikkatli olmama gerektiğini en ufak şüphede hastaneye gelmemi tembihleyip duruyordu. Aylarca her şey normal devam etmişti ama beşinci aydan itibaren Ahmet’in normalden yavaş bir gelişim gösterdiğini fark etmiştik. Diş çıkarması, yürümesi, konuşması gecikmişti. Yavaş öğreniyor, öğrendiklerini sürekli unutuyordu. Kabullenmesi çok zordu, ama büyüklerimizin telkini bizi Allah’tan gelene razı etmişti. Yine de korkumuzdan ikinci çocuğa cesaret edemedik. Hele Ahmet bir elden ayaktan çıksın, kendini idare etsin, soyumuzu devam ettirecek sağlıklı bir çocuk için doktor kontrolünde tedaviye başlayacaktık. Ahmet de ilaçlarla, doktorlarla, hocalarla doğmuştu çünkü.

Ahmet, beceriksiz, kıt akıllı bir çocuktu ama çok güzel, pamuk gibi bir kalbi vardı. Yoldaki karıncadan, daldaki kuşa kadar her canlı Ahmet’in arkadaşıydı. Diğer çocuklarla arkadaşlık etmez, bu yüzden karıncalar yuvasına çekilince eve koşardı. Kuralcıydı. Koyduğumuz her kural onun için emir gibiydi. Yoldan çıkacak kafaya sahip değildi zaten. Bu yönüyle işimiz kolaydı. Yeni bir çocuğumuz çok çabalamamıza, gitmedik doktor bırakmamamıza rağmen doğmadığından tek varlığımız Ahmet’ti. Babası yine de soyunu sürdürecek akıllı bir oğlanın hayali ile yanıp tutuşuyor, Ahmet’i gördükçe kendinde kusur arıyordu. Öfkesi kendisineydi yani.

Eve girince kavga sesi bekledim ama ortalık süt limandı. Şükrü bu kadarcık geç kalmayı sorun etmemişti. Bir oh çekip mutfağa geçtim. Yine de Ahmet’i yalnız yakalasam iyice paylayacaktım. Evden sürekli bir şeyler kaybolmaya başlamıştı ve bunu yapan Ahmet’ten başkası değildi. Evde üç kişiydik. Babası evden parça parça eşya götürüp ne yapacaktı? Götürecek olsaydı söylerdi. Hem lazım olan bir şey olsa alacak kadar kazanıyordu da. Kaybolan bardağın tabağın başlarda kırılmış olabileceğini, koyduğum yeri unutmuş olabileceğimi ve ya komşuya yemek götürüp tabağın dönmemiş olacağını düşündüm ama bu durum sürekli olmaya başlayınca şüphelerim arttı. Tabak, bardak, kaşık derken yastık, yorgan, battaniye, Şükrü’nün gömleği, Ahmet’in ayakkabısı kaybolmaya başladı. Evin içinden küçük bir ev çıkmıştı son bir haftada ve ben ne kadar takip edersem edeyim evden kimin ne çıkardığını bulamıyordum. Her ikisi de evden elleri boş çıkıyorlardı. İşte şimdi Ahmet’i adım adım takip etmeye karar verdim. Ama önce şu yemek işini aradan çıkarmam lazımdı.

Ufak tefek sorularla Ahmet’in ağzından laf almaya çalıştım ama beni duymazdan geliyor hiçbir soruma cevap vermiyordu. “Haydi oyun oynayalım.” deyip onu oyunda konuşturmaya karar verdim. On dört yaşındaydı ve biz hâlâ beş yaş oyunları oynuyorduk onunla. Battaniye ve yastıklarla ev yapmayı çok severdi, ortalık dağılmasın diye izin vermediğim için benim dalgın olduğum zamanları seçerdi. Ona ev yapmayı teklif ettiğimde şaşırdı bu yüzden. Evden kaybolan kırmızı battaniyeyi istedim. “Kırmızı battaniyeyi getir de ev yapalım onunla.” deyince korkuyla gözlerini açıp bana baktı. Kırmızı battaniye yoktu ikimiz de biliyorduk. Ama nerede olduğunu sadece Ahmet biliyordu. Birkaç kere ısrar edince elleriyle yok dedi. “Nereye gitmiş ki haydi arayalım.” dedim. “Magandalar üşümüş.” dedi. Ne demekti bu? Bundan sonra sorduğum hiçbir soruya cevap alamadım. Ahmet ser verdi sır vermedi. Kendi istemediği sürece konuşmayacağını çok iyi biliyordum. Israr etmedim. Takip edip Ahmet’in ne işler çevirdiğini bulacaktım.

