Masanın üzerinde sağ köşede duran bardağa gözüm takılıyor. Sıradan bir bardak ama nedense çapını merak ediyorum. Çap dediğin şey basit aslında, bardağın bir kenarından tam karşısındaki kenara uzanan en uzun mesafe değil mi? Bardağa oturduğum yerden uzanıyorum. Bardağı yerinden oynatmadan bakıyorum. Yuvarlaklığı düzgün mü, kenarları eşit mi, önce bunu anlamaya çalışıyorum. Elime alıp parmaklarımı bardağın çevresinde dolandırıyorum. Merkezini gözümle bulmaya çalışırken, tam ortanın sandığım kadar kolay olmadığını fark ediyorum. Mesafeler, boyutlar, ölçüler bireysel şeyler bunu biliyorum. Benim baktığım ortayla yukarıdan bakanın ortası bir olmaz bunu da biliyorum. Yine de vazgeçmiyorum. Eğer yarıçapı doğru tahmin edersem, çap kendiliğinden ortaya çıkacak.
Elimi bardağın kenarına alıp uzatıyorum tam karşıma, gözümle ölçüyorum. Bu mesafeyi ikiye bölüp zihnimde tekrar çarpıyorum. Sayılar kafamda dolaşıyor ama mesele sadece sayı değil, doğru noktadan doğru noktaya bakıp bakmadığım. Bunun doğruluğunu da, tıpkı bu bardağı yapanın iddia ettiği doğruluk kadar çetrefilli buluyorum. Bir an durup masaya bakıyorum, sonra tekrar bardağa dönüyorum. Bu işin böyle çözülmeyeceğini sanırım biliyorum. Usulca bardağı masaya koyuyorum. Elime mürekkebi bitmiş, hohhohlayarak yazdırmaya çalıştığım kalemimi alıyorum. İçimden “ben ne zaman o gerçekten yazarken konforundan dört köşe olduğum kalemime ulaşacağım” diye serzeniyorum. Serzeniyorum çünkü, bu masadaki üç kalemden de istediğim performansı alamıyorum. Elimdeki hohhohla çalışıyor, bir diğerini alıyorum bu da istediğim maviliği vermiyor, yer yer koyu yer yer gök mavisine kaçıyor, üstüne bir de sayfanın arkasından mürekkebi çıkıyor. İkizler burcu gibi, dengesizliği beni strese sokuyor. Sonuncu kalemi alıyorum bu da o kadar ince uçlu ki, kırılgan, alıngan tipler gibi. Tahammül edemediğim. Suratı büzülünce bana kendimi kötü hissettiren, özür dileyince de hemen üste çıkan tipler gibi. Yazması keyifli aslında ama seni nerede yarıyolda koyacağını bilemiyorsun. Bir defasında bir metni tamamlarken, hem de resmî, yarısında bitmesin mi… Daha doğrusu bitmiyor, o an sadece mürekkep göndermiyor. Yazası tutmuyor yani. Keyfine göre, ya da ilgi bekliyor. Sallıyorsun, hohhohluyorsun, ısıtıyorsun, fakat hiçbir sonuç vermiyor. O günde o metin öyle yarıdan kesilmiş ve kalın mavi mürekkepli kalemle devam etmişti.
Şimdi bana bunları neden anlatıyorsun diyebilirsiniz? Size bunları neden anlatmayayım? Amerika’nın Venezuela ile olan durumunu, ya da İsrail’in yaptığı gavurlukları mı anlatayım? Ya da ailevi problemlerimi mi? Bunları anlatsam bana ne faydanız olacak. Hayatta bazen en yakınınıza bakmalısınız. En yakınınıza bakıp ince ince incelemelisiniz. Sesi kesilmiştir belki, üzeri karalanmıştır. Bunları düzeltebilirsiniz. Ya da ben ne anlatıyorum ya…
Bugünkü kendime podcastimi de tamamladığım için kalkabilir ve kahvemi yapabilirim. Evden çıkmayalı tam üç buçuk yıl oldu. Telefon detoksu, arkadaş, sevgili detoksu, alışveriş detoksu derken yedi uyurlara döndüm. Fakat başardım sanırım. Evden çalışıyorum. Yapmam gereken tasarımları yapıp gönderiyorum. Herhangi bir ekran sürem olmuyor. Film, dizi, reels izlemek yok. Bunlar yasak değil, bunlar tercih. Farkındaysanız insanlar artık tercih sandıkları zorunluluklarla boğuluyorlar. Ben en azından tercih edebiliyorum. Yalnızlığı…
Kahve çekirdeklerini hazneye koyuyorum. Avucumun içinden kayarken çıkardıkları o tok, kuru ses mutfağın sabah sessizliğini bölüyor. Her biri, uzak bir ülkeden gelmiş, güneş görmüş, rüzgâr taşımış, beklemiş. Haznenin dibine düştüklerinde kısa bir an duruyorlar sanki. Sonra hepsi yerini buluyor. Elimi geri çektiğimde parmaklarımda hafif bir kahve kokusu kalıyor. Burnuma götürüyorum elimi. Gözlerimi kapatınca kaybolacağım sanıyorum. Henüz öğütülmemiş, henüz suyla tanışmamış o ham koku… Bana bir sürü anı hatırlatıyor. Bir uyanış ihtimali, biraz cesaret, biraz sabır ama istemiyorum. Tekrar açıyorum gözlerimi. Makinenin düğmesine basmadan öylece bekliyorum. Kahve çekirdekleri suskun, ben suskun. Birlikte dönüşmeyi bekliyoruz diyeceğim de bu kadar da edebiyata gerek yok diyip düğmeye basıyorum. Kafam hâlâ karışık, burada bile hangi çizgide olacağım bilemiyorum. Romantik bir kimlikle her şeyi dalgaya veren kimliğim arasında süzülüp duruyorum. Dolaptan bir bardak çıkarıyorum. Elimle kavrayıp tam çapını düşünecek oluyorum. Tövbe estafirullah diyip, kenara koyuyorum.
Salona geçip oturuyorum. Okuduğum kitabı açıyorum. Kaldığım yerden devam ediyorum ama son zamanlarda düşüncelerimi susturamıyorum. Çenem kitleniyor konuşmamaktan, zihnimse merkezi, kalabalık bir yaya geçidi kadar karman çorman ve gürültülü. Bir anda çıldırmış gibi bağırıyorum. “Kahve içelim, sohbet edelim.” diye. Sonra bir gülme tutuyor. Yalnızlığıma kılıf giydiriyorum. Modern, zeki, elit bir kılıf. Ama bu beni her seferinde güldürüyor. Yalnızlık övülecek bir şey değil. İnsan sevmemek, yok hayvan seviyorumlar falan te allahım yani… Bunlar var olamamanın sonuçları işte. Bir yerde, birinin yanında var olamamış insanlar. Tıpkı o yarı yolda bırakan kırılgan kalem gibi. Oturalı otuz sayfa okumuşum. Okumuşum da ne okumuşum! Zihnimdeki atları birbir koşturmuşum. İşte hep böyle oluyor sanırım artık dışarı çıkmam, bu kabuktan sıyrılmam gerekiyor.
Kahve kokusu öyle güzel yayıldı ki etrafa. Hemen kalktım, kahvemi o çapsız bardağa doldurdum. Üzerime bir ceket çekip pencereden dışarı bile bakmadığım o dışarıya çıkmayı kafaya koydum. Ayağıma hemen bir terlik geçirdim. Kahvem de elimde hızla dış kapıya attım kendimi. O an bir şok geçirdim, dışarısı bembeyazdı. Gözlerim ışıldadı. Kapıyı açtım. Korkuluklardaki kara uzanıp biraz elime aldım. O buz gibi olan soğukluğu kımıl kımıl karıncalandırdı avucumu. Etrafa bakıyordum sırıtarak. Ağaçların heyecandan kalbi pırpır, elleri titrek bir gelin gibi süslenişi, karın havada dans ederek süzülmesi. Yollarda insanın dokunarak kirlettiği kar yığınları. Kuşların ağaç dallarına konmasıyla, bastığı dalın savruluşu. Eve gömülüp kaldığım kendimi koruduğum dışarısı, aslında başımı gömdüğüm kitapların anlattığının ta kendisiymiş. Hayal alemi gibi. Kuşlar doldu o an içime kanatlandılar, beni uçurdular. Üç yıldır belki de ilk kez ya da daha uzun zamandır ilk kez yaşadığımı hissetmiştim. Arkamdan binanın kapısı açıldı, çıkan adam beni süzerek geçti. Silkelendim. Derken ayaklarımda bir üşüme hissettim, başımı eğdim. Parmak uçlarımdan çorabım ıslanmıştı. Parmak uçlarımı ıslatan karlarla göz göze geldim. O an aklıma düştü. Ben hayatımda ilk kez kar görüyordum.