Aziz, gecenin üçünde kan ter içinde gözlerini açtı. Uyanık mı, gördüğü rüya hala devam mı ediyor, nerede, bir süre anlayamadı. Bedenine, yorgana, yatağa, yanında hırıltıyla uyuyan karısına, varlığını içinde bulduğu odaya tek tek tutundu ama hiçbirine tam olarak yerleşemedi. Elini, bir çalar saat telaşıyla gümbürdeyen kalbine koydu. Diğer elini de onun üzerine… “Uyanığım. Buradayım. Sadece kötü bir kâbustu,” diye fısıldadı kendine ama nafile. Rüyasında; canından çok sevdiği, kalabalık bir ortamdan geçerken herkesin dönüp baktığı, meraklı gözlerin usulca yanına yanaşıp hasbihale giriştiği, onun ise adeta bir insandan bahseder gibi anlattığı arabasını, param parça edilmiş bir halde gördü.
Arabasını satılığa koyduğu günden beri kâbuslarının ardı arkası kesilmiyordu. Gözünden sakındığı, bir mabede temas eder gibi hürmetle okşadığı arabasını, başka bir modele geçme hevesiyle ilana koymuştu. Şimdiye kadar hiçbir hasarı olmayan arabasının hızla satılacağını düşünmek, bir yandan içini ferahlatıyor bir yandan da ona artık sahip olamayacağı ihtimali, sanki giyotinin altında kellesi kopmuş, anlamını yitirmiş bir bedene dönüşmüş gibi hissetmesine neden oluyordu. Tam da bu sebeple gördüğü rüya, onu böyle delicesine sarsıyordu.
Kalp atışları yavaşladığında rüyayı yeniden hatırladı. Arabayı satın alan adam, onu Aziz’in gözleri önünde hurdaya çevirmişti. Kaporta yamuldukça Aziz bir kolunu yitiriyor, kapılar söküldükçe ayakları işlevsizleşiyor, camlar tuzla buz oldukça körleşiyordu. Arabayla beraber yalnız bedeni değil şimdiye kadar “ben” diye inşa ettiği ne varsa yerle bir oluyordu. Bu kâbusun etkisi ancak garaja inip arabanın yerinde durduğunu görürse geçebilirdi.
Yataktan usulca kalktı. Hemen yanı başında duran hırkasını üzerine geçirdi. Karısını uyandırmamak için parmak uçlarında odasından çıktı. Zira karısının uyanması demek, “Yine mi araba kâbusu bey? Madem bu kadar kıymet veriyorsun satma şu arabayı yoksa aklını yitireceksin, bize de yitirteceksin” diye lafa girilen ama sonu görünmeyen bir nutuğun başlangıcı demekti. “Neyse ki bu seferlik ucuz yırttım” diye mırıldanıp bahçeye çıktı.
Garajın kapısı açılırken nefesini tuttu. Zaman, küsmüş bir çocuk gibi yerinde durmuştu sanki. Kapı açılıp da kurşuni renkteki arabasını görünce derinden bir oh çekti. Köşedeki bezi alıp arabanın üzerine yapışan tozları, her sabah olduğu gibi telaşsızca temizlemeye başladı. Kaportada parlayan yüzünü bir film aktristi gibi görüp kendini beğeniyle selamladı. Oysa ne zaman aynaya baksa kendini çirkin ve tam da bu sebeple gölgeye dönüşmüş bir adam olarak görürdü. Sanki Aziz sadece arabasıyla vücut buluyor, onsuz sokağa çıktığında bir hayalete dönüşüyordu. Acaba Aziz kendisini – yıllardır arayıp durduğu bu kendilik her neyse- göremediği için mi insanların da onu görmediğini düşünüyordu? Belki de vehimleri onu böyle arabasının bir eklentisine dönüştürmüştü.
Bez elinde yavaşladı. Ne kadar zamandır aynı noktayı sildiğini bilmiyordu; kurşuni yüzeyde artık toz kalmamıştı ama eli alışkanlıkla hareket etmeyi sürdürüyordu. O sırada garajın önünde bir gölge belirdi. Aziz başını kaldırdığında, apartmandan tanıdığı, selamlaşmanın ötesine hiç geçmediği bir adamın ayakta durduğunu gördü. Adam ne arabanın etrafında dolaşıyor ne de kaportaya bakıyordu. Arabaya karşı tüm ilgisizliğini belli edercesine bedenini yalnızca Aziz’e bakacak şekilde konumlandırdı.
Adam, mekanik, bir o kadar da ciddi bir ses tonuyla “İlana koydun ya,” dedi, sanki herkesin bildiği bir şeyden söz ediyormuş gibi. Sonra devam etti “İnsan ister istemez parlatıyor. Hem ne demişler her körün bir topal alıcısı vardır.”
Aziz cevap vermedi. Bezin ucu, kaportanın üzerinde yarım bir iz bıraktı. Adam bir süre daha durdu, sonra başıyla hafifçe selamlayıp gitti. Ayak sesleri uzaklaştığında, garajda sadece floresan lambasının ince uğultusu kaldı.
Aziz elindeki beze baktı. O an, bezin üzerindeki tüm tozun benliğine de bulaştığını düşündü. Arabaya yeniden yöneldi ama silmek için elini kaldırmadı. Kaportada bıraktığı silik iz, olduğu gibi duruyordu. Düzeltmedi.
Garajdan çıkarken lambayı söndürdü. Karanlıkta olsa arabanın nerede durduğunu biliyordu ama dönüp bakmadı.
Kapı kapandı.
Bez, Aziz’in elinde topaklanıp kaldı.