Sokaklar Soğuk

Hacer Çiftçi

Solaklarda özgürlük var sanmıştım. Yanıma hiçbir şey almadan, kimseye görünmeden, kimse görmesin diye kapıyı çarpmadan çıktım evden. Beni boğan, sıkıp sıkıp bırakan, seveceğim derken öldüren; sevmediğim, seviyor gibi yaptığım, köle gibi kullandığım bu insanlardan artık kurtulmak istiyordum çünkü. İlk günler her şey çok güzeldi. Benim gibi evlerini terk eden bir çok çocuk vardı burada. Ne bulsak afiyetle yedik, oynadık, bol bol uyuduk. Onlar ne yapıyorsa ben de onu yapıyordum, onların tecrübeleri işime geliyordu fakat bir süre sonra beni hırpalamaya, bazen dövmeye, elimdekileri alıp yemeye başladılar. Ben de arkama bile bakmadan terk ettim onları. İkinci kez konfor alanımdan çıkıyordum ve her çıkışımda ayrı zorluklar beni bekliyordu.

Evime dönsem beni tekrar bağırlarına basarlar mı, yerimi başkasıyla doldurdular mı bilmiyordum. Bildiğim şey geri dönersem onlar istemese de bir köşeye geçer oturur kendi tahtımı tekrar kurardım ama çıkmıştım bir kere, dönmeyecektim. Aç uyuduğum geceler oldu, çöpleri karıştırdım, başka sokak çocuklarından dayaklar yedim, markete giren vicdanlı gördüğün kişilerden yiyecek dilendim; bir şekilde sokaklarda beşinci ayımı tamamladım. Aç sefil, kirli, saçım başım dağılmış halde bir lokantanın önünde bana acıyacak birini beklerken onu gördüm. Yanımdan geçip gitti ama üç beş adım sonra geri döndü. Eğilip iyice baktı bana. Ben de ona. Sevimli sevimli, kendimi acındıracak kadar masum baktım. “Senin kimsen yok mu, ne arıyorsun sokaklarda şu haline bak!” dedi. Çantasını karıştırdı bir şeyler verecek diye neşeyle baktım ama yok, eli boş çıktı çantasından. N’apalım, şansın yokmuş der gibi ellerini iki yana açıp yürümeye devam etti. Ama beni öyle umutlandırıp gidemezdi takıldım peşine arkasından yürümeye başladım. Evine kadar takip ettim. Çantasında yoksa evinde vardır benim için bir şeyler. Kapıya gelince beni yeni fark etmiş gibi yaptı ama takip ettiğimi baL gibi de biliyordu. Kimsesizliğimin farkındaydı, eve buyur etti. “Gel karnını doyurayım senin.” deyip eve aldı beni. Çok şaşkındım, ayaklarımı bastığım yerde kir izi kalıyordu ve bu kadın beni evine almıştı. Önce karnımı doyurdu, sonra bir güzel yıkayıp pakladı. Evde ikimiz vardık sadece hem korkuyordum hem güveniyordum. Dışarıda yağmur yağıyor bu saatte sokaklarda hasta olursun, uyu dinlen diye bana yumuşak bir yatak gösterdi. Aylar sonra ilk kez yumuşak yer görmüştüm, kıvrılıp uyudum. Saatlerce.

Uykumu alıp gerine gerine gözlerimi açınca başımda birini gördüm. Benden büyüktü, merakla beni izliyordu. Bense ona korkuyla bakıyordum. Korkumu fark edince “Faruk, rahat bırak çocuğu!” diye seslendi kadın. Faruk sessizce itaat etti, gidip kanepeye kıvrıldı televizyon izlemeye başladı. Kadın da sanki ben kendi evimdeymişim gibi ikimizi baş başa bırakıp mutfağa gitti. Faruk’un yanına gittim korkarak. Beni görmek onu mutlu etmemişti, birazdan kapıya konacak, sokaklara dönecektim. O yüzden son dakikalarımın keyfini çıkarmaya baktım. Televizyonun canlı ışığına döndüm, sessizce izlemeye başladım. Mutfaktan içeri giren kadın sevimli bir gülümseyle yüzünü yüzüme yaklaştırdı, “Adın ne senin, kimin kimsen yok mu?” diye sordu. Vardı ama yok demek işime geldi, sessizce yaptım ama bunu. Ben sessizliğimi bozmayınca “Sana Mahmut diyem mi?” deyip adımı Mahmut koydu. Ben hiç Mahmut’a benziyor muyum Allah aşkına, ama ses etmedim. Konforum için bu kadına itaat edecektim. Sevmezsem yine kaçardım, zordu ama sokaklara alışmıştım nasıl olsa. Sokaklar aklıma gelince pencereden dışarıyı izlemek için kafamı çevirdim, perdeler çekiliydi ve anında pencereden bakmam yasaklandı. Ailem ya da tanıdık biri beni görür de alır gider diye korkuyordu. Bize yiyecek bir şeyler hazırlamaya gidince Faruk abi arkasından dil çıkarıp küfretti. Kadın bunu duymadı Allah’tan. “Sokaklar buradan mutluydu oğlum, ne takılıp geldin bu kadının ardına?” diye azarladı beni. “İki senedir pencereden bile sokağı göremedim ben. Biri görür de şikayet eder diye ödü kopuyor.” dedi. “Sokaklarda aç kalmaktan daha iyi değil mi?” dedim. “Değil tabi, en azından özgürsün orada,” dedi. Korktum ama halimden hâlâ memnundum.