Sabah, Şükrü evden çıkınca Ahmet de hazırlanmaya başladı. “Karıncalar.” dedi. Çıkmasına izin verdim. Eli kolu boş çıktı evden. Ben de arkasından çıktım. Önce arka bahçeye çıktı, pencereden aşağıya bıraktığı çantayı eline aldı. Öyle iş çevirecek kadar kurnaz bir çocuk değildi ama işte bir şeyler dönüyordu. Demek eli kolu boş çıkmasının sebebi buydu. Onu takip ettiğimi fark etmedi, çünkü tehlikeleri sezemezdi, bu yüzden arkasını kolladığı pek görülmemişti. Yine de epey arkasından yürüdüm. Arka sokaklardan birinde, boş bir inşaata girdiğini görünce deliye döndüm. Yine de içimde kedi köpek besliyordur burada beni rahatlatan bir düşünce vardı. Hangi kata çıkacağını kaçırmamak için adımlarımı hızlandırıp ben de girdim tinerci yatağına benzeyen bu eskimiş yarım inşaata. Ahmet kırmızı battaniyemizle kapatılmış bir kapıdan içeri girdi. İçeriden erkek sesleri gelince başımdan kaynar sular döküldü. Tinerci mi oldu bu çocuk diye dişlerimi sıkıyordum, yine de olacaksa bir ortam kursunlar diye birkaç dakika beklemeyi uygun gördüm. Seslerden anladığım kadarıyla Ahmet evden yiyecek bir şeyler getirmişti. Onunla bir sofra kuraya hazırlanıyorlardı.

Dayanamayıp “Neler oluyor burada?” diye battaniye öfkeyle açtım. Ahmet beni görünce adamlardan birinin arkasına saklanıp ağlamaya başladı. Adamları tanımıyordum ama günlerdir mahallenin dilinde bir maganda hikâyesidir dolanıp duruyordu. İnsanları gasp eden, darp eden, akşamları dışarı çıkmaktan alıkoyduğu anlatılan kişiler bunlar olmalıydı. Deli cesareti geldi bana bir. Gidip Ahmet’i kolundan tuttuğum gibi yanıma çektim. “Ne istiyorsunuz oğlumdan, siz kimsiniz?” diye bağırdım. Ukala ukala gülerek “Al oğlunu bağrına bas abla, yedik sanki.” dedi biri. Ona ne yaptıklarıyla ilgili zihnime hücum eden fikirler beni deli etmeye yetiyordu. Etrafa göz gezdirdim. Depodaki küçük tüp, tabaklarım, küçük tencerem, kaşıklar, yastıklar, kangal sucuk, Ahmet’in iki oyuncak arabası dağınık bir şekilde yerler duruyordu.

Ahmet’i çekiştire çekiştire eve getirdim. Neler olduğunu sorduysam da cevap alamadım. Ahmet’i soyup vücudunu kontrol ettim, herhangi bir yaralanma görünmüyordu. Rahat bir nefes alıp inşaattaki adamları çıkarması için muhtara haber verdim. Ahmet onların çıkarılacağını duyunca ağlamaya başladı. Bu iyiye işaretti çünkü ağlarsa ne istediğini anlatabilirdi. Yumuşak yumuşak sorularla ağzından istediğim lafı aldım. Ahmet karıncalarla oynarken, onun kıt akıllı olduğunu fark etmiş olacaklar ki, ondan yemek istemişler. O da ekmek ve peynir götürmüş. Ardından Ahmet’e nasıl yapacağını anlatıp evden istedikleri her şeyi inşaata taşımasını sağlamışlar. Fark etmesem kapıyı bile isteseler söküp götürecek kadar sevmiş Ahmet bu adamları. Akşamları sokaklarda, gündüzleri inşaatta yaşayan adamlar sokağa ne kadar korku salmışlarsa Ahmet’e o kadar güven vermişler. On dört yaşına kadar edindiği ilk arkadaşları magandalar. Şimdi evde “Büyük maganda Ahmet, magandalar magandası Ahmet, Ayıboğan Ahmet.” diye diye dolanıyor.