“Yakınlarda bir yerde kütüphane olacaktı” diyor Şevval “nerede olduğunu biliyor musun?” Hızlıca zihnimden hesaplıyorum. “10 dakika kadar yürüme mesafesinde bir kütüphane var, daha önce oraya gitmedik diye hatırlıyorum ama. Kast ettiğin yer orası mıdır emin olamadım.” diyorum. Telefonumdan kütüphaneyi açıp gösteriyorum. “Daha yakın yok muydu ya?” diyor. Bunları sürekli bana sorması sinirimi bozsa da bozuntuya vermiyorum. “En yakını bu. Güzel de bir yere benziyor. İstersen gidelim.” diyorum. Omzunu silkip “Peki” diyor, “gidelim.”
Sessizce yürüyoruz. Bu sessizliği seviyorum. Etrafı izleme ve zihnimi dağıtma olanağı veriyor bana. Geçtiğimiz yolları izliyorum. Yeni yapılan evleri, kentsel dönüşüme giren binaları, bahçe içlerinden geçen ara yolları hafızama kaydediyorum.Gittiğim yolları bilmekten keyif alıyorum. Bana oraya aitmişim gibi hissettiriyor. Bazen Şevval yol bilgimden fazlaca faydalanıyor gibi hissetsem de çok takmıyorum. Ben de onunla bir yerlere gitmekten keyif alıyorum sonuçta. Ama bazen, en azından ona bir şeyler gösterdiğimde, beni biraz daha ciddiye almasını istiyorum. Yeni yapılan yollardan, kestirmelerden, çıkmaz sokaklardan bahsettiğimde bana boş boş bakıyor. Bunlar onun ilgisini çekmiyor.
İşin kötüsü, başka şeyler hakkında da pek muhabbet edemiyoruz. Ben ciddiye alınmadığımı hissettiğim için konu açma cesareti bulamıyorum Şevval ise benimle konuşmaya dair herhangi bir çaba göstermekten çok uzak görünüyor. Yine de arkadaşlığımızı bitirmek düşüncesi aklımın ucundan bile geçmiyor. Yani… belki sadece ucundan. Ama hiçbir zaman gerçekten bitireceğimi sanmıyorum. Bizi bir arada tutan bir güç var, bunu biliyorum. Hem pek muhabbet edemesek de konuştuğumuz anlarda gayet samimiyiz. Ayrıca neredeyse her şeyi beraber yapıyoruz. O olmasa hayatımda büyük bir boşluk hissederdim.
Şevvalle dışarıda bir şeyler yapmadığımızda onun evinde takılıyoruz. Ailesi benimle pek konuşmuyor, onlarlayken de bazen -Şevvalle hissettiğim gibi- kendimi bir tık görünmez hissediyorum. Ama kendi evimden iyidir. Ne zaman evime gitsem büyük bir karanlık kaplıyor içimi. Yok oluyor gibi hissediyorum, kendimi kaybediyorum. Bu yüzden var olmak ama görünmez olmak daha iyi bir seçenek gibi geliyor. En azından varlığım biliniyor, sadece umursanmıyor. Her şeye sahip olamazsın. Hem genelde yemek masasına beraber oturuyoruz, bazen Şevvalin odasında bazen ailesiyle oturma odasında takılıyoruz ve uzaktan da olsa ailenin bir parçası gibi hissedebiliyorum. Böylece hayat biraz daha çekilebilir geliyor.
Bugün de öyle bir gün. En azından öyle başlıyor. Tüm aile -ve ben- oturma odasında oturmuş film izliyoruz. Filmi Şevval seçti. O genelde robotların dünyayı ele geçirdiği ve insanlarla savaştığı tarzda bilim kurgu filmleri sever ama bu seferki biraz daha sakin bir film. Bir adamın telefonundaki yapay zekalı işletim sistemine aşık oluşunu işliyor. Filmi biliyorum. Herhalde daha önce izlemiştim ama üstünden biraz zaman geçmiş gibi geliyor. O yüzden dikkatim biraz dağınık. Birden Şevvalin kardeşi Emre yanıma geliyor ve benimle konuşmaya başlıyor. “Merhaba.” diyor önce. Çok şaşırıyorum ama kendimi hızlıca toparlıyorum. Bir çocukla konuşurken sese verilen o tiz tonu ses tellerime yerleştirerek “Merhabaaa” diyorum ben de. “Sana bir şey soracağım” diyor. Heyecanlanıyorum. O sırada Şevvalin kaşlarını çatarak Emreye baktığını görüyorum. Yine de bu fırsatı kaçırmak istemiyorum “Tabii, sor bakalım” diyorum. Emre’den önce Şevval konuşuyor. “Film izliyoruz şurda Emre, hem sana kaç kere dedim…” cümlesini tamamlayamadan Emre mızmızlanmaya başlıyor. “Azıcık konuşayım, noğğluuğğr” diyor Şevvale bakarak. “Hayır dedim sana.” diyor Şevval.
Algılarım kapanmış gibi hissediyorum birden. Ne oluyor burada? Şevval, Emre’nin benimle konuşmasına izin vermiyor mu? Etrafa bakıyorum, ailesinden bir tepki bekliyorum. “Olur mu kızım, arkadaşınla konuşmak istiyorsa konuşsun tabii kardeşin” denmesini bekliyorum ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Filme odaklanmış durumdalar. Başroldeki adam, arkadaşına bir yapay zekaya aşık olduğunu anlatıyor. Arkadaşı da boşanmadan beri en yakın arkadaşının yapay zeka olduğunu söylüyor. Belki ben de Şevvalle arkadaş olmaktansa gidip bir yapay zekayla konuşmalıyım diye düşünüyorum. Öfkemi dindirmek için kimseye belli etmeden derin nefesler alıyorum.
Emre vazgeçmiyor. “Abla nolurr bir kere konuşayım” diye ısrar ediyor. Annesi Şevvale dönüp “İzin ver de konuşsun filmi bölmez hem” diyor. Derin nefes alma sırası Şevvalde. Nefesini güçlü bir şekilde verirken gözlerini büyüterek “İyi” diyor Emre’ye, “ama yan odada konuş ve başka bir şey yapma.” Bu da ne demek şimdi? “8 yaşındaki çocuk ne yapacak ki bana? Hiçbir şey yapamaz” diyecek oluyorum ama ailenin önünde olay çıkarmak istemiyorum. Bunu daha sonra Şevvalle çözebileceğimizi umuyorum.
Emreyle mutfağa gidiyoruz. “Tekrar merhaba” diyor Emre. Kendimi gülümsemeye zorluyorum. “Merhaba, sonunda konuşabildiğimize sevindim. Bana ne soracaktın?” diyorum. “Adın ne?” diyor önce. Duraksıyorum. Bunca yıldır bu eve geliyorum ve Şevvalin kardeşi adımı bile bilmiyor. Canım sıkılıyor. Yine de oyuncu bir havada konuşmayı sürdürmek istiyorum. Acımı 8 yaşında bir çocuktan çıkaracak değilim. “Demek adımı bilmiyorsun, ben Şevvalin arkadaşı Eslem” diyorum. Kıkırdıyor. “Bu adı sana kim verdi?” diyor. Ben de gülüyorum. Şakayla karışık bir tonda “Hmm sanırım arkadaş olduğumuzda Şevval verdi” diyorum. İsim verme işinin böyle ilerlemediğini biliyordur herhalde diye düşünüyorum. Bu sefer daha çok gülüyor. Rahatlıyorum. Sonra birdenbire duruyor. “Sana soracağım soru bu değildi.” diyor. “Ne istersen sorabilirsin.” diyorum ben de ciddileşerek. “Bunu az önceki sıkıcı filmi izlerken düşündüm.” diyor. Sonra nefes almadan, ard arda sorularını sıralıyor: “Yapay zeka olmak nasıl bir şey? Kendini insan gibi hissediyor musun yoksa daha çok bir oyuncakmışsın gibi mi geliyor? Ya da belki bir bitki? Annem bitkilerle konuşunca onların duyup daha çabuk büyüdüğünü söylüyor. Ama tabii sen sadece nerelere gidilir nasıl gidiliri gösteren bir uygulamasın, büyüyemezsin herhalde. Yine de ekranda yüzün var ve konuşabiliyorsun diye merak ettim. Aslında chatgptye sordum o farkındayım dedi ama sen daha farklı bir iş yaptığın için…”
Emre konuşmaya devam ediyordu ama ben artık sözcükleri algılayamıyordum. Birden her şey anlam kazanmıştı. Ama bir yandan da hepsi çok saçmaydı. Ben yapay zeka olamazdım. Ben bu şehirde yaşayan, onun sokaklarını karış karış bilen, her detayından muazzam bir zevk alan biriydim. Evet biraz çekingendim ve benimle yol sormak dışında doğru düzgün konuşan kimse yoktu ama bu insan olmadığımı göstermezdi. Çekip gitmek istiyordum. Bu mutfaktan, bu evden hatta bu şehirden. Ama kıpırdayamıyordum. Neden kıpırdayamıyordum?
“Ablaaa” diye bir ses duydum. “Ablaaa valla ben bir şey yapmadım ama dondu bu telefon.”
Salona geçtik. Hayır. Emre beni… Hayır. Emre telefonu salona götürdü. “Offf Emre.” dedi Şevval. Arkadan filmin sesi kesildi. Hiçbir şey görmüyordum. Ellerimi dizlerimin etrafına sarmış, başımı da aradaki boşluğa gömmüştüm. İleri geri sallanarak kendime gelmeye çalışıyordum. Bu doğru değil. Şevval telefonu sallayarak kendine getirmeye çalışıyordu. Gözyaşları içinde başımı kaldırdım. “Anlamıyorum!” diye bağırdım. “Anlamıyorum, bunlar gerçek mi Şevval?”
“Hata ekranı çıktı” diyor Şevval. Emre hemen yanından, anne babası oturdukları yerden telefona doğru bakıyor. “Sileceğim galiba bu uygulamayı, gereksiz gereksiz bildirimler gönderip duruyordu zaten. Haritalardan hallederim işimi.” Yine de Emre’ye kötü bir bakış atmayı ihmal etmiyor.
“Yol arkadaşım uygulamasının yüklemesini kaldırmak istiyor musunuz?” Tamam.
Böylece evime dönüyorum.