Kâğıtsızlar

Taş Kalbimde Açamayan Goncalar - İrem İlayda Karkı

Taş Kalbimde Açamayan Goncalar

İrem İlayda Karkı

“Ben gidiyorum.”

Bana seslendikten beş saniye sonra dış kapının önündeydi. Hayretle yüzüne baktım.

“Nereye?”

Benden daha şaşkın bir şekilde bana baktı o da.

“E bugün Cumartesi. Kızımı yıkamam lazım.”

“Saçmalama lütfen. Hava soğuk zaten, hasta olup triplere girmeni istemiyorum.”

Hasta olduğu zamanlar hızla gözümün önünden geçti. Nazlı bir bebek gibi davranıp beni çıldırttığı anlar yani. İhtimaline bile içim titredi.

“Hava soğuk diye kızım kirli mi kalsın?”

“Yağmur yağacakmış zaten temizlenir merak etme.”

Durdu, düşündü. Tam sanırım ikna oldu diye düşünürken…

“Doğru söylüyorsun yağmur yağacak. En iyisi yıkadıktan sonra kapalı bir yer bulayım ona.”

Hiçbir şey söylemeden mutfağa döndüm. Kapanan kapı sesi ile birlikte telefonumdan nefes meditasyonu açtım. Konuşan kadın dik ve rahat bir pozisyonda oturmamı söylüyordu.

Bir elinizi karnınızın üstüne diğer elinizi kalbinizin üstüne koyun.

Kalp falan kalmadı ki bende. Taş kesildi taş! Gün içinde kalbimin hissettiği tek duygu öfke. Taş kesilmeyip de ne yapacaktı?

Burundan nefes al ve burundan nefes ver. Tekrar. On kere bunu yapacağız. Derin bir şekilde…

Kendimi sakinleştirirken kadının söylediklerini de yapmaya çalışıyordum. On nefes sonunda gerçekten de birazcık yatıştığımı hissettim. Hâlâ tam olarak sakinleşmediğim için ikinci egzersize geçtim.

Yine eller aynı şekilde. Burundan bir nefes alıyoruz, verirken üç seferde kesik kesik veriyoruz. Tekrar.

Bu egzersizi tam bitirmeden telefonu kapattım. Sıkılmıştım. Hava soğuk olmasa yürüyüşe çıkardım. Sezen Aksu açıp kaybolan yıllarımı arardım. Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler. Ne yapardın Buket? Ben sana söyleyim. Yine kaybederdin. Sinirin biraz geçtiğinde onu yine affedeceksin, gün içinde yine çok sinirleneceksin. Sonra yine affedeceksin. Tavşanın dağa küstüğünden dağın haberi olmadan tavşan yine affedecek.

Yaklaşık üç saat sonra Selim geldiğinde yine onu affetmiş bulunuyordum. Kocaman gülümseyerek kapıya koştum. Karşımda sırılsıklam olmuş, saçı başı dağılmış bir Selim ile karşılaşınca gülümsemem anında tedirginliğe döndü. Kalbimde açmakta olan bir gonca kapanıp yeniden taşların arasına döndü.

“Ne oldu, bu hâlin ne?”

Soruyu sorarken aklımdan bin tane ihtimal geçmişti. Araba bozulup yolda kalmış olması ve o arada geçen zamanda ıslanmış olması en mantıklı seçenekti. Ama onun anlattığı gerçek bambaşka çıktı.

“Biraz yürümek zorunda kaldım da önemli değil.”

Biz konuşurken hızla yatak odasına geçti. Kurulanması için havlu çıkarttım.

“E araba?”

“Onu biraz uzağa park ettim.”

“Sebep? Kapının önünde bir sürü yer var.”

Selim saçlarını kurularken ben başında dikilmiş ondan cevap bekliyordum.

“Duman’ı yeni yıkamıştım. Bir güzel de kuruladım hiç iz kalmasın diye. Yağmur yağacağını anlayınca da kızımı kapalı bir otoparka çektim.”

Selim ile ilk tanıştığımızda arabasını alalı iki ay olmuştu. Ona Duman diye seslendiğini duyunca gülmekten yerlere yatmıştım. Kedisi gri olduğu için adını Duman koyana çok rastlamıştım da arabası gri olduğu için adının Duman olduğunu ilk defa duyuyordum. Bir arabaya isim verildiğini de. O zamanlar çok tatlı gelmişti ama şimdi evliliğimizin üçüncü yılına girdiğimiz şu günlerde sinirlerimi bozan bir durum olmuştu.

“Şu evimize yirmi dakika yürüme mesafesinde olan özel kapalı otoparktan mı bahsediyorsun?”

Tüm kayıtsızlığı ile cevapladı sorumu.

“Evet Buket, o otopark ne olmuş?”

“Ne mi olmuş? En son oraya park ettiğinde hava yağmurlu gidiyor diye iki hafta arabayı almaya gitmedin. Yirmi bin tl ödedik, bir aylık kiramız. Hadi onu geçtim ben işe otobüsle gidip geldim yollarda perişan oldum. Arabamız olmasa neyse ama bir arabamız varken ona kıyamayıp bana kıyman zoruma gidiyor Selim!”

