Terapi Sonrası Pasta - Cila

Esra Abaoğlu

Birazdan görüşeceğiz. Hem merak ediyor, hem geriliyor hem de üzülüyorum. Ekranın başında çaresizce bana anlattığı şeyler, son zamanlarda aramızda “üzerine konuşulabilecek bir şeyler” yarattı. Ancak konuşulan konunun “kendisi” olmasından hayli üzüldüğü de belli. Öte yandan, konu kendisi olmadığı takdirde kendisiyle herhangi bir şey konuşamayacağım da aşikar. Yani ne konuşacağım? Bir ortak noktamız mı var, onun babam olması dışında yani, bir bağımız mı var?

Bunları düşünürken telefonumda mesajını görüyorum, Google Meet linkini atmış, beş dakika da geçmiş. “Hemen geliyorum” yazarak mutfağa geçiyorum, su alıyorum, mutfaktan çıkarken antredeki aynaya gözüm takılıyor, saçımı düzeltiyorum, bir ruj sürüyorum, solgun görünüyorsun, aç mısın, paraya ihtiyacın var mı gibi olası soruları mümkün olabildiğince güçlü geri-savurmak için küçük taktikler.

Bilgisayarın başına geçip linke tıklıyorum.

Hemen toplantıya katılıyor. Ofisinde. Kazulet ofis masası, üzerindeki eski moda ama bir sürü para verilmiş olduğu belli sümen takımı, arkasında altın varaklı çerçevelerle süslenmiş bir osmanlı arması, onun yanında uluyan kurt tablosu. Ekrandan da olsa bakarken odanın kokusu burnuma geliyor, genzim yanıyor, gözlerim kanıyor, canım sıkılıyor. Bu, annemin zamanında nasıl olmuş da beğenmişse artık evlenip bir de kendisini benim babam yaptığı adamı incelemeye başlıyorum. Saçları, alnının başlangıcından kafasının ortasına doğru bir biçerdöver geçip gitmişçesine şekilsiz, dökülmüş. Kulaklarının üzerinde kalan saçları hafiften kırlaşmaya başlamış. Alnı çizgi içinde. Kaşlarının birleştiği yerde alnını kesen uzun bir çizgi var. Çizginin bitiminde başlayan burnu dudaklarına doğru cömertçe genişliyor. Bıyıkları burnunun hemen altından dudaklarına, dudaklarının kenarlarından da aşağıya taşıyor. Dudakları etli. Madem bu herif babam, neden dudaklarımı almamıştım bu adamdan sanki? Kendi incecik dudaklarıma kayıyor gözüm ekrandan. Kırmızı ruj, dudaklarımın inceliğini vurgulamıştı sanki sadece, kararsızlığımı, yalnızlığımı, köksüzlüğümü…

“Gülüm!, güzelim, yavrum, nasılsın?” diyor ekrandaki adam. Sesi önce odamı, sonra tüm şehri dolduruyor sanki. Hırıltılı, yüksek voltajlı, orkestra vibe’lı.

Beni gördüğü için mi böyle, yoksa bağlamak istediği işlerde de böyle taşkın bir neşesi var mı acaba? Yok, her zamanki halidir bu.

“İyiyim, nasıl geçti, anlat?” diyorum isteksizce.

Seninle görüşmek istemiyorum demenin kaç yolu varsa denemiştim. Ama bir şekilde peşimi bırakmamıştı babam. Sahi annem ile babam boşanalı ne kadar oluyordu hatırlamıyorum. Babam ile birlikte büyüdüğüm bile söylenemezdi. Annem ile aynı evde ikisini gördüğüm günler, okul öncesi dönemlerime denk geliyordu. Onlar da bir iki fragman halinde kalmış anı parçaları... Ama babamın beni her seferinde yerin dibine sokan, onun ise sadece sevgisinin ifadesi sandığı samimiyetsiz jestleri korkulu rüyam olmuştu. Lise mezuniyetime gönderdiği kamyonla gül, üniversitede bana tahsis etmeye çalıştığı tuhaf araçlı şoför, sinemada sergide ya da arkadaşlarımla herhangi bir yerdeyken, kendisine dalkavukluk eden bir dolu adamıyla birdenbire başımda bitmesi… Nasıl haber alıyorsa gideceğim sinemayı kapattırması, doğum günümü kutlayacağım restoranı önceden boşalttırması gibi; sosyal hayatımı mahveden sonu gelmez abuk sabuk işler. Hepsinin argümanı da aynı, gülüm için her şeyi yaparım. Öl desem ölür, gel desem gelir… miş. Saçma sapan laflar, içi boş gösteriler. Ben babamla görüşmemek için kaçtıkça babam da benimle iletişim kurabilmek adına el arttırdıkça artıyor, olmadık yerlerde olur olmaz şekillerle karşıma çıkıyor. Sonunda bu noktaya geldik. “Terapiye gitmezsen seninle görüşmem” demiştim adama. Allah biliyor ya, gideceğini düşünmediğim için taktik olarak söylemiştim ilk önce. Alay edecek, reddedecek sonra da peşimde dolanmayı a r t ı k bırakacak diye düşündüm. Cevaben “senin için fizana bile giderim nerede bu terapi?” diye sormuştu. Şaşırdım ama işin ayrıntılarını anlatırken içimde tarifsiz bir sevinç vardı. Ona yapamayacağı bir şeyi şart koşmanın gönenci. Ama babam çetin ceviz çıktı. İşte bu Google Meet üzerinden konuşma rutinimiz de böylece gelişti. Babam her hafta terapiye gidiyor, terapi sonrasında da bir saat kadar terapide neler konuştuğunu bana anlatıyordu. Win - win antlaşmamız buydu.

“Aynı…” dedi babam. Gülümsemeye çalıştı ama gözünü kaçırdı, sonra başını eğdi. Onun çocuksu hareketlerine, altı boş coşkusuna, asmalı kesmeli kabadayılıklarına alışkındım, ancak gözünü kaçırması, hatta dudağının titremesi, gülümsemeye çalışırken bunu başaramaması içimde bir yerlere dokundu.

“Nasıl aynı?”

“İşte bıçkın zamanlarımı anlattım.” “Köyden İstanbul’a gelişim, Ümraniye’de otoparkçılığa başlamam, sonra çengelde yaptığım evler…”

Bunu her zaman heyecanla anlatırdı. Övündüğü bir şeydi, İstanbul’u yenişi, taşı sıkıp suyunu çıkarışı, kimseye papuç bırakmayışı bilmem ne. Şimdi bunları olağan bir şey gibi bir nefeste söylemişti.

“İyi ya işte, anlatmaya bayıldığın şeylerden konuşmuşsunuz.”

Yine gülmeye çalıştı gözünü kaçırırken. “Evet ya o ne öyle rahmetli anamı soruyor, pederi soruyor, dedemi soruyor, amca oğlunu soruyor…” Kahkaha attı. “Acaba dedim bende gözü mü var bu karının, hayır varsa böyle bir niyeti, anlatacak başka şeylerimiz var icabında…” sözlerini bitiremeden daha yüksek voltajlı bir kahkaha atarken ellerini yanında açtı, sol elinde tesbihi vardı, ofis koltuğunda biraz geriye doğru kaydı, sonra birden öksürmeye başladı. Kahkahası boğazına düğümlendi. Öksürdükçe daha fazla öksürüyordu, öyle ki gözlerinden yaş geldi, masasının üzerinde duran sürahiden boş bir bardağa su doldururken hala öksürükle karışık kikirdemeye devam ediyordu. Suyu içince biraz rahatladı. Sigara bu öksürük nöbetlerini daha da artırıyor olmalıydı.

“Sigaraya böyle devam edersen öleceksin yakında” dedim.

Ses tonum, bu cümlenin soğukluğu babamın yüzüne şiddetle çarpmış olmalı ki, daha deminki neşesinden eser kalmadı. Hoşuma gitti bu durum. Alışılageldik bir hareketle elindeki tesbihi sallarken, muzipçe “Atın ölümü arpadan olsun yavrum, ne yapalım” dedi. Sonra ekledi “Sen nasılsın, bir ihtiyacın var mı, canını sıkan, konuşan karışan?” Gözlerini ekrana büyük bir ciddiyetle dikmişti. Bu canımı daha da sıktı.

“Ben seninki gibi bir dünyada yaşamıyorum baba”

“Evet hayal dünyasından çıkarmaya çalışıyorum ben de seni”

Bu hazır cevap hoşuma gitmedi, hayal dünyasında yaşayan biri varsa o da babamdı. Hep tehdit, hep karmaşa, hep kavga. Mücadele, mücadele... Bu mu gerçek dünya?

“Annen nasıl?” bir önceki söylediği cümlenin ağırlığını tahmin etmiş olacak ki konuyu değiştirmeye çalışıyor olmalı.

“Sen annemi merak eder miydin?” Saplayayım hançeri böğrüne de görsün…

“Dur bir düşüneyim, 17 Mayıs 1993, yani annenin bizim otoparka arabasını bıraktığı o günden beri, anneni merak ediyorum.”

Buradaki doğruluk payını bilsem de inanmadığımı göstermeye çalışarak, yapay bir şekilde gülümsüyorum. Maganda romantizmi. Annem de almasın ben de almayayım. Ya da kim ne almak istiyorsa alsın, ben kesinlikle almak istemiyorum.

“Bilmiyorum uzun zamandır görüşmedim, seninle daha sık görüşüyoruz sayılır, malum beni zorunda bıraktığın için.”

İlgisi yüzüne vuruyor, benimle görüştüğüne mutlu, annemi gerçekten merak ettiği de belli. “Ben bizim elemanlara söyleyeyim de bir kolaçan etsinler anneni, ben siz her gün telefonlaşıyorsunuz sanıyordum”

“Yapma baba! Kocaman kadın, ayrıca hayatına müdahale etmen onun hoşuna gitmiyor, sınırlarını bil biraz lütfen”

Gözlerini deviriyor. Bu mimikleri yeni mi öğrendi bu adam, içimden kıkırdıyorum.

