Tehlikesiz Aile

İrem İlayda Karkı

“Acil toplanmamız lazım.”

Aile grubuna Aylin tarafından atılan bu mesaj, en ciddiyetsiz olanlarda bile bir gerilim hissi oluşturmuştu. Ailenin en umursamaz bireyi olan ortanca kardeş Tarık “Kim öldü?” diye sormuştu mesajdan hemen sonra. Ailenin babası Mehmet, önce hayatta olup olmadığını kontrol etmiş, yaşıyor olduğunu fark edince derin bir nefes almıştı. Yine de ölüm lafını duyunca tansiyonu yükseldiği için tansiyon ilaçlarını aramaya koyulmuştu. Ailenin en büyük çocuğu ve ablası olan Selin ise çocuklara koşturmaktan mesajı görmesine rağmen umursayamadı. Eşinden boşanıp ikinci evliliğini yapan anne Serap ise hemen Aylin’i aradı. Annelerin böyle durumlarda beklemeye pek tahammülü olmazdı. Aylin Serap’a önden bir sunum yapmak zorunda kaldı. Grup üzerinden buluşma saati kararlaştırıldı.

Ertesi gün herkes Tarık’ın evinde toplanmaya başladı. İlk gelen Selin’di. Bu buluşma onun için nefes alacak bir zaman oluşturmuştu. O yüzden bir saat önceden gelip selam bile vermeden uyumaya gitti. Tarık anlam veremedi ama çok da umursamadı. İkinci gelen Mehmet’ti. O da kapıdan girer girmez niye geldin diyen bir surat ile karşılaştı ama zaten aile sıcaklığının ne olduğunu çoktan unutmuştu. Öyle olunca pek de yadırgamadı. On dakika kadar sonra Aylin geldi. Evin en küçüğünü karşısında gören Tarık sonunda hesap sorabileceği bir muhatap bulmuştu. Aylin’i kenara çekti.

“Niye hepiniz bana geliyorsunuz?”

“Abi yarın sekizde sendeyiz dedik ya.”

“Ne zaman?”

“Dün.”

Tarık düşünürken saçlarını karıştı. Aradığı cevap saçlarında da değildi.

“Okumadın mesajları değil mi?”

Tarık hayır anlamında kaşlarını kaldırdı. Telefonundan plan yaptığı arkadaşlarına gelemeyeceğini haber verip salona geçti. Aylin de peşinden geldi.

“Oooo kızım hoş geldin. Yüzünü gören cennetlik. Arada babana da mı gelsen?”

Aylin küçük çocuk olarak herkesin ona yüklenmesine alışmıştı. Herkese gülümseyerek cevap verip geçiştiriyordu. Kelimelerle arası iyi olduğu için gönül almakta da pek başarılıydı. Saatine baktı. Çoktan yarım saat geçmişti bile. O sırada Selin esneyerek arkadaki odadan çıktı.

“Selam gençler. Naber? Aaa babacım sen de gelmişsin.”

“Geldim kızım niye gelmeyeyim. Ölmeden toprağa mı gömdünüz beni?”

“Estağfurullah baba. O nasıl söz?”

“Ben çocuklarımın hep arkasındayım. Ama bak bakalım odaya kim yok?”

Tüm çocuklar babalarının kimi kastettiğini biliyorlardı. Tam da bu sorunun üzerine kapı zili çaldı. Tarık koşarak kapıya gitti. Ne kadar umursamaz bir insan olsa da kapıda annesini görecek olmak onu bu yaşta bile mutlu ediyordu. Serap da büyük bir sıcaklıkla karşıladı salondaki herkesi, Mehmet hariç. Ona karşı içinde bitmeyen bir öfke vardı. Mümkün olduğunca görmezden geldi. Sohbetler edildi hal hatır soruldu ve gözler Aylin’e dikildi. Herkes ondan neden onları buraya topladığının cevabını duymayı bekliyordu. O sırada kapı zili çaldı yeniden. Herkes birbirine baktı, hatta Mehmet tek tek saydı eksik mi var diye. Bekledikleri kimsenin olmayışı, kapıdaki kişiyi uzunca bir süre bekletmelerine sebep olmuştu. Zil yeniden çalınca Tarık açmak için kapıya yöneldi. Kapı açıldığında karşısında şık giyimli fötr şapkalı bir beyefendi buldu. Adam şapkasını çıkarıp selam verdi ve başka hiçbir şey demeden içeriye girdi. Tüm gözler onun üzerindeydi, herkes kim olduğunu merak ediyor ama sormak isteyen laf diline uzanmadan bir anda söyleyeceğini unutuveriyordu. İki dakika sonra kimsenin fötr şapkalı beyefendi hakkında söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Artık merak da etmiyorlar, bir şekilde tanıdıklarını hissediyorlardı. Yeniden eski hallerine döndüklerinde Aylin açıklamaya başladı.

“Bir süredir kendimi gözlemliyorum ve bende yolunda gitmeyen bir şeyler var.”

“Ne gibi?”

“Mesela unutuyorum. Ama basit unutmalar değil. Salondayım diyelim bir şeyle meşgulüm. Bir bakıyorum orada bulunduğum sürenin yarısı zihnimden yok olmuş. Asla hatırlayamıyorum.”

Aylin büyük bir ciddiyetle durumu anlatırken Selin gülerek cevap verdi.

“Kız bu bende hep oluyor. Bir şey değil B12 falan eksiktir. Bende bir şey oldu sandım.”

“Abla öyle değil. Kan tahlillerim temiz ona da baktırdım ama bahsettiğim unutkanlık öyle bir şey değil.”

Aylin anlattıklarının nasıl bir etki uyandırdığına bakmak istedi. Tarık kendi halindeydi, muhtemelen dinlememişti bile. Babası düşünceliydi, içten içe bu olayı ben çözmeliyim diye düşünüyor olmalıydı. Annesi parmağındaki yüzükle oynuyordu. Selin ben haklıyım dercesine bakıyordu. O an onları oraya toplamanın çok da mantıklı bir seçenek olmadığını fark etti.

“Neyse boş verin.”

“Olur mu kızım? Baban ölmedi daha. Çözeriz bu işi.”

Annesi bu cevaba imalı bir şekilde gülerek karşılık verdi.

Tarık sıkılıp hava almaya çıkmıştı ki çok geçmeden on yaşındaki haliyle geri döndü.

“Kar yağmış, hem de bir sürü. Hadi oynamaya çıkalım.”

Kimsenin oynamak için isteği yoktu ama evdeki garip hava dağılsın diye kabul ettiler. Şapkalı adam da onlara eşlik etti dışarıya çıkarken. Aylin eve geldiğinden beri adamı gözlüyordu. Onla ilgili söylemek istediği bir şey vardı da unutmuş gibi hissediyordu. Dışarı çıkarken de onu izlemeye devam etti. Açık havaya adımını atmadan önce uzunca bir süre tereddüt etmişti. Yağan karı incelemiş, insanların tedirgin olmadan dışarıya çıktığını görünce hâlâ tereddüt etse de adımını atmıştı. Bu kez de ayağına yapışan kar tanelerini incelemeye koyulmuştu. Herkesin mutlulukla baktığı kara, o iğrenerek bakıyordu. Birkaç adım sonra biraz alışmıştı. Parmaklarının ucuyla bir arabanın üzerinde duran karı eline aldı. Ama o kadar küçük almıştı ki hemen eriyiverdi. Adam şaşkınlıkla bakıyordu. Aylin, onun karın eriyen bir şey olduğunu yeni keşfettiğine yemin edebilirdi. O adamı incelerken Tarık’ın atttığı bir kar topuyla dengesini yitirdi ve yere düştü. Yere düştüğünde bile aklında o adam vardı. Bir insan bu yaşına kadar karı nasıl bilmezdi? Hadi sıcak bir bölgedesindir çok kar yağmıyordur ama haberlerde görürsün, sosyal medyada görürsün. Bu adam hiç görmemiş gibiydi. Aylin bunları düşünürken yerden kalkmayı unutmuştu. Annesi geldi yardıma. Yarım saat sonunda herkes üşümüştü. Sıcak birşeyler içmek için içeriye girdiler.

Serap mutfakta çay yapıyordu. İçeriye sessizlik hakimdi. Herkesin aklını kurcalayan bir şeyler vardı. Tarık, gidemediği buluşmada arkadaşlarının ne yaptığını merak ediyordu. Selin, çocukların uyuyup uyumadığını, Mehmet Serap’ın nasıl olup da bu kadar genç kalabildiğini, Aylin ise karşısında oturan adamı nereden tanıdığını merak ediyordu. Serap elinde çaylarla içeriye geldiğinde Aylin kararını vermişti. Bir şekilde soracaktı “Sen kimsin?” diye. Ama olmuyordu. Sormayı ne kadar istese de soramıyordu. Selin’e durumu anlatmak istedi ama ona da anlatamadı. Bir şekilde orada oturan adamla ilgili bir şey diline düşemiyordu. O sırada şapkalı adam, Aylin’in aklından geçenleri okumuş gibi bir hisle ayağa kalktı. Dudakları kıpırdamıyordu ama herkes onun konuştuğunu biliyordu.

“Ben gidiyorum. Bir daha görüşmeyelim. Tehlikeli değil sıkıcısınız.”

Bunları söyleyip odadan çıktı. Raporunda beş aydır incelediği ailenin sıradan bir aile olduğunu, bulmaları gereken tehlikeli aile olamayacakları yazıyordu. Aramaya devam etmek için Alaska’ya gideceğini, oradan bir ihbar geldiğini de eklemişti. Eğer amacına ulaşırsa yakın zamanda gezegenine dönmeyi umut ettiğinden de bahsetmeyi unutmamıştı.

Şapkalı adam odadan çıktıktan sonra Aylin sonunda soruyu sorabilmişti.

“Kimdi o?”

Kimse bilmiyordu. Tam ikinci soruya geçecekti ki ne soracağını unuttu. Az önce ne konuştuklarını da hatırlayamadı. Neden toplandıkları, şapkalı adam ve ona dair sorular bir anda kaybolup gitmişti. Kendini yorgun hissediyordu.

“Ben gidiyorum.”

Gün sonunda herkes evine dağıldı, sorulmayan sorular cevaplanamadı. Cevaplanan sorular da pek işe yaramadı. Öyle ki o gün neden Tarık’ta toplanıldığını kimse hatırlayamadı.