Yerin yedi kat dibinde nefes alıyordu. Yurdu gün görmemiş insanların yurduydu. Yeryüzüne çıkmayı bir an bile akıllarından geçirmeyenlerin, oradaki keşmekeşi düşününce keşke yerin birkaç kat daha altına inebilsek diyenlerin yurdu. Öyle hürlerdi ki evlerinin pencerelerinden gökyüzünü görmemek, ayı görmemek, güneşi görmemek umurlarında bile değildi. Onların gökyüzü, kapkara topraktı. Gün ışığı yerine aydınlatmalar şehirlerini görünür kılıyordu. Uluları yeryüzündeki rüzgâr denilen serin esintiden bahsedince şehirlerine ara ara rüzgârlar estiren makinelerden kurmuşlardı. Yoksa rüzgâra da ihtiyaçları yoktu.
Mevsimleri yoktu. Tabiatın uyanıverdiği baharları, uzun günlerin kısacık gecelerin durağı yazları, yağmurlarıyla etrafı sarıya boyayan sonbaharları ve üstüne düştüğü her şeyi beyaz bir battaniye gibi saran kışları. Bir zamanlar yerin üstünde yaşayan uluları onlara mevsimleri masal gibi anlatırdı. Dinleyenlerin zihninde bir türlü şekillenmezdi. Lakin itiraz etmezlerdi. Masallara itiraz edilir mi hiç? Onlar üşümek, onlar terlemek nedir bilmezlerdi. Yerin yedi kat altında; başından mevsimler gelip geçen, kan döküp kan içen, bazen üşüyen bazen sıcaktan neredeyse güneşe bile çatacak insanlardan habersiz hep aynı ısıda yaşayıp giderlerdi. O yüzden mutsuz değillerdi. Mutlu da değillerdi. Başlarından mevsimler geçmeyenler mutluluğu da mutsuzluğu da bilmezlerdi çünkü. Bu oyula oyula kara toprağa oyulmuş memleketin insanları, hislerden sadece hür olmayı bilirlerdi. Daha neyi bilsinlerdi zaten?
Bir yerde huzur sonsuza kadar sürmez. Fani olanın yazgısıdır bu. Tüm hikâyeler illaki çatışma ister. Sevenler kavuşamasın, anne çocuğuna son bir kez sarılamasın. Ölüm döşeğindeki, gözü açık gitsin. Mevsimin, sevincin, hüznün uğramadığı bu yerin yedi kat dibine zelzele uğradı. Yerin merkezinden öyle bir uğultu geldi ki yıkılmadık ev kalmadı. Yerin üstündekiler o esnada sonbaharın en tatlı zamanlarını yaşıyorlardı. Bir çocuk, yağmurluğu sırtında eve ilk kez ekmek alacak olmanın heyecanındayken annesi balkondan yarı beline kadar sarkmış; oğlunun fırından dönüşünü bekliyordu gururla. Yerin yedi kat dibinde aynı anda tüm ocaklar sönerken yerin üstünde içi sıkıntıyla dolmuş da taşacak bir öğretmen, ayaklarını sürüye sürüye okuluna gidiyordu. Bir hemşire nöbetten dönüyordu o esnada. İkisi de yorgun. Yerin yedi kat altında anneler ölürken yerin üstünde kocaman bir hastanede tam yüz anne bebeğine ilk kez sarıldı. Zıtlıklar birbirinin farkında olmazlar. Yerin altı ve üstü birbirlerinin farkında değillerdi. Son ocak da söndü yerin altında. Yalnız bir çocuk sağ kaldı koca şehirden. Korkuyu ilk kez o an öğrendi. Topraktan silkinip çıktı. Şehrinin sesini dinlemeye koyuldu. Koyu karanlıkta ses de kesilmişti. Çocuk, o an ağlamayı da öğrendi.
Yasaklı asansörü buldu sonra. Yer üstüne çıkmaya yarıyordu, kullanmak sonsuza kadar yasaklanmıştı. Şimdi yurdum sonsuzuna kavuştuğuna göre kullanabilirim diye düşündü. Taş gibi duruyordu asansör. Titreyerek açtı kapısını, girdi içine. Tek düğmeye bastı. Asansör hareket etti. Arkasına son kez dönüp baktı. Yurdunu bir daha göremeyeceğinden emindi. Yaşamak muğlaklığa galip gelmişti. Bilmediği bir yere gidiyordu ama yaşıyor oluşu ona bir güven de veriyordu.
Asansör yeryüzüne gelince durdu. Kapısı kendiliğinden açıldı. Hadi in de uzaklaş der gibi. Çocuk ürkerek çıktı asansörden. Çıkar çıkmaz gün ışığı doldu gözlerine. Öyle doldu ki kör olacaktı az kalsın. Olduğu yere çömeldi. Gözlerini kapadı. Bir süre öyle kaldı. Yavaş yavaş açtı sonra. Güneşle ilk karşılaşması sancılı olmuştu. Baktı ki ışıl ışıl bir şehir. Binalar uç uca ulanmış. Kocaman. Yollardan gürültüyle arabalar geçiyor vızır vızır. Yurdunu hatırladı. Bunların bir teki bile yoktu. Gözü doldu. Burayı masallardan tanıyordu ama. Yabancılık çekmediyse de buraya ait de hissetmedi kendini. Artık geri dönemezdi. Mecburen alışacaktı. Bir banka geçti oturdu. Bir çocuk annesiyle gelip yanına oturdular. Üstü başı toz toprak içindeydi. Kadın göz ucuyla bakınca hoşlanmadı çocuğun görüntüsünden. Kaldırdı çocuğunu, uzaklaştılar. Olduğu yerde uyuyakaldı derken. Rüyasında göksüz yurdundaydı. Annesi mutfaktan ona sesleniyordu: “Aç mısın?”
Açım, diyerek uyandı. Baktı ki onu dürten annesi değil bir polis. Korktu ilkin. Sonra uzunca sustu. Polis, çocuğu aldı karakola götürdü. Çocuğa bir sürü soru sordular. Bir sürü susmakla karşılaştılar. Anlıyordu onları. Neden sonra açım, diyebildi. Ailem de öldü. Polisler bakıştılar. Üstelemediler. Alıp bir yurda götürdüler.
Çocuk, yurdun sakini olduğu günün ilk gecesi sabaha kadar uyumadı. Sabah günün ilk ışıklarıyla gözü kendiliğinden yumuldu. Rüyasında yine yurdunu gördü. Yapay ışıklı, kocaman köstebek yuvası gibi oyulmuş şehrini.
Görevli, onu öğle yemeği için uyandırdığında nerede olduğunu anlayamadı başta. Sonra fark etti, fark edince acı çekti. Çocuk, o gün acı çekmeyi de öğrendi. Öğle yemeğini yedi usulca. Sürü, ne yapıyorsa onu yapmayı öğrendi.
Günler günleri kovaladı. Mevsimler mevsimleri. Kış geldi. Bir beyaz ıssızlık her yeri kapladı. Çocuk, bir sabah pencereden dışarı baktığında bu beyazlığın ne olduğunu anlayamadı. Masallarda geçseydi bilirdi. Ama gökten usul usul inen kar tanelerini izledikçe dudağının kenarına gülümsemek de geldi yerleşti. Çocuk, karı izlerken gülümsemeyi de öğrendi.
Hafta sonu olduğundan okul yoktu. Kahvaltıdan sonra dışarı çıkmaya hazırlandı çocuğun arkadaşları. Sen de gel dediler ona. Çocuk ürktü. Ya zarar verirse bu kar dedikleri, diye düşündü. Olmaz, dedi. Siz bensiz çıkın. Israr etti arkadaşları. Sen olmadan zevki olmaz, diye direttiler. Çocuk mecbur kabul etti. Bir taraftan da bu ısrara kıvandı.
Yurdun dış kapısını hızla açıp darı taneleri gibi bahçeye saçıldı çocuklar. Kara koştular. Birbirlerine hunharca kar topu fırlatmaya başladılar. Çocuk, bir süre onları izledi. Onun köşede izlediğini gören birkaçı gelsene diye seslendiler. Mecbur denileni yaptı. Kar ayaklarının altında kıyırdadı. Curcunanın ortasına daldı sonra. Yere uzandı. Elleri ilk kez kara dokundu. Buz gibi. Üşümedi ama. Ellerinin arasında sıkıştırdı. Bir araya gelince erimeye direndiklerini fark etti. Hayatının ilk kar topu şimdi avuçlarındaydı. Heyecanlandı. Çocuk, o an heyecanı öğrendi.
Kalabalıktan sıyrılıp bahçenin bir köşesine, karın ortasına oturdu. Kar topu yapmaya başladı. Ne kadar ilginç! Bir avuç soğuk tozu bir araya getiriyorsun ve top oluyor. On kadar yapmıştı ki arkadaşları fark ettiler onu. Yanına geldiler. Bunları bize fırlatmak için mi hazırlıyorsun, diye sordu içlerinden biri. Cevap vermedi çocuk. Öyle iştahlıydı ki. Yurdun sorumlularından biri geldi sonra kalabalığı görünce. Çocuklar sessizce arkadaşlarını izliyorlardı. Adam baktı, çocukta bir şeye ilk kez kavuşmanın heyecanını gördü. Anlam veremedi ama bu çocuğun kara ilk kez dokunduğundan emindi. Çocukları dağıttı, hadi oyununuza devam edin diye savdı onları oradan. O da usulca uzaklaştı çocuğun yanından. Toprağın yedi kat altındaki memleketine bir gün bile kar yağmayan çocuk, elleri soğuktan tutmaz hâle gelene kadar kar topu yaptı. Sonra ağaçlara fırlatmaya başladı. Tüm kar topları bittiğinde on çocuk yılının hakkını vermiş hissediyordu. Kış bitene kadar her gün yığınla kar topu yaptı. Kar görmemiş memleketinin çocuklarının yerine de oynadı her gün. Çocuk, o kışın sonunda hakkıyla üşümeyi de öğrendi.
İlkbahar gelip de karlar eridiğinde, beyaz örtü çekilip gittiğinde yani, çocuk ailesinden başka şeyleri de özlemeye başladığını fark etti. Annesinin ona öğrettiği gibi ellerini açtı, bir sonraki kışı da görmeyi istedi Allah’tan. Yurdunu görmeyi istemedi. Annesini de. Çünkü çocuk, imkânsızı öğrenmişti. Ölüler, dünyanın imkânını terk etmişlerdi çünkü. Kar ise hâlâ mümkündü.