Kalp çarpıntısı ile gözlerini açtı. Başını yastığından kaldırmadı. Gözleriyle etrafı tararken kalkarsa bayılır mı yoksa dengesini kurabilir mi diye düşündü. Yatağı hala sallanıyordu. Hareket etmesi mi daha iyiydi, yoksa burada öylece yatakla bir olup… başına düşecek olan beton kütleleri aklına gelince, kalkmak istedi ama kalkamıyordu. Donmuş gibiydi. Zaten daha demin enkaz altında kalmıştı. Deprem rüyası görürken depreme yakalanmak… belki de öyle değildir. Olabilir mi böyle bir şey? Kalbinin atışlarının yavaşlamasını bekledikçe yatağının sallandığına dair o aşırı inandırıcı his de yerini hareket edebilirliğe bıraktı. Uzanıp telefonunu aldı, Twitter’a girdi, arama kısmına “deprem kayseri” yazdı. Hiç kimse bir şey yazmamış. Kandillinin sayfasına girdi, Ege denizinde deprem vardı ama iç Anadolu bu gece kaya gibi uyumuştu anlaşılan. Derin bir nefes aldı. Doğruldu, saate tekrar baktı, 05. 27, sabah namazına kadar beklemez de uyursa, geri kalkamazdı, teyzesini uyandırmamaya gayret ederek lavaboya doğru gitti.
***
Sabah uyandığında geç olmuştu. Kış günlerinde hep böyle oluyor. Sabah namazına uyanıp da sonra uyuduysan yeni bir uyku döngüsü başlıyor. İnsanın ne bedeni ne kendi uyanabiliyor. Refika teyzesinin mutfaktaki tıkırtılarını duyunca yerinden fırlıyor, lavoboya gidip geliyor, üzerine bir şeyler geçirip, kendisine çeki düzen verdikten sonra mutfağa doğru yöneliyor.
***
Hem yetim hem öksüz. Benim gibi ilişikte yaşıyor. O yüzden mi bilmem her hareketi gözüme batıyor. Tutup sarsmak, böyle olma kızım seni çok üzerler diyesim geliyor ama desem ne fayda. Bazı şeyleri yaşamadan anlayamaz ki insan. Depremden sonra koca aileden geriye bir tek kendisi kaldı. O da o gece arkadaşında kaldığı için. Yoksa yaşadıkları apartmandan sağ çıkan olmadı. Beni bölgede çalışan sivil kuruluş dernekleri buldu, yoksa bu sabi ile yolda karşılaşsak birbirimizi tanımazdık. Kız kardeşim kaçıp da evlendikten sonra ne eniştemi bildik ne kardeşimin doğurduğu çocukları gördük. Böyle böyle on sekiz yıl geçmiş, dile kolay on sekiz yıl. Kız kardeşim gün görmüş müydü, bizi kaybetmek pahasına aradığı saadeti bulmuş muydu, kocası ona iyi davranmış mıydı, çocuklarıyla mutlu muydu; bu soruları sormadan, bu soruların cevabını arıyorum Emine’nin yapıp ettiklerinde. Sonuçlar ilginç. Bunlarla kafam dopdolu iken Emine’nin sesiyle irkiliyorum.
-Hı?
- Refika teyze hayırdır, daldın gittin?
- Hiiiç yavrum, sen benim çayımı tazelesene.
Olan oldu, göçen göçtü. Mutluysa da değilse de ardında bir sabi bırakıp gitti kız kardeşim. Bir şey hissedemiyorum, herkes için üzüleceğimden bir miktar daha fazla üzülemiyorum, bu kız kardeşime aşırı benzeyen suratın her sabah karşımda dikilmesine dayanamıyorum. Ağzımda daha fazla gevelemeden söyleyeceğimi söylemek en iyisi.
-Emine yavrum gel otur bakalım. Okul bu sene sonunda bitiyor değil mi?
- Evet refika teyze.
Bir kedi gibi uysal… Elimdeki çayı bir yerlere fırlatmamak için dişlerimi sıkıyorum.
