Furkan, Filiz ve Erhan…
Beden Eğitimi, Edebiyat, Biyoloji…
Manisa, Adana, Antalya…
Öğretmenlik neferleri. Bambaşka memleketlerden aynı okula atanmışlar ve kısa sürede yolları birleşmişti.
Doğu'nun bu küçük ilçesinde sert kış kapıya dayanmıştı artık. Yine o zorlu günlerden bir akşamüstü üç arkadaş okulun ağır demir kapısından çıktılar. Furkan, Manisa’nın nemli sıcağını yâd ederek atkısını burnuna kadar çekti. Adanalı Filiz ise rüzgardan korunmak için Furkan’ın arkasına siper olmuştu. Erhan ise her zamanki vakur duruşuyla yanlarında yürüyordu.
Erhan, grubun en sessiziydi. Antalya’nın güneşinde geçen çocukluğuna dair çok şey anlatmış ama kimseye bahsetmediği bir şey vardı . Bunu neden anlatmadığını aslında kendisi de bilmiyordu. Ne olacaktı ki arkadaşları hayatının bir döneminde onun kör olduğunu bilseler. Bu bilginin gereksiz olduğunu düşündü hep. Dünyayı on yaşına kadar sadece seslerin yankısıyla ve parmak uçlarının hassasiyetiyle tanıdığını, geçirdiği ameliyat sonrası renklerle tanıştığını bilseler acımaktan başka ne yapabilirlerdi ki… Böyle düşünüyor ve böyle düşündükçe de daha da haklı oluyordu kendince. Ancak hesaba katmadığı bir şey vardı.
Doğa, insanın sırlarını en savunmasız anında ortaya döküvermişti işte. Tam meydandaki çeşmenin yanına geldiklerinde, gökyüzü sessizce boşaldı. Bulutlar sanki birbirine fısıldadı ve o ana kadar sadece kitaplarda, belgesellerde gördüğü, o soğuk ama büyüleyici beyazlık aşağı süzülmeye başladı. İri, tüy hafifliğinde taneler havadaydı.
Furkan söylenerek adımlarını hızlandırdı: "Hadi arkadaşlar, acele edin! Bu soğuk Adana sıcağına benzemez, şifayı kapacağız."
Fakat Erhan olduğu yere çivilenmişti. Başını yavaşça gökyüzüne kaldırdı. Gözleri, sanki semadan yıldızlar dökülüyormuşçasına kocaman açılmıştı. Bir elini cebinden çıkarıp titreyerek havaya uzattı. Avucuna düşen, o anında kaybolmayan kristal taneyi izlerken nefesi kesildi. On yaşına kadar sadece "soğuk bir ıslaklık" olarak dokunduğu, on yaşından sonra ise Antalya'nın sıcağında hiç rastlayamadığı o mucize, tam karşısındaydı.
Filiz durup arkasına baktı. Erhan’ın yüzündeki o sarsıcı, çocuksu hayranlığı görünce duraksadı. "Erhan? Ne oldu, iyi misin?" diye sordu endişeyle.
Erhan, gözlerini gökyüzünden ayırmadan, sanki bir rüyayı bozmaktan korkar gibi fısıldadı: "Filiz... Siz bunun böyle olduğunu neden daha önce söylemediniz?"
Furkan geri dönüp yanlarına geldi, şaşkındı. "Neyin Erhan? Alt tarafı kar işte dostum, her kış yağan şey."
Erhan’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve yanağına düşen bir kar tanesiyle orada buluştu. "Benim için değil," dedi sesi titreyerek. "Ben karı hep sadece 'dokunulacak bir soğukluk' sanırdım. Parmaklarımın ucunda eriyen o tatsız ıslaklıktan ibaret... Bu kadar parlak, bu kadar zarif ve... bu kadar 'beyaz' olduğunu hiç hayal etmemiştim."
Furkan ve Filiz, şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar. Erhan’ın sesi o kadar derinden geliyordu ki, az önceki şakacı halleri bir anda uçup gitti. Erhan derin bir nefes aldı ve bakışlarını avucunda eriyen o küçük kar tanesinden ayırmadan anlatmaya başladı.
"Ben on yaşıma kadar dünyayı sadece parmak uçlarımla tanıdım arkadaşlar. Antalya’nın güneşini cildimde hissettim, denizin kokusunu içime çektim ama renkler benim için sadece birer tanımdı. On yaşımda geçirdiğim ameliyatla dünyam aydınlandı ama bir şeyi hiç görememiştim. Şu elimde tuttuğum, kar... Benim için kar, çocukken avucuma aldığım o dondurucu, tanımlayamadığım ıslaklıktı sadece. Sonra görmeye başladım ama Antalya’da kar yoktur bilirsiniz. Size anlatmadım; çünkü bana acımanızı istemedim. Şuan görebildiğim için de eski bir ayrıntı olarak düşündüm.
Sustu. Gözlerini tekrar hızlanan kar yağışına çevirdi.
"Ama şu an... Şu an hayatımda ilk kez karın gerçekten neye benzediğini görüyorum. Bu kadar saf, bu kadar sessiz ve... bu kadar ışıklı olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. On yıl boyunca sadece dokunduğum bu soğukluk, şimdi gözlerimin önünde bir mucizeye dönüşüyor."
Furkan, Erhan’ın omzuna yavaşça elini koydu. Söyleyecek bir söz bulamıyordu ama gözlerindeki o hüzünlü saygı her şeyi anlatıyordu. Filiz ise gözyaşlarını saklamaya gerek duymadan gülümsedi. "Erhan," dedi fısıltıyla, "Bize acıyacağımızı düşündüğün için kızmalı mıyız bilmiyorum ama bize karın ne kadar mucizevi bir şey olduğunu hatırlattığın için teşekkür ederiz. Biz kanıksamıştık, seninle beraber biz de ilk kez görüyor gibiyiz şu an."
Üç arkadaş, Doğu’nun o küçük meydanında, gökten süzülen beyaz kristallerin altında sessizce durdular. Furkan ve Filiz, her gün baktıkları ama aslında hiç tam anlamıyla görmedikleri bu beyazlığa, Erhan’ın on yıl süren karanlığından süzülüp gelen o saf hayranlıkla yeniden baktılar. Erhan ise artık sadece renkleri değil, dostluğun ve paylaşmanın verdiği o eşsiz sıcaklığı da kalbinde hissediyordu. O akşam, dondurucu soğuğun ortasında, üç öğretmenin kalbi aynı mucizeyle; hayatın görmeyi bilen gözler için ne kadar muazzam olduğu gerçeğiyle ısındı.