Araba Sevdası 2.0

Hasan Hüseyin Tekin

Fabrikanın yemekhanesi, rutubet ve ucuz margarin kokusunun iplik tozuyla birleştiği kasvetli bir sığınaktı. Bihruzcan, önündeki tabilot tabağındaki donmuş yağı izlerken, parmak uçlarındaki nasırlara baktı. Mekatronik mezunuydu; robotik kolları, otomasyon sistemlerini, geleceğin teknolojisini hayal ederek bitirmişti okulunu. Ama gerçeklik, onu şehrin kıyısındaki bu devasa tekstil fabrikasında, makinelerin iplik kopmalarını takip eden bir "teknik işçi" olmaya mahkûm etmişti.

"Lan Bihruzcan! Yine mi daldın?" diye gürledi Ustabaşı Cavit. Dişinin arasındaki ipliği kürdanla ayıklarken masaya son model telefonunu ve gösterişli anahtarlığını fırlattı. "Bırak şu elindeki kitapları. Bak biz okumadık ama altımızda Alman var. Senin o mekatronik dediğin, mahalleye girerken stop ettirdiğin o paslı tenekeyi kurtarmıyor.

Yemek masasındakiler bir ağızdan gülerken Bihruzcan sustu. Bu cahil ama özgüvenli kalabalığın içinde kendini bir elmas gibi görüyordu, ancak kimse tozlu bir elmasla ilgilenmiyordu. Akşam Merve ile buluştuğunda da tablo değişmedi. 6 yıldır bekleyen Merve’nin gözlerindeki o yorgun bakış, Bihruzcan’ın iş elbisesindeki yağ lekelerine takılıp kaldı. "Babam yine sordu," dedi Merve sesi titreyerek. "Mühendis damadın hani nerede, daha bir düzeni bile yok dedi. O döküntü arabayla kapıya gelince komşular fısır fısır konuşuyor.

Bihruzcan o gece eve döndüğünde aynada kendine baktı. İnsanların ona sadece altına bindiği metal kadar değer verdiğini sonunda kabul etmişti. Tam o sırada avukatından gelen mesaj, hayatının kırılma noktası oldu: Babasından kalan o eski, değersiz sanılan arsanın kamulaştırma bedeli hesaba yatmıştı. Bihruzcan, hayallerindeki laboratuvarı kurmak ile toplumun ona kapatmaya çalıştığı kapıları kırmak arasında bir saniye bile düşünmedi. Sarı ilan sitesini açtı ve o meşhur aramayı yaptı: "Hatasız - Boyasız - Memurdan."

Aracı aldığı gün, mekatronik mezunu Bihruzcan öldü; yerine "Piyasacı Bihruzcan" doğdu. Bu topraklarda bir nesnenin sadece bedelini ödemek yetmezdi, onu korumak gerekirdi. Aracını 333 kere Ayetel Kürsi okutarak (para karşılığı), koruma altına aldı. Pazartesi sabahı fabrikanın otoparkına o "zıpkın" gibi araçla girdiğinde, fabrikanın gürültüsü bıçak gibi kesildi. Egzozun o tok sesi, dokuma makinelerinin sesini bastırmıştı.

Bihruzcan arabadan jilet gibi bir gömlekle indiğinde, Cavit Ustabaşı’nın elindeki çay bardağı havada asılı kaldı. "Mermi rengi Cavit abi," dedi Bihruzcan, sesi artık daha derinden ve tehditkar geliyordu. "İçine sigara rüzgârı dahi girmemiştir. Teknik Oto bakımlı." O günden sonra kimse ona "iplik koptu" diye bağıramadı. Müdürler odasına çağırıp çay ikram etmeye, işçiler ise "Bihruzcan Abi" demeye başladı. Merve ise dokuz ay içinde gelinlik provasına gitmişti; arabanın mermi rengi, altı yıllık tüm engelleri bir mermi gibi delip geçmişti.

Ancak Bihruzcan, bilinçli bir tercihle onlara benzemeye başladı. Okuduğu kitapları torpidonun karanlığına gömdü. Artık sadece beygir gücünden, ciladan ve sol şeritteki selektör hiyerarşisinden bahsediyordu. Statüsü on kat artmıştı ama ruhu o mermi rengi kaportanın esiri olmuştu. Arabada bir çizik görse kendi teni kesilmiş gibi acı çekiyor, her gece otoparkta aracın başında bir nöbetçi gibi bekliyordu. En sonunda Merve’nin ve çevresinin "Daha üst model, daha çok saygı" baskısıyla, evladı gibi sevdiği aracını satışa çıkardı. Hedef 5 serisiydi; yani daha büyük bir "put".

Noter sabahı gelip çattığında, son kez çevre yoluna çıktı. Vites topuzunu bir hançer gibi kavradı. Hız göstergesi yükseldikçe içindeki o ezik mühendisten kaçtığını sanıyordu. 160, 180... Tam o sırada sol şeritte bir kargaşa koptu. Fren lambaları birer uyarı fişeği gibi yandı. Bihruzcan frene asıldı ama dualarla koruduğu, kurbanlarla kutsadığı metal yığını, fiziğin soğuk yasalarına boyun eğdi.

Korkunç bir metal sesiyle dünya tersine döndü. Hava yastıklarından çıkan o beyaz toz bulutu, yıllarca soluduğu iplik tozlarını hatırlattı ona. Araçtan sendeleyerek çıktığında, o "zıpkın" gibi duran gövdenin bir hurda yığınına dönüştüğünü gördü. Hatasız, boyasız efsane; emniyet şeridinde can çekişen bir demir yığınıydı artık.

Telefonu çalmaya başladı. Merve arıyordu; muhtemelen 5 serisinin galerisinden, o yeni statünün eşiğinden arıyordu. Bihruzcan çatlamış ekrana baktı. Sonra o mermi rengi kaportadan kopan bir parçaya. Mekatronik diplomasından daha çok değer verdiği o metal yığınına baktı ve ilk kez gülümsedi. Ama bu bir mutluluk değil, bir çözülmeydi.

Cebindeki son sigara paketini çıkarıp yere attı. Trafik durmuş, insanlar bağırışıyordu. Bihruzcan ne arayanlara cevap verdi ne de çekiciyi bekledi. Takım elbisesinin ceketini çıkarıp bariyerlerin üzerine bıraktı. Emniyet şeridinden, trafiğin tam tersi yönüne, şehrin karmaşasına doğru yürümeye başladı. Arkasındaki hurda yığınıyla birlikte Bihruzcan'ın 9 ayda inşa ettiği o sahte imparatorluk da otoyolun kenarında kalmıştı. Artık o ne "mermi sahibi"ydi ne de "mühendis"... Sadece yürüyen, belirsiz bir gölgeydi.