-Eminecim, takdir-i ilahi başınıza zor şeyler geldi, ben de depremden beri sana kol kanat germeye gayret ettim. Anne-babanın yerini tutmaz tabi. Amaaaaa benim adım Hıdır, elimden gelen budur. Bu yaştan sonra genç bir kızın peşinde koşamam ben yavrum. Seni daha fazla okutamam. İstemem mi bileğinde bir altın bileziğin olsun, kendi kendine yetebil, yaşıtlarınla beraber ol, isterim elbette. Ancak bunu ben yapamam. Sana İstanbul’dan kısmet var, efendi bir oğlan, iyi aile çocuğu, sana dünür düştüler. Akıllı ol, bu kısmeti kaçırma. Yarın gelecek oğlan. Bugün de mesaj mı mektup mu ne haltsa telefonuna bakar ol, oğlan arayacak, sabah sen uyurken verdim numaranı.
Eminenin büyük zeytin gözleri, herhalde babasından almış olmalı çünkü rahmetli anası ve bizim ailenin gözleri çekik ve küçüktür, ben konuştukça açıldı da açıldı. Yutkundu, boynunu büktü, boğazında bir sürü şey düğümlendi ama sesi çıkmadı, sofrayı kaldırıp bulaşıkları hallettikten sonra kendi odasına geçti sessizce.
***
Nasıl olurdu! Evlenmek? Hiç evlenmeyeceğim demiyordu ama şimdi de evleneceğini hiç düşünmemişti. Depremden sonra hayatı tamamen değişmişti, şimdiye kadar hiç çıkmadığı ilçelerinden çıkmış, Kayseri’ye gelmiş, hiç görmediği dul teyzesinin yanında yaşamaya başlamıştı. Şehir yaşamı, yeni okul, yeni insanlar, teyzesi, teyzesinin düzeni, deprem, rüyalar, aile özlemi derken ne olduğunu bilememiş, geleceğe ilişkin, yarınının ne olacağıyla alakalı hiçbir plan yapamamış, hayal kurmayı unutmuştu. Okula devam etmek gibi bir gündemi olan arkadaşlarına benzemiyordu ama okul okumayacağı her açıdan belli diğer arkadaşlarına da hiç benzemiyordu. Nasıl olurdu? Bir yıl öncesine kadar hiç tanımadığı teyzesinin yanından, hiç tanımadığı bir ailenin yanına, hiç tanımadığı daha büyük bir şehre taşınmak. Birinin karısı olmak? Nasıl olacaktı? Evlenmek, ev kurmak ne demekti mesela? Bir insanla, bir erkekle daha doğrusu hayatını birleştirmek? Annesinin iyi bir örnek olmadığı açıktı, mahallede hor görürlerdi onu, ailesinden kimseyle görüşmezdi. Babası fena bir insan değildi ama annesiyle evliliklerinin ideal bir düzen olduğunu söylemek mümkün değildi. Kimi örnek alacaktı? Okuduğu kitapları düşündü, izlediği dizileri. Neydi, ne beklemeliydi bir erkekten, bir evlilikten, evli olacağı bir gelecekten ne beklemeliydi?
Öte yandan Refika teyzeye de hiç kıyamıyordu. Kendisi için büyük bir sevecenlikle olmasa da elinden geleni yapmıştı. O sivil kuruluş örgütü Refika teyzeyi bulmasa, çadırlarda kalacak, belki çocuk esirgeme kurumuna gönderilecekti de daha mı iyi olacaktı? Şimdi ne oluyordu? Evlendirecekti teyzesi onu! Daha mı iyi oluyordu? Bunları düşündükçe gözyaşlarına boğuldu. Yatak örtüsünü sıkıyor, yatağını yumrukluyordu ama sesinin duyulmasından da ölesiye korkuyordu. Herhangi bir şekilde Refika teyzesi ile tartışmayı göze alamazdı. Ne kadar yatağının üzerinde sessizce ağlamaya devam etti bilinmez. Refika teyzesinin dokunuşuyla uyandı. Sabahki kabus gibi kalbi çarptı teyzesini karanlıkta görünce. “Gitme zamanı mı geldi” diye bağırıverdi. Teyzesi bir adım geri çekildi. “Emine yavrum ve la havle de, kimsenin bir yere gittiği yok, kerahat vaktinde uyunmaz, kalk!” dedi. Emine “Tamam teyze” diyerek dikildi yatağının kenarında. “Hadi üzerini giyin, Fatma hanımın kızı seni çağırıyor, kar topu oynuyacakmış binanın kızları” dedi teyzesi. Hala rüyada mı olduğunu anlamak için tırnağını bacağına geçirdi, canının acısından rüyada olmadığını anladığını düşündü. Sanki rüyalarında acı çekmiyormuş gibi.