“Buket saçmalama yine mi aynı konu? Ben o zaman Duman’ı satmaya niyetlenmiştim 5 serisini alayım diye. O yüzden dolu falan yağarsa diye çıkarmadım.”

“Tabii ben dolu yağarken yürürüm yeter ki kızına bir şey olmasın! Bir de satmaya niyetlendim diyor sanki satabilecek. Öyle bir ilan yazmıştın ki tüm tanıdıklarım dalga geçtiler benimle ‘Araba sattığınıza emin misiniz?’ diye. Yok her ortamda saygısı varmış, avlanmaya her an hazırmış, bu aracı alırsanız yaşama kaliteniz, özgüveniniz on kat artarmış. Evet şimdi düşünüyorum bu bir araba olamaz. Sen benden vazgeçersin, ondan vazgeçemezsin.”

Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Yalandan sarıldı.

“Aşkım lütfen. Tamam özür dilerim. Söz yağmur durursa yarın gidip alacağım.”

Kollarının arasından sıyrılıp söylenerek salona geçtim.

“Hâlâ yağmur durursa diyorsun!”

Aradan birkaç saat geçmişti. Selim böyle zamanlarda yanıma gelmez beni tek başıma bırakırdı. Ona sorsan sakinleşmesi için zaman tanıyorum, alan açıyorum derdi. Ama yalan. Ona söylenmeyeyim, gerçekleri yüzüne yüzüne vurmayayım diye beni kendi hâlime bırakırdı. Gece saat on gibiydi. Selim’in öksürük seslerini duymam sinirimi biraz azaltmıştı. Ne olursa olsun ona kıyamıyordum. Gidip taş nanesi çayı yaptım. Şimdi bunu ona götürdüğümde alttan aldığımı düşünecekti ama sağlık bu. İyileşince yine trip atardım nasılsa. Çayı alıp yatak odasına doğru giderken telefonda biriyle konuştuğunu duydum.

“Geçenlerde birinde görmüştüm o kadar parlaktı ki gözlerimi alamadım. Bence Buket de bayılacak bu kez. Ona sürpriz olsun istiyorum.”

Duyduğum bu birkaç cümle beni çok heyecanlandırmıştı. Selim sonunda beni kırdığını fark etmiş, benim gönlümü almak için bir şeyler yapıyordu sanırım. Geçenlerde sosyal medyadan öylesine gönderdiğim pırlanta bir kolye vardı. Acaba bahsettiği parlak şey o olabilir miydi? Olmasa da sorun değildi. Beni şu an mutlu eden onun beni düşündüğünü hissetmiş olmamdı. Kapıyı tıklatıp çayı verdim. İstemsiz bir sırıtma vardı yüzümde.

“Teşekkür ederim çay için. Tekrar özür dilerim canım. Sen haklısın.”

“Tamam neyse kapatalım hadi bu konuyu. Sen dinlen biraz, hasta olma sakın.”

Salona dönüp yarın için kafamda hayaller kurdum. O benim gönlümü alacaktı, ben biraz olsun şımarma şansı bulacaktım.

Ertesi gün sabaha çok güzel uyandım. Evimizin yakınlarında kuş olmamasına rağmen kuş sesleri duyuyordum zihnimin içinde. Selim işi olduğunu söyleyip kahvaltıdan hemen sonra çıktı. Hay Allah, pazar pazar ne işi vardı ki? Kendi kendime kıkırdadım. Ben de biraz evi toparlamaya koyuldum. Belki beni dışarı çıkarırdı sürprizi için. Ev dağınık kalmasındı. Sonra dolabı açıp güzel bir kıyafet seçtim. Dışarı çıkmasak da güzel giyinebilirdim. Eğer sürprizi tahmin ettiğim şeyse kendini pijamalarla göstermezdi. Güzel bir elbiseydi onun hakkı. Enerjik bir müzik açıp ütü yapmaya koyuldum. Tüm işlerim bitip de hazırlandığımda aradan yaklaşık üç buçuk saat geçmişti. Artık merak etmeye başlamıştım. Tam aramak üzereydim ki kapı çaldı. Aynada son bir kez kendime baktım ve kapıyı açtım. Selim beni görünce gözleri parladı. Yeniden bana aşık olduğunu hissedebiliyordum.

“Hazır olmana çok sevindim. Sana bir sürprizim var. Hemen dışarı çıkalım mı işin yoksa?”

“Olur.”

İçimde bir çocuk heyecanı vardı. Asansördeyken birbirimize bakıp gülüyorduk sadece. Benim içimdeki heyecanı Selim’de de görebiliyordum. El ele arabaya doğru yürüdük. Selim kapımı açtı. Kendimi prenses gibi hissediyordum. O da şoför koltuğuna oturdu. Ama tuhaf bir hâli vardı. Arabayı çalıştırmak yerine dönüp bana bakmıştı. Benim bir şey söylememi bekliyor gibiydi.

“Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?”

“Eee bir şey söylemeyecek misin?”

“Ne hakkında?”

“Sürprizim hakkında.”

İstemsizce güldüm. Sonra benim gülmeme o da eşlik etti.

“Evden arabaya gelmek mi sürprizdi, anlamadım canım.”

“Bir de biz kadınlar çok dikkatliyiz dersiniz. Bir bak bakalım Duman’da bir farklılık var mı?”

Şöyle bir baktım arabanın içine. Hayır, bence aynıydı. Sonra Selim bir düğmeye bastı ve arabanın içi bir anda farklı renklerle aydınlandı. Kapıların kenarında, torpidoda ve ayak altlarında farklı renklerde ışıklar yanıyordu. Gündüz olmasına rağmen oldukça dikkat çekiciydi.

“Nasıl beğendin mi? Çok güzel değil mi?”

Benim çocuk heyecanım yavaş yavaş sönerken Selim’in heyecanı artıyordu. Merakla ağzımdan çıkacak sözleri bekliyordu. Bense ne diyeceğimi bilemiyordum. Telefon konuşmasındaki parlak şeylerin bana ait olacağını sanıyordum ama meğer o da Duman’a aitmiş. Selim bile benden çok ona aitti. Bir arabayla nasıl yarışabilirdim ki?

Hiçbir şey söylemeden arabadan inip eve yürüdüm. Gözyaşlarımı gözümün içinde tutmaya çalışıyordum. Eve girince ne yapacağımı bilemedim. Sağa sola bakınıp kendime iş aradım. Ama aptal ben tüm işleri erkenden bitirmiştim. Pencereyi açıp avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Başım geriye doğru düşecekmiş gibi hissettim. Anlık bir refleksle sağ elimi başımın arkasına doğru götürüp kendimi tuttum. Yıkılmak istediğim bir anda yıkılmamam için beni tutan yine bendim. Selim girdi o sırada kapıdan içeriye. Dönüp bakmak bile istemiyordum. Yüzünü görmek istemiyordum. O ise ilk defa beni yalnız bırakmak yerine bana doğru geldi. Gözlerine baktığımda endişeyi gördüm.

“Ne oldu iyi misin? Gel otur şöyle.”

Oturmamak için direndim. Boşta kalan elimde onu ittirdim. Üç senelik evliliğimizi düşündüm. Bizim aslında en büyük problemimiz, belki de tek problemimiz arabaydı. Artık Selim’in bir tercih yapması gerekiyordu.

Elimi başımdan çektim ve iki elimle Selim’i tuttum.

“Şimdi sana tek bir soru soracağım. Net bir cevap istiyorum. Duman mı ben mi?”

Selim’in gözleri büyüdü.

“Ne demek bu Buket?”

“Duman mı ben mi? Kızın mı ben mi? Aptal bir araba mı ben mi?”

“Hayatım tabii ki de sen. Ama bu soruyla ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum.”

“Demek ben. Bakalım ne kadar samimisin.”

Kapıya yöneldim. Selim’e çaktırmadan arabanın anahtarlarını askıdan aldım. Kapıdan çıkarken peşimden gelmedi. Sadece “Nereye?” diye seslendi. Böylesi daha iyiydi. Peşimden gelse bir de onu atlatmakla uğraşacaktım. Arabaya atlayıp aklımdaki konuma doğru sürdüm. Yarım saat kadar kendimle savaştım. Bir yanım hayır bunu yapma diyordu, diğer yanımsa Selim bunu çoktan hak etti diyordu. Kalp kırıklıklarımın intikamını almak isteyen yanım ağır bastı. İşte boş arazideki kocaman bir ağacın önündeydim. Geri vitese atıp arabayı uzaklaştırdım. O ara Selim aradı. Anahtarların yokluğunu fark etmiş olmalıydı. Ardından bir sürü mesaj geldi.

“Buket neredesin? Telefonu aç. Aptalca bir şey yapma. Endişeleniyorum. O sinirle araba kullanma. Lütfen hemen eve dön.”

Evet gerçekten endişelenmişti. Ama ben o sinirle evden çıkarken benim için endişelenmeyen adam, arabanın anahtarını bulamayınca araba için endişelenmişti. Bu düşüncem yapmakta olduğum şeye bir gerekçe daha oluşturmuştu. Arabanın yeterince uzaklaştığından emin olunca emniyet kemerimi kontrol edip kontrollü bir hızla ağaca doğru sürdüm. Niyetim kendime zarar vermek değildi. O yüzden çok hızlanmadan sadece arabanın zarar göreceği bir hızda hareket ediyordum. Önce arabayı ön sağdan vurdum, sonra yeniden geri gidip ön soldan vurdum. Yetmedi biraz da arkayı vurdum. Arabanın dört bir yanı hasar almıştı. Ama yetmezdi. Son bir hamle ile hava yastıklarının da açılmasını sağladım. İşte şimdi tamamdı. Araba kullanılamaz duruma gelmişti. Artık çalışmayan arabanın her ihtimale karşı el frenini çekip arabadan indim. Yola doğru yürümeye başladım. Bundan sonrası hakkında hiçbir planım yoktu. Sadece yürüdüm. Son bir kez arkama dönüp arabanın rezil hâline baktım.

“Elveda Duman. Görüşmemek üzere.”