Kuvvetli bir sarsıntıyla gözlerini açtı. Mümtaz Bey çoktan uyanmıştı. Gözlerini olduğundan kat be kat küçük gösteren, burnuna sıkıca tutunmuş, yuvarlak çerçeveli, ince kenarlı pince nez gözlüklerinin üzerinden Arif’e şöyle bir bakmış ve ardından gazetesine geri dönmüştü. Sanki Az önce askından alınmış jilet gibi takım elbisesine bakan hiç kimse onun beş gündür aynı trenle yolculuk yaptığına inanmazdı. Önündeki basit seramikten yapılmış kahve kupası, onun elinde bavaria fincana dönüşüyordu. Mümtaz Bey’i incelemekten kendini alamayan Arif gözlerini kendine döndürünce kırış kırış olmuş keten pantolonuyla karşılaştı. Bir an kendi halinden mahcup olup, sanki her şeyi düzeltecekmiş gibi anlamsız şekilde boğazını temizledi ve Mümtaz Beyin bakışlarını üzerine çekti. Beceriksiz bir hayırlı sabahların ardından ellerini pantolonuna vura vura lavaboya kaçtı. Göz pınarında biriken çapak, ağzının kenarında kurumuş tükürükler, şaftı kaymış gömleği ve çoktan vakti gelen tıraşıyla tam da dört günlük trene yakışır haldeydi. Normal olan benim, dedi. Dört gündür trende yaşayan bir insanın hali bu olmalı, aksi tabiat kurallarına aykırı diye kendi kendine söylenerek musluktan akan soğuk suyla yüzünü yıkadı. Hava iyiden iyiye soğumuştu. İnsanlar haklıydı, buranın havası okuduğu hiçbir şeye benzemiyordu.
Arif yemek vagonuna geçtiğinde içerisi henüz tam uyanmamıştı. Masalar yarı dolu, sesler alçak, hareketler mahmurdu. Cam kenarındaki masaya oturdu, pencerenin soğuğu sırtına vururken masanın cilasında kendi dağınık saçlarını gördü. Basit bir kahvaltısı vardı. Çoktan bayatlamaya durmuş ekmek dilimi, tuzu az bir parça peynir, ince belli bardakta çay. Çayın buharı, camın buğusuna karışıyordu. Arif cama önce kocaman bir A çizdi, hemen yanına da sağ lobu çok daha büyük olan yamuk bir kalp. Ardından birilerinin görmesinden korkarak hemen eliyle camı sildi, oluşan açıklıktan etrafı izlemeye başladı. Dışarıda renk yoktu. Toprak, ağaç, telgraf direkleri aynı kararsız tona bürünmüştü. Ne tam gri ne tam kahverengi. Soğuk, her şeyin üzerinden geçip gitmiş, geriye sert uğultu bırakmıştı. Rüzgârın camdan gelen ıslığı trenin gürültüsüne karışıyordu. Bir anlık görünen otlar, titreyen çalılarla rüzgara ritim tutuyordu.
Ekmeği koparırken parmak uçları sızladı. Çayı bir yudumda içmedi; dudaklarını yakmamaya dikkat eder gibi yaptı ama aslında sıcaklığın geçip gitmesini istemiyordu. Tam o sırada daha önce koridorda ayaküstü konuştuğu iki kişi masasına yaklaştı. Müsait mi?/ Buyurun. Birinin yaşı Arif’e yakın, diğeri biraz daha büyükçe, konuşurken hep öne eğilen bir adamdı. Sanki her cümleyi karşısındakine teslim eder gibi söylüyordu.
- Demek tahsil için…
- Evet, dedi Arif, gözlerini masadan ayırmadan.
- Maşallah ta A. şehrinden buralara. Hem de bu mevsimde. Kaç gün oldu sizin?
- Dört, siz?
- Dün bindik, bu yolları gide gele alıştık biz. Bir gün bir saat gibi geçiyor. Hele şöyle iyi bir muhabbet tutturursan deme keyfine. Trenin ritmine alışmak gerek. Mecburi dinlenme alanı burası. İstemesen de dünyanın telaşından uzaklaşıyorsun. Kendi içine bu yolların uzunluğunca dönüyorsun. Bazısı yol bitiyor, inmek istemiyorum inan. Öyle keyif alıyorum. Kafanda dırdır eden yok, arkandan çekiştiren yok. Acele etsen bir faydası yok. Akışa teslim oluyorsun.