Kadının adı Vacibe’ymiş, Faruk abiden öğrendim. Arada bir sokaklardan böyle birilerini toplar getirirmiş, eve alışamayan tekrar kaçarmış, falan filan… Kaçmaya hiç niyetim yoktu ama onun neden kaçmadığını merak ettim. “Yazık oğlum, kimi kimsesi yok, yalnız başına ölürse diye korkuyorum. O da korkuyor, yalnızlıktan sokak çocuklarını topluyor baksana.” dedi. Haklı bir sebepti. Faruk abinin iyi niyeti gözlerimi doldurdu. Güneş görmeyen bu evde ekmek elden su gölden yaşamaya başladık. Vacibe teyze bize çok iyi bakıyordu. Hiçbir şeyimiz eksik değildi. Güneşten başka! Şu pencereden bir kere baksam, şu sesler hangi çocuklara ait bir bilebilsem. Ne zaman pencereye yaklaşsam “Mahmut!” Sesiyle irkiliyordum. Bir süre sonra pencereye yaklaşmamayı öğrendim. Tüm gün televizyon izliyor, yemek yiyor, Faruk abiyle oynuyor, bol bol uyuyorduk. Eve misafir gelecekse bizi başka bir odaya kilitliyordu. Sessizce uyuyorduk onlar gidene kadar. Normalde çocukları hiç sevmiyordu Vacibe teyze. Misafir gidince söylene söylene kıyı köşe her yeri temizler, silerdi. Çocuksuz misafirler gittiğinde daha sakin daha mutlu görünürdü. Evde ne zaman, nasıl davranacağımı Faruk abi öğretiyordu bana. “Misafir geldiğinde odada sessizce bekleyeceksin, gelen çocuklarla oynamaya kalkmayacaksın, dışarı çıkarsan bittin zaten. Merak edip kafanı dahi uzatma sakın.” diye kuralları bir bir sıralardı. Faruk abi sevimsiz biriydi aslında, neden onu sokaktan alıp da evinde bakar büyütür ki insan, gerçekten yalnızdı demek ki? Ben bunları hep içimden düşünüyordum. Söylersem Faruk abi üzülebilir belki kızar beni evden attırabilirdi. Sonuçta benden önce eve gelmiş, Vacibe teyze onu daha çok seviyordur. Ben en iyisi yerimi bilmeliydim. Rahatımı bozmak istemiyordum ama evimi her geçen gün daha fazla özlüyordum. Ah! Oraya nasıl dönebileceğimi bir bilsem. Bu hapishaneden kaçmanın yolunu biliyordum.