***
On dakika sonra binanın kapısındaydı. Evden çıkmadan evvel teyzesi kendisine eldivenlerini vermiş, kendi atkısı ile burnunu da kapatacak şekilde yüzünü iyice sarmıştı. Binanın kapısını açınca yüzüne vuran soğuk havayı yine de hissetti ama bu his yerini kocaman bir şaşkınlığa bıraktı. Akşam olmasına rağmen gökyüzü hafifçe turuncuydu. Sokak lambasına bakınca gökten düşen pamuklar fark ediliyordu, ayağını kara basında çıkan ses, kendisinin bir şeyi eziyormuş hissi ise müthiş rahatsız ediciydi. Arka bahçeden gülüşme sesleri geliyordu. Kendisini gören kızlardan biri “Emineeeeee hadi gel arka bahçedeyiz” dedi. Ne yapacağından habersiz, hızlıca bahçeye doğru yürüdü. Daha doğrusu yürümeye çalıştı ama üçüncü adımında karlara gömüldü. Diz çökmüş tamamen düşmemek için ellerini önüne siper etmişti. Bu hali kendisine aşırı komik geldi. Ardından korktu. Üzeri çamur olmuş muydu? Teyzesi kızar mıydı? Önünü arkasını çırpmakla meşgul oldu bir süre. Bu esnada kızların sesleri tamamen kesilmişti. Robot gibi ağır adımlarla binanın arka bahçesine doğru dikkatli biçimde yürüdü. Kızlarla seslenecekti ki birden yüzüne, eline, vücuduna ard arda gülüşmeler ve kahkahalarla kar topları fırlatılmaya başlandı. Karlar üzerinde dağılıyor, canını yakmıyor, kızlara ise müthiş keyif veriyordu belli ki. Elini yüzüne siper etmiş, arkasını dönmüş, hafifçe de eğilmişti. Bir süre sonra bu kar topu fırtınası dindi. Biri yanına yaklaşıp bunun hoş geldin karşılaması olduğunu söyledi. Kızlar iki takımdı. Eksik olan gruba hemen Emineyi de dahil ettiler ve arabaları siper aldılar. Üçe kadar sayıyorlar ve karşılıklı iki grup olarak kozlarını paylaşıyor sonra tekrar sayıncaya kadar yeni kar topları üretiyorlardı. Böyle oynanan iki raundu gözlemledikten sonra ellerini kara uzattı Emine. Bilmediği oyunlara dahil edilme hızını düşündü, karın ne kadar kolay şekil aldığını hayretle fark ederken. Aklı, çok değil, iki saat evvelki derdine ilişti. Sabah kar bile yoktu Kayseri’de. Şimdi hayatında ilk defa gördüğü kara dokunuyor, top haline getiriyor, ve verilen komutla birlikte onu karşıya fırlatıyordu.
Her şey olması gerektiği gibi oluyordu belki de. Herkes, her şeyi, bir zamanlar, tıpkı kendisi gibi, hiç bilmediği yerden, ilk defa öğreniyordu.
Temiz bir yerden küçük bir kar parçası aldı emine, ağzına götürdü, buz gibi karı yutarken gök yüzüne baktı, gözünden süzülen yaş, teyzesinin başına geçirdiği bereye karıştı.
Sonra birden kafasına sert bir kar topu yedi, dengesi bozuldu ve yere düştü.