İsmailin Babası

Hacer Noğman

İsmail babasının son oğluydu. Kara yağız oğluydu. Zeytin gözlü oğluydu. Tekne kazıntısıydı. Onda yalnızca annesine nazlanan bir erkek çocuğu tavrı vardı ve bunu sadece annesine yapsa da babası da çok iyi bilirdi bu tavrını. İçten içe gülümsetirdi bu nazlanmaları babasını. Ama bunu İsmail hiçbir zaman bilmedi. Babasının onun başını okşaması hep biraz önce olmuş gibi yakındı, saçları yeni bozulmuştu sanki ve yanağını daha demin okşamış gibiyidi. Demin. Tam on yedi yıl önce. Taptaze hislerin onu hiç bırakmayışını bir nimet olarak başucunda tutmuş yıllarca. Başını son kez okşadığını bilmeden hızla ayrılmıştı babasının yanından. Sonra çelenkler yığılmıştı evlerinin kapısına. Çiçekçiler teyakkuzdadır her zaman çünkü ölüm kapısı durmamaktadır. İsmail babasının başına geçtiğinde solgun çehresinde tebessüm izleri aradı. Kime ait olduğunu bilmediği ses ona, babasının yüzüne dokunmasını söylemişti, için soğur diye de eklemişti. İsmail sorgusuz yaptı bunları. Parmak uçlarında hissettiği soğukla aniden çekti elini. İnanamadı. Bir buz kütlesinden hiçbir farkı yoktu bu hissin. Tüyleri ürperdi. Evin en ücra köşesindeki odada yatağa sindi ve elini sıkıca sardı, yılların geçmesini bekledi. Sabah oldu.

İsmail bu şehre geldiğinde vücudunun da hiç alışık olmadığı o sert kışları nasıl geçireceğini düşündü uzun süre. Mesleğini bırakmayı düşünecek gibi olduysa da onu frenleyen çok daha önemli sebepleri vardı. Bu çocuksa bir düşünce değildi. Kendine sürekli bunu telkin ediyordu. Çocukluğundan beri onunla gelen hissi bir kenara bırakamayışın onda bıraktığı hasarı onarması yıllarını almıştı. Tamamen de onarabilmiş değildi. Dışardan bakılınca bunun ne kadarı anlaşılıyordu bilmiyordu ama anlaşılmaması için hayli çaba gösteriyordu. En azından kendini buna ikna etmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak ya da alışmak gerekiyordu sadece tam da şu anda yaptığı gibi, bir çiçekçiye giriyor ve bir demet çiçek yaptırıyordu karısı için. Kocasının karısını mutlu etmek için ya da bir cenazeye çelenk göndermek ya da bir doğum günü için hazırda beklettikleri orkideleri göndermek için teyakkuzda bekliyordu çiçekçiler. Çiçeğin gönderildiği yer kendi evleri olmadığı sürece ceplerine giren paraya bakan bu meslek grubuna bu yüzden yüz ekşiterek bakardı İsmail.

İsmail’in o akşamı telefonla bölündü. Telefondaki ses dışarıya bakması gerektiğini söylüyordu. İsmail lapa lapa yağan karı gördüğünde tüyleri ürperdi. Karısıyla beraber dışarı çıktılar. İsmail’in arkadaşları da dışarıdaydı. Cıvıl cıvıldı her yer. Çok kısa sürede yerler bembeyaz olmuştu. İsmail başını göğe kaldırdığında gökten onlarda beyaz parçanın indiğini gördü. Kimi alnına kimi yanağına konuyordu. Gözüne gelen kar tanesi gözlerini kırpıştırmasına neden oldu. Etrafına baktığında insan cümbüşü arasında karısını aradı gözü. Sağ elini kaldırdı, el ayası yüzüne bakıyordu. Kar taneleri eline kondukça hisleri tazelendi. Anbean yıllar hızlıca geriledi. İçinde büyük bir oyuk açıldı o an. Kaşları çatıldı. Etrafındaki her şey flu olmuştu. On dokuz yıl önceki o an, öyle berrakti ki. O sesin sahibini hatırlamaya çalıştı. Yok. Keşke dedi içinden. Omuzlarında baskı hissedince netleşti etrafındaki dünya. İsmail’in arkadaşları onun etrafına toplanmış, bir adım önünde karısı, ona ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. İçlerinden biri onun Akdeniz çocuğu olduğunu, hayatında böyle bir soğuk görmediğini, hayatında karı ilk defa gördüğünü ve bu yaşa dek yaşadığı en şaşırtıcı şeyi yaşadığını iddia ederek kalabalığı bir nebze de olsa dağıttı. İsmail karısının gözlerine içine baktı. Karısı şaşkınca ona bakıyordu. İsmail ona bundan hiç bahsetmemişti. Kendine bile söyleyemediği şeyleri insan başka birine söyleyebilir mi?

İsmail’in eline yağan kar yıllardır dizginlediği hissin fitilini ateşlemişti.