“Latife hanım gibi konuşuyorsun sen de.”

“Eee o ne dedi başka?”

Yüzü tekrar asılıyor, herhalde bu seans zorlu geçmiş, babamın iç dünyasına bir şeylerin, kendisinin bildiği dışında başka duyguların, bakış açılarının işleyebileceği fikri beni şaşırtıyor.

Dudaklarını büzdü, odadaki başka şeyler üzerinde gözünü gezdirdi, yeni bir sigara daha yaktı, isteksizce: “İşte… üşümüşsün, dedi”

“Ney dedi?” şaşırmıştım.

“Üşümüşsün, dedi”

“Ne demekmiş o?”

“Ne bileyim ne demek, sen gönderdin beni buraya iki ay oldu, öyle konuşup duruyorum işte.”

“Yani neyin üzerine böyle dedi, ne konuşuyordunuz?”

Babam sigarasından derin bir nefes alıp, bir şeyleri hatırlamaya çalışırcasına bakışlarını sağda ekranın dışında bir yerlere kitledi, tane tane:

“Olayları, dedi, sosyolojik koşullarıyla düşünmeliyiz, dedi. O ne, dedim. Yani sizin İstanbul’a geldiğiniz dönemde, yaşadığınız semtte, yöneldiğiniz sektörde dedi, bazı tipik davranış setleri vardı… dedi”

Babamın dilinden sosyolojik falan duymak beni hem neşelendirmiş, hem şaşırtmış hem de heyecanlandırmıştı. Bu terapist, cidden işinin ehli olmalıydı. Sadece babamı başımdan savmak için ortaya attığım bu terapi işi, babamın saçma sapan hallerinin, tavırlarının, görgüsüzlüğünün, duygularını ifade etme biçiminin değişmesine sebep olabilir miydi acaba?

“E sen ne dedin?” dedim, hafifçe kikirdeyerek.

Babam bu duyguyu yakalamıştı. Aynı muzip gölge onun gözlerinden de geçti, benim ona alay ederek yaklaştığımı biliyordu, ama bunu göğsünde eritmesini de biliyordu. Ciddiyetle devam etti: “Siz de bunları örnek almışsınız, dedi, bundan doğal ne olabilir, dedi.”

İstemsizce yüzüm düştü. Babamı anlamaya tahammülüm yoktu ki. O hiç ummadığım anda bir yerlerde belirmesini, saçma sapan ev ve ofis dekorasyonunu, babamın kendi ailesi ile ilişkisini, dinlediği saçma sapan müzikleri yani bütün hayat tarzını bir an evvel bırakmasını istiyordum.

“Ha yani İstanbul’un göbeğinde köylü köylü davranışlar sergilemen normalmiş, bunu mu söyledi yani?” diyiverdim sesimin öfkeden titremesine engel olamadan.

Babam bu sefer kırıldı.

“Köylü gibi davranan kim? Biz İstanbul’un koşullarına uyduk, İstanbulu… İstanbulu yendi senin baban! Öyle olmasa annen bana bakar mıydı, o binaları Çengel’in kalbine dikebilir miydim, her şeyin raconunu öğrenip öyle devam ettim!”

Babam konuşmaya devam etti ama ne dediğine pek kulak kesilmedim. Bunlar tahammül edebildiğim şeyler değildi. Babamın başarı hikayesi benim için ne kabul edilebilir ne de anlaşılabilirdi. Babamın bu hikayeyi gurur duyarak sahiplenmesi, benim değerimden alıp götürüyor gibi hissediyordum.

“Neyse ne” dedim birden, sesim hırçın bir yükseklikte çıkmıştı, babam lafının kesilmesinden şaşkın, ekrana bakakaldı. Coşkuyla İstanbul’da yapıp ettiklerini anlattığı o klasik tiradı ortadan bölünmüştü.

“Ne demekmiş ya üşümek?” kaşlarımı çattığımı ekranda kendimle göz göze gelince fark ettim.

“Ha o mesele…” dedi babam. Herhalde konuşmaya başladığımızdan beri sayabildiğim dördüncü sigarasını yakmıştı.

“Dedi ki, hani bizim bir deyimimiz vardır, “hamama giden terler” diye. İşte dedi, o koşullar, İstanbul, geri dönememek, kabul edilmek gayreti, kazanmak zorunda olmak, başa çıkılamayan duygular; hepsi bir araya gelmiş ve size o dönemde sizin gibi bir çok insanın paylaştığı bazı duyguları çok derinden, çok güçlü hissettirmiş, dedi.”

Babam duraksadı, ekrandan gözlerimin içine baktı ve tane tane:

“Ama siz, dedi, o ortamda aslında çok üşümüşsünüz, dedi.”