Muhteşem İkili

Esra Abaoğlu

Işıklarda bekliyorum. Arkamdaki çok hızlı geliyor, durabilecek mi? Duramazsa yine kaçış noktalarına bakıyorum ama çift yönlü yol. Üstelik ışıklar da ikiye bölünmüş vaziyette. Kendi yönümün solunda sola dönmek için beklerken sağ taraftakiler geçsin diye onlara yeşil ışık yanıyor. Yani ne sağa kırabilirim, ne de o esnada akışta olan sola. Hay aksi ya.

Bunları düşünmem iki saniyemi alıyor, arkadaki aracın durması üç. Rahat bir nefes alıyorum ama ne mümkün, sağımdaki araç bana çok yakın geçti. Ödüm koptu sağ kapımı çizecek diye. Arabamın kapısı çizileceğine falçata ile yüzümü çizsinler. Yok canım. Tövbe estağfirullah. Yo yo, ikisi de olmasın. Ama hangisi daha fazla canımı yakar diye düşününce, arabamın çizik içinde olduğunu düşündüğüm her an yüreğim sıkışıyor.

Neyse ki yeşil yandı. Kabuslarımdan sıyrılıp sola doğru süzülüyorum. E öyle. Arabam mermi renginde; ne siyah, ne lacivert, ne de öyle ölgün bir gri. Rengi öyle özel ki, her yıkattığımda arabama tekrar aşık oluyor gibiyim. Bu renk bu model araba ile kavşaktan dönüşüm de öylesine dönmek olmuyor tabi, süzülmek oluyor. Sanatsal bir eylem.

İkimizi görünce nasıl hissedecek? Beni ve arabamı yani. Sonuçta biz bir takımız. Birbirimizin farklı türlerdeki versiyonları gibiyiz. Kendimi anlatmasam da arabamı anlatsam, kendimi anlatmış gibi olurum. “Değişensiz, boyasız, hatasızdır” “Rengi çok özel ve mermi rengindedir” “Bütün bakımları teknik otoda yapılmıştır, içine sigara rüzgarı dahi girmemiştir” “Muayenesi yapılmıştır” “Altıncı ayda bakıma girmiştir.” “Araç zıpkın gibidir her an avlanmaya hazırdır” Bu avlanmaya hazır olma durumunu söylesem mi söylemesem mi bilemedim, gerçeklik bu ama korkutmamak lazım, öte yandan potansiyeli de etraflıca ortaya koymak gerekli.

Eskişehir yoluna çıkıp da sol şeride geçince önümde, arkamda, sağımda herhangi bir araba tanesi görmeyecek kadar hızlanıyorum. Arkadan yetiştiğim arabalara selektör yaparak yolumu açıyorum. Arabam resmen “sol şerit için üretilmiş” kendisini orta şeritte, sağda falan kullanmak motorunu yaralamak olur mazallah.

Navigasyonun yönlendirmesiyle aniden sağa doğru makas atıp beytepe kavşağına doğru geçiyorum. Şunun atikliğine bak ya, benim gibi herkes de bunu görüyor mu diye merak etmeden duramıyorum, birazdan varacağım yere gelecek olmak canımı sıkıyor, hem hızlı oldu hem de arabamdan ayrılmak… Canım sıkılıyor.

O esnada aklıma bir fikir geliyor. Köşeye çekiyorum, dörtlülerimi yakıyorum. Çıkardığı tik-tok ses o kadar güzel ki hipnotize olmuş gibi bir huzur duyuyorum. Görüşeceğim hanımefendiyi arıyorum, telefonu açıyor “Hatice Hanım, merhaba.” “Merhaba?” “Nasılsınız, sesiniz iyi geliyor” Küçükten bir nefes karmaşası ile kikirdiyor güvercin. “Eee, iyiyim evet, siz?” Sadece iyi değil, hayli heyecanlı. “Şahaneyim, dün kendinizin geleceğini söylemiştiniz ama her şey yolunda mı diye arayıp sormak istedim, teklifim hala geçerli, dilerseniz sizi ben alabilirim?” Kısa bir sessizlik oluyor. “Eee, aslında evet, arabayı kardeşim almıştı, hala da gelmedi ama buluşma saatine kadar gelir diye düşünüyorum” O esnada buluşmaya rahatından bir saat olduğunu fark ediyorum, arabama binmek için erken davranmış, zaten hızlı da gelmiş olunca, düşündüğümden çok daha erken gelmiştim buluşma mekanına. “Aaaa, bırakın çocuk gezsin, hem sizin oradan buraya doğru trafik var, geç kalırsınız, sizi ben alayım, müsaade edin.” Bu sefer önceki kısa sessizliğin benzeri, bir müddet daha uzun sürüyor. Düşündüğünü belli eder derecede hımmmlıyor, eeeliyor, sonunda “peki” diyor “size zahmet olacak ama” “Ne zahmeti, on dakikaya evin önündeyim, görüşürüz” diyerek kapatıyorum. Direksiyonu okşuyorum, bir süre daha dörtlünün tiktoklarını dinliyorum, biraz daha beraberiz güzelim diye fısıldıyorum, o esnada telefonun mesaj sesine irkiliyorum, baktım mesaj Hatice’den. Konum atmış. Arabamla vakit geçirmek bahanesiyle kızı evinden almayı aklıma koyuyorum ama nerede oturduğunu dahi sormuyorum. Bravo ya hu.

Konumu açıyorum, Allah Allah, kız, bu kız Yozgatta mı oturuyor ya? Ha bağlum. Neeeey, bağlum mu? Villa muhabbeti falan olmuştu da, insan ümitköyde ne bileyim gölbaşında falan villada oturur. Bağlum nere ya? Temizinden kırk dakika gösteriyor trafik. İnanılır gibi değil. Kıza on dakika dedim.

Güzelimin dörtlüsünü söndürüp sağa sinyal veriyorum. Sonra dörtlüleri söndürmenin anlamsız olacağını düşünüyorum. Sonuçta burası Ankara, istisnasız herkes birbirini led lambalar, çakarlar, sirenlerle uyarıp kendisine yol açmanın bir imkanını buluyor. Ben ve arabam mı eksik kalacağdık? Haşa. Basıyorum gaza. Mümkün mertebe ışıklarda durmadan, selektör, dörtlü, korna, Allah ne verdiyse kullanarak ilerliyorum. Ama bu heyecan aşkımızı daha da pekiştiriyor, makas atarken ibrelerin ettiği dans, gaza basarken motordan gelen ses, kornalar, selektörler ve yolda yaptığım hıza rağmen asla savrulmamak.

Bu güzellikle dünya evine gireli, pardon, Ankara trafiğine dalalı yedi ay oluyor. Böyle bir macerayı henüz yaşamamıştık. Tarifi imkansız bir heyecan duyuyorum. Aradan geçen süreyi bilmiyorum, Hatice’nin attığı konumun önünde durmak için acı bir fren yapmam gerekiyor. Arabam durmak için yaratılmamış, ben de ter içinde kalmıştım, arabadan indim, nefes aldım, biraz kendime gelince Haticeye mesaj attım, “Hatice hanım, dışarıda sizi

-bekliyoruz-, düzelttim, “bekliyorum.”

Arabamın yanında nasıl dursam diye düşünüyorum. Nasıl dursam mükemmel bir ikili olduğumuzu anlar? Sağ kapının tarafında, aynanın solunda, ellerimi göğsüme bağlayarak arabama yaslanıyorum. Hatice de o esnada bahçe kapısında beliriyor.

Hatice bana doğru ilerlerken nedense arabanın kapısını çok sert kapatabileceğine dair bir korku beliriyor içimde, içim eziliyor. İyice yaklaşmışken doğruluyorum, çevik bir hareketle arabanın kapısını açıyorum, Haticenin oturup da eteğini paltosunu içeri aldığından emin olduktan sonra, iki gözümün çiçeği arabamın kapısını zarif biçimde kapatıyorum. Kapının kapanma sesi bile bana huzur veriyor.

Bağlumdan Beytepeye gelişimden daha sakin biçimde gidiyoruz. Sonuçta Hatice de arabamı tanısın, farklı koşullarda nasıl davranıyor, nasıl atik, nasıl da konforlu anlasın, hissetsin istediğim için her şeritteki maharetini gösteriyorum. Bunu gerçekten kavrayabiliyor mu anlamak için de sık sık ona bakıyorum.

Beytepeye geliyoruz, arabamdan ayrılmak canımı sıkıyor ama onun da biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu düşünerek, bu ayrılığı ikimizin yararına diye kabulleniyorum. Hatice indikten sonra kapıyı sert çarpma ihtimaline dayanamayacağımdan hemen arabadan indiğim gibi Haticenin kapısını açıyorum, o indikten sonra kapıyı özenle kapatıp, anahtarın kilit tuşuna basıyorum, elveda güzelim, bir saate geliyoruz.

Hatice arabamın ve benim muhteşem iş birliğimizi anlamayacak biri değildi. Öyle de oldu. Bu buluşmanın üzerinden geçen ikinci ayın sonunda gelin arabası oldu gözümün çiçeği. Altı yıldır evlenemiyordum, kendisi ile birlikteliğimizin dokuzuncu ayında evlendim.