Bir günlük yolculuğun felsefesini yapma bana, dört gün kal da göreyim seni diye düşündü Arif ama söylemedi, pencereye döndü. Önce camdakini bir leke sandı. Sonra bir tane daha. Ardından bir başkası. Camın dış yüzeyinde, sanki hava parçalanıyor gibiydi. Küçük, beyaz, yönsüz şeyler. Ne yağmurdu ne toz. Hızlanmıyor, düşmüyor, savruluyordu. Tam o sırada karşısındaki adam başını çevirdi: Aa, kar yağıyor. Arif başını salladı. Kar. Kelimeyi içinden tekrar etti ama anlamı yerine oturmadı. Bildiği kelimelerden biriydi, ama karşılığı yoktu. Yağan şeye baktı, elini uzatsa tutacakmış gibi hissetti. Kompartımanın içindekiler cama doğru yönelmeye başladı. Kar, herkese bir canlılık katmıştı. Çocuklar heyecandan zıplayıp alkışlıyor, annelerinin eteklerini çekiştiriyordu. Arif, yüzlere baktı; sinirliler daha çok somurtuyor, munis çehrelerse durduk yerde aydınlanıyordu. Kar, insanları oldukları hâlden bir anlığına çıkarıyordu sanki. Çocuklar camlara vuruyor, anneler eteklerini çekiştiren ellere yarım ağız itiraz ediyordu. Kimileri dua eder gibi bakıyor, kimileri yalnızca bakmanın yettiğini sanıyordu. Arif ne yapması gerektiğini bilmiyordu. O anda herkesin payına düşen heyecana dâhil olması gerektiğini sezdi. Yüzünü gevşetti, kaşlarını biraz kaldırdı; içindeki heyecana izin verdi. Kar kısa sürede sıklaşmıştı. Beyazlık, dışarıdaki bütün o kararsız renkleri örtmeye başladı. Tren yavaşladı. Ardından durdu. Sonraki garda mecburi mola dediler.
Soğuk, daha başka bir şey olmuştu. Isırmıyor ama kuşatıyordu. Arif tanıştığı iki kişiyle gara indi. Önce ellerini cebine soktu, sonra çıkardı. Ne yapacağını bilemeyen bir insanın gereksiz hareketleriyle. Mümtaz Bey de avludaydı. Bir bankta oturmuş, bastonunu dizlerinin arasına almıştı. Gözlüğü yine burnundaydı. Kar, omzuna konuyor, o aldırmıyordu. Ötekiler eğlenmeye başladı. Avuçlarına kar alıp birbirlerine attılar. Güldüler. Arif biraz geride durdu. Yere baktı. Karın ayak izleriyle hemen bozulmasına şaştı. Bastı çekti, bastı çekti. Eğilip almadı. Elini uzatıp çekti. Bir süre sonra, karın düşüşünü saymaya başladı; hangisi yere önce değiyor, hangisi kayboluyor diye. Arkadaşlarından biri sustu. Sonra diğeri. Arif’e baktılar. Onun karı eline almamasını, yüzüne sürmemesini, üstüne atmamasını fark ettiler. Daha çok karın etrafında değil de kenarında duruşunu.
- Sen…
Cümle tamamlanmadı. O anda Arif öne doğru kaykıldı. Tam sol omzuna bir şey fırlatılmıştı. Beklenmedik bir öfkeyle arkasını döndü. Mümtaz Bey bastonunu kenara bırakmış, BİR BEYAZ LERZE, BİR DUMANLI UÇUŞ, EŞİNİ GAİB EYLEYEN BİR KUŞ GİBİ KARLAR diye ünleyerek avcunda irice kar parçasını yuvarlıyordu. Dört gündür karşılıklı oturduğu bu gözlerden daha önce görmediği bir coşku fışkırıyordu. Arif’in öfkesi şaşkınlığa dönüşürken, ikinci kar kütlesi tam suratının ortasına geldi. Kar topu savaşı! diye bağırdı biri. Ardından herkes. Avlu bir anda beyaz bir gürültüye döndü. Kim attı, kim vuruldu, kim güldü belli değildi. Kar havada uçuşuyor, yere değmeden dağılıyordu. Arif eğildi. Avucunu açtı. Kar, eline kondu ama durmadı. Sanki yanlış yere düşmüş gibiydi. Parmaklarının arasından kaçıyor, biçimini korumayı reddediyordu. Bastırmadı. Bastırırsa bir şeyin bozulacağını sezdi ama neyin bozulacağını bilmiyordu. Biraz daha aldı. Bu kez parmaklarını yavaşça kapattı. Karın sesi yoktu ama bir şey oluyordu; avucunun içi önce uyuştu, sonra sızladı. Ellerinin kızarıklığına aldırmadan karı yuvarladı. Başını kaldırdığında Mümtaz Bey’i yine oyunun içindeyken gördü. Yüzü hiç değişmemişti. Kaşları aynı mesafede, ağzı aynı çizgideydi. Ne bir tebessüm ne bir gevşeme. Sanki kar topu atmıyordu da yapılması gereken bir işi yerine getiriyordu. Avucundaki karı uzun uzun yoğuruyor, sertliğini kontrol eder gibi parmaklarının arasında tartıyordu. Bastonu bir anlığına kenara bırakıyor, sonra hiç acele etmeden doğruluyordu. Attığı kartopu, ötekilerinki gibi savruk değildi; neşeyle değil, isabetle gidiyordu. Bir kar topu Arif’in omzuna değdi. Yine Mümtaz Bey. Arif arkasını döndü. Göz göze geldiler. Mümtaz Bey başını ne eğdi ne kaldırdı. Sanki az önce olan, zaten olması gereken bir şeymiş gibi. Arif, avucundaki karı biraz daha sıktı. Bu kez ne kadar bastıracağını biliyordu. Attı. Mümtaz Bey’in takım elbisesi artık ıslaktı ve ilk kez tabiatla çelişmiyordu.