Satılık Kalmış Bir Hikâye

Yasemin Çakır

Araba hep oradaydı. Anahtarı masanın üzerinde, kontağı suskun ama varlığı fazlasıyla konuşkandı. Kimseye satılmıyordu; zaten satılık olmak için fazla şey biliyordu. Bir insanın kendisi hakkında söyleyemediklerini taşıyordu çünkü. Boyası mermi rengiydi deniyordu; ne griydi tam, ne siyah. Araya sıkışmış bir ton. Tıpkı sahibinin hayatı gibi: ne tam vazgeçmiş ne de tam devam edebilmiş. İçinde sigara içilmemişti, en azından buna yemin ediliyordu. Ama direksiyonun etrafında biriken o görünmez izler, beklemenin ve ertelenmiş kararların kokusunu tutmuştu sanki.

Arabanın kapısı açıldığında, bir ulaşım aracından çok bir hatıranın içine giriliyor gibiydi. Her bakım zamanı aksatılmadan yapılmış, her parçası özenle korunmuştu. Çünkü bazı insanlar, başaramadıkları şeyleri nesneler üzerinden kusursuzlaştırırdı. Hayat dağınık olabilir ama araba zıpkın gibi olmalı. Bu araba bir yere gitmek için değil, bir yerde kalabilmek için vardı. Evlilik ertelenmişti mesela; yıllarca. Ama araba hep hazırdı. Sanki “istersen kaçabilirsin” diye bekliyordu. Ya da tam tersine “bak, düzen kurabilen bir yanın hâlâ var” diye fısıldıyordu. Belki de bu yüzden kimseye verilmedi. Çünkü bazı arabalar satılmaz. Onlar, sahibinin kendine anlattığı hikâyenin son çalışan cümlesidir.

Araba bazen haftalarca yerinden kıpırdamazdı. Garajın loşluğunda, üzeri örtülmeden ama unutulmadan dururdu. Sahibi her sabah anahtara bakar, sonra ceketini alıp evden çıkardı. “Bugün değil,” der gibi. Araba bunu sorun etmezdi; zaten acele eden bir şeye benzemiyordu. Acele, daha çok insanların işiydi. Zamanla araba bir tanık haline geldi. Telefon konuşmalarına, yarım kalmış planlara, “yakında” diye başlayan cümlelere. İçine binildiğinde motorun sesi hep aynıydı ama direksiyonun tutulma biçimi değişirdi. Kimi gün sıkı sıkı, kimi gün sanki bırakmaya hazır. İnsan, neye tutunduğunu direksiyon başında daha iyi fark ediyordu.

Altı ayda bir bakıma girdiği söylenirdi; bu, arabadan çok sahibinin kendine verdiği bir sözdü sanki. Hayat aksasa da en azından bir şey düzenli ilerlesin diye. Kaputun altı tertipliydi; dışarıdan bakıldığında her şey kontrol altındaydı. Ama kimse, arabanın ön koltuğunda geçirilen uzun suskunlukları saymıyordu. O suskunluklar ne bakıma girerdi ne muayeneye.

Bir gün, uzun zamandır ilk kez, anahtar çevrildi. Sebepsiz değildi ama nedeni de tam belli değildi. Araba çalıştı; hiç nazlanmadan. Çünkü bazı şeyler, ne kadar beklerse beklesin, çağrıldığında hazır olurdu. Yol boştu. Radyo kapalıydı. Gidilen yerden çok, gidiliyor olmasının kendisi önemliydi. Araba hızlanmadı. Gösterişe ihtiyacı yoktu. Zaten sahibinin de yoktu artık. Camdan akan manzaraya bakarken ilk kez şu düşünce belirdi: Belki de bu araba, bir yere varmak için değil; yolda kalabilmeyi öğrenmek içindi. Direksiyon biraz gevşedi. Omuzlar da. Ve araba, sessizce, görevini yapmaya devam etti.

Birkaç gün sonra akşam eve döndüğünde araba yine aynı yere park edildi. Ama bu kez anahtar masaya bırakıldığında bir şey farklıydı. Anahtarın yanına telefon da kondu. Ekran açıldı, boş bir not sayfasıyla bakışıldı. Başlık atılmadı önce. Çünkü yazılınca gerçek oluyordu. Sonra kelimeler gelmeye başladı. “5 serisi…” diye değil; doğrudan arabayla konuşur gibi. Fazla sevildiği yazıldı. Evlat kelimesi geçti, üstü çizildi, sonra geri alındı. Çünkü evlatla kıyaslamak abartıydı belki ama eksik de değildi. Boyasının rengi uzun uzun anlatıldı; mermi rengi denildi. Gri yazılsa yetmeyecekti. İçine sigara girmediği özellikle belirtildi. Bu, arabadan çok sahibinin kendine verdiği bir güvencenin ilanıydı.

Bakımlar tek tek sıralandı. Teknik oda vurgulandı. Zıpkın gibi olduğu özellikle yazıldı. Herkesin hayatında zıpkın gibi giden bir şey olmalıydı. Satır aralarına, sanki fark edilmeden, kendi hikâyesi sızdı. Evlilik meselesi cümlelerin arasına sıkıştı. Arabayı alınca hayatın değişeceği iddia edildi. Biraz kehanet, biraz temenniydi bu.

İlan yayımlandığında araba yerinden kımıldamadı. Telefon titremeye başladı. “Son fiyat?” diye soranlar oldu, “Hasar kaydı?” diyenler. Kimse, ilandaki hikâyeyi tam olarak okumamış gibiydi. Zaten kimse hikâye satın almazdı; herkes araba almak isterdi.

İlk gelen alıcı arabayı inceledi. Eğildi, kalktı, kaputa baktı. “Temiz,” dedi. Sahibi başını salladı. Temizdi. Ama bu temizlik, çiziksizlikten ibaret değildi. Adam test sürüşüne çıktı, geri döndü. “Bir düşüneyim,” dedi. Herkes gibi. İkinci alıcı daha heyecanlıydı. İlanı ezbere biliyordu neredeyse. 333 kere Ayetel Kürsü okutup kurban kesme kısmını sordu, gülümsedi. “Tedbir iyidir,” dedi. Arabaya bindiğinde direksiyonu okşadı. Sahibi bunu fark etti. Bir an için ilanı kaldırmayı düşündü. Ama geç kalmıştı; araba artık görülmüştü.

Akşam telefon sustu. Araba yine garajdaydı, satılmamıştı. Ama satılık olmak, artık başka bir şey demekti. Bu araba, gitmek isteyenlere değil; hikâyeyi devralmaya hazır olanlara bakıyordu. İlan açık kaldı. Araba da. Sahibi ilk kez satılsa da satılmasa da içinde bir şeyin yer değiştirdiğini hissetti. Artık mesele araba değildi.