Bir gün, Vacibe teyze yine biriyle girdi eve. Sokak çocuğu gibi durmuyordu hiç. Gayet temizdi, hoş bir kızdı. Faruk abi de ben de kıza bakakaldık. Acaba kendi kızı mı, torunu mu, sokaktan bulsa bu kadar temiz kalamazdı diye hafif mırıltıyla birbirimizle konuşuyorduk. “Mahmut, Faruk, bakın yeni arkadaşınız Esra.” dedi. bu isim gerçekten ona mı aitti yoksa Vacibe teyze mi koydu bilemedik. Esra havalı havalı geçti yanımızdan. Ama nasıl hava! Kurum kurum kuruluyor, sanırsın yalıdan çıkmış, sanırsın dedesi at çiftliği olan bir köy ağası. Sesimizi çıkarmadık, ne haddimize! Vacibe teyze almış gelmiş bize ne oluyor? Günlerce yüzümüze bakmadı ama sonra yalnızlıktan sıkılmaya başladı yavaş yavaş yanaştı bize. Faruk abi evin kurallarını ona da detaylıca anlattı. “En önemlisi, pencereden bakmayacak, bakmayı aklından dahi geçirmeyeceksin!” dedi. Esra uyumlu kızdı aslında ya da evde sıkılmamak için bizimle arkadaş gibi görünmek istiyordu. Hepimiz de halimizden memnunduk sonuçta. Güneş ışığına duyduğumuz özlemi unutuyorduk. Günler birbirinin aynısı gibi geçip giderken birgün gözlerimin kamaştığını fark ettim. Vacibe teyze perdeleri açmıştı. Gözlerimi açınca önce karanlık arttı, ışığa alışınca yerimde duramadım hemen Faruk abiyi uyandırdım. Sevinçten ne yapacağımızı şaşırmış halde zıplıyorduk. Esra da katıldı bize, pencerenin önüne dizildik. Kar yağmış, her yer bembeyaz. Esra ilk defa kar görüyormuş, onun sevinci çok ayrı. Büyülenmiş gibi bakıyor düşen kar tanelerine. Dışarı çıkmak için can atıyoruz. Vacibe teyze bizi çıkarmaz diye içimizden geçirirken kapıyı açtı, korkarak kapıya yaklaştık. “Haydi çıkın.” diye itti bizi popomuzdan. Faruk abi hiç düşünmeden çıktı, ben de ondan aldığım cesaretle onu takip ettim. Esra nazlanıyor korkuyordu, geri dönüp onu da aldım. Nazlana nazlana çıktı. Ayakları kara değince “Vovvooovvooo!” diye bir ses çıkardı önce sonra mırıltıyla karışık bir şeyler çıktı ağzından. Faruk abi “Küfür mü ediyor lan bu? Vacibe karısı duymasın hepimizi kapıya koyar valla.” dedi. Esra dönüp kapıyı çaldı, içeri girmek istiyordu ama Vacibe teyze kapıyı açmadı. Pencereden bizi izliyordu. Ben kapıya mı konulduk acaba bizi bir daha eve almayacak mı diye düşünürken Faruk abi beni tuttuğu gibi kara yatırdı. Biz karda boğuşurken Esra korkarak, Vacibe teyze gülerek bizi izliyorlardı. Yorulunca durup diğer çocukları izledik biraz. Sonra ben onların kartopu oyununa karışmaya karar verdim. İçlerinden biri bunu fark edip kartopunu bana attı. Kartopunu havada yakalayıp artistik bir hareketle ayaklarımın üzerine indim. Diğer çocuklar hayranlıkla izledi önce, sonra hepsi birden beni kartopu yağmuruna tuttu. Koşmaktan nefesim kesiliyor, soğuk nefes çekmekten boğazım yanıyordu ama eve girmek istemiyordum. Eve giremeyeceğini anlayan Esra da kapının kenarından bizi izliyordu. Sonra yavaş yavaş bize doğru gelmeye başladı. Çocukların şen kahkahaları onun da aklını almıştı. Esra “Ay ay ay!” diye diye karda yürümeye çalışırken gözüm Faruk abiye kaydı. Avcı edasıyla ayakları üzerinde gerilmiş Esra’yı hedef almıştı. Esra, tehlikenin farkında değildi. Faruk abinin oynarken nasıl acımasız olduğunu defalarca tecrübe ettiğim için “Esra!” diye bağırıp ona doğru koşmaya başladım. Ama Faruk abi benden önce davrandı, partilerini Esra’nın boynuna dolayıp yerde bir kaç tur yuvarladı onu. Bir taraftan çocukların kartopunu yakalıyor diğer taraftan onların yuvarlanışını izliyordum. Esra ön patilerini kullanamıyordu ama arka patileriyle Faruk abinin karnını tekmeliyordu. İkisi de kahkahalar atıyordu. Esra ilk defa gördüğü karın tadını doyasıya çıkarıyor Faruk abi de Esra’ya gönlünü kaptırdığını hiç saklamıyordu. Bir ara gözüm pencereye kaydı, Vacibe teyze bizim artık onu terk etmeyeceğimizden emin olmuş gibi rahat görünüyordu. Elinde telefon bizi kayda alıyordu. Anlaşılan akşama bizim videoları arkadaşlarına atacak, yoksa telefonun kamerasını pek açmazdı. Ben de artık onun bizi kapıya koymayacağını anladım, artık evin efendisi olabilirdim. Neşeyle sırıttım Vacibe teyzeye. Kamerayı bana çevirdi gülümsememi fark edince. Hemen poz verdim ona: “Çek bakalım köle!”