Rasim iki yıl ancak dayandı. Bu domuzların bizi salacağı yok, en iyisi kaçmak. Ölümse ölüm lan, diye düşünmeye başlamıştı iyiden iyiye. Etrafı iyice incelemeye başladı. Nerede ne var, kimler ne zaman girip çıkıyor? Bir bir not ediyordu haritasının arkasına. Bir gün bir depoda bir sürü cephane gördü. Dinamitler, el bombaları, silahlar, tüfekler. İçi ürperdi Rasim’in. Ulan bu adamlar nasıl adamlar, diye düşündü. O sırada aklına bir fikir geldi, depoya göz koydu. Bir aralık fırsat bulup dinamit çalmalıydı. Sabırla bekledi, gözledi. Bir gün bir görevlinin oraya girdiğini gördü. Eline temizlik malzemelerini alıp koştu. Kapıda bekledi. Görevli çıkarken temizlik malzemelerini ve içeriyi işaret ederek temizlik yapacağını anlatmaya çalıştı. Görevli kapudan çekildi. Rasim içeride tek başınaydı. Önlüğünün iç ceplerine iki dinamit ve iki tane de el bombası atabildi. Geceyi beklerse güvenlik görevlilerine yakalanırdı, akşam son çay saatinde dolaşıyor gibi görünerek bahçenin arkasına dolandı. Dinamitleri bahçe duvarının belli bölümlerine yerleştirdi. El bombalarını kontrol etti, cebindeydi. Eğer peşine düşen olursa onlara fırlatacaktı. Dinamitlerin fitilini ateşledi. Patlamasını beklerken bağırışlar duydu. Kameradan gördü domuzlar, dedi kendi kendine. “Gelin ulan,” diye bağırdı. El bombasının birini çıkardı cebinden. Tam adamlara fırlatacaktı ki dinamitler patladı. BOM! BOM! Etrafı toz bulutu kapladı.
Rasim gözlerini araladığında kendini köyünde buldu. İyice açtı gözlerini. Etraf toz bulutuyla kaplıydı. El yordamıyla evine vardı. Pencereden içeri baktı. Sabriye içeride kilim dokuyordu. Omuzları çökmüş, gözleri yaşlıydı. Onu ilk gördüğü günü düşündü. Çeşmede su dolduruyordu. Çok güzeldi. Gözleri çok güzeldi. Bakışları hüzünlüydü. Rasim o gün karar vermişti, Sabriyeyle evlenecekti. Bir önür o güzel gözlere bakacaktı. Bakışlarındaki hüznü silecek, onu çok mutlu edecekti. Oysa şimdi Sabriye, bütün dünyanın hüznünü taşıyor gibiydi.
Rasim öyle beklerken pencerenin önüne bir kuş kondu. Titriyordu. Hasta olacaktı ki kaçmıyordu Rasim’den. O sırada Sabriye pencereyi açtı. Titreyen kuşu içeri aldı, Rasim’in yüzüne bile bakmadı. Rasim seslendi “Sabriyem.” Sabriye bakmadı. Rasim pencereden girdi içeri. “Çok mu kızgınsın bana? Ne kadar kızsan hakkındır ya, yine de kızma Sabriyem.” dedi. Sabriye bakmadı. Kuşu bir koliye yerleştirdi. Önceden birlikte yaparlardı. Ne yaralı kuşlar besleyip, iyileştirip uçurmuşlardı. Her kuşla birlikte dileklerini yollamışlardı bulutlara. Bütün dilekleri evlat sahibi olmaktı. Olamadılar. Evlat sahibi olamamak değil Sabriye’nin hüznüne hüzün eklendiğini görmek bitiriyordu Rasim’i. Evlattan ümitlerini kesince yurtdışında çalışıp biriktirdiği parayla güzel bir ev yaptırmaya niyet etti. Sabriyesine lâyık bir saray yavrusu yaptıracaktı, öyle demişti.
Böyle olacağını bilse gider miydi? Sabriyesini bir başına kor muydu, bütün dünyayı omuzlarına yükleyip gider miydi? Sadece bir seneliğine gitmişti. Gider gitmez köyden eski arkadaşı Yılmaz sayesinde iş bulmuştu. Bir şirkette temizlik görevlisi olarak işe başladı. Şirketin ne şirketi olduğunu, şirkettekilerin ne iş yaptığını anlayamadı. Boş verdi, el memleketiydi, anlayamadığı birçok şey vardı zaten. Yılmaz ev tutmasına gerek olmadığını söylemişti, şirketin arazisinde çalışanlar için bir yurt vardı. Rasim’e de bir yatak düşerdi elbet. İlk zamanlar her şey normaldi. Rasim sabah erkenden işinin başına geçiyor ve özenle yapıyordu. İş arkadaşları çok suratsızdı. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Türkler de vardı içlerinde ama selam bile almıyorlardı. “Aldırma,” diyordu Yılmaz. Aldırmadı. Gurbet elde gari kalmak kolay değildi. Ara sıra kendi çizdiği köyünün haritasına bakıp, gelirken Sabriye’nin verdiği tek küpesini seyredip hasretini dindirmeye çalışıyordu.
Aradan bir ay geçmişti. Bir gün Yılmaz, Rasim’i şirketin bodrum katına indirdi. Genişçe bir ameliyathaneydi burası. İki adam Rasim’in üzerine doğru geliyordu. Rasim “Ne oluyor?” demeye kalmadan adamlar Rasim’i zorla tutup sedyeye yatırdılar. Rasim uyandığında iş işten geçmişti. Başında Yılmaz vardı. Rasim iyice kendine gelince Yılmaz her şeyi itiraf etti. Şirket dediği yer bir mafyanın mekânıydı. Çalışanların bir böbreğini alıp satıyorlardı. Maaş verdikleri de yoktu. Kendileri ne kadar isterse o kadar çalıştırıp parayı en son iş bitip gitmelerine müsaade edince veriyorlardı. Eleman bulup getirenin hem ücreti artıyor hem de çıkış zamanı azalıyordu. Yılmaz da bu yüzden Rasim’i buraya getirmişti. Rasim Yılmaz’ın yüzüne tükürdü. Başka da bir şey demedi.
Kaçmayı düşündü. Gerçi Yılmaz “Sakın kaçmaya kalkışma, kaçarken yakalanıp kaç adam öldürüldü gözlerimizin önünde,” demişti. Kaçsa bu gavur memleketinden köyüne gitse onu bulamazlardı belki ama Sabriye’nin yüzüne nasıl bakacaktı? Para biriktirip ev yapma sözü vermişti sevdiğine, şimdi parası olmadığı gibi böbreğini de kaybetmişti. Utanmadan nasıl adamlık edecekti karısına.
Kaçmadı Rasim. İki yıl boyunca temizlikçiliğe devam etti. Değişik değişik adamlar girip çıkıyor, bilmediği işler çeviriyorlardı. Rasim ilgilenmiyordu ama içi daralıyordu. Para kazanacaktı, adamlığını kaybetti bu mendeburlara hizmet ederek. Aynanın karşısına geçip kendine tükürmek geliyordu bazen içinden. Oturaydım evimde, zaten çoluk yok çocuk yok ev yapmasam ne olurdu, diyordu bazen. İki yıl geçti böylece. Yirmi yıl gibi geçen iki yıl. Hiç çıkamadı o karanlık yerden. Köyüne, hanımına bir haber salamadı, bir haber alamadı. Boş kaldıkça köyünün haritasına sevdiğinin küpesine bakıp iç geçiriyordu. İyi ki Sabriyemin resmini almamışım yanıma, ya bu gavurların eline geçseydi resmi, ne yapardım? İşte asıl o zaman ölürdüm, diyordu kendi kendine.
Sabriye birden sinirlendi. Çeyizim diye özenle sakladığı kilimleri parçalamaya başladı. Rasim durduramıyordu. Parçaladı sobaya attı. Sonra aynayı parçaladı. O sırada kapı çaldı. Sabriye kapıyı açtı. Gelen Ayşe abaydı. Rasim hoş geldin dedi ama Ayşe aba yüzüne bile bakmadı. Rasim, ben kahveye gidiyim ee biraz dertleşsinler belki Sabriyem sakinleşir, diye düşündü. Kapıyı açar açmaz bir tabutla karşılaştı. “Hayırdır ya, kim öldü? Niye bizim kapıya getirmişler,” dedi. Kimseden ses çıkmadı. Muhtarın yanına gitti selam verdi muhtar bakmadı. Önce herkesin kendisine çok kızgın olduğunu düşündü ama bu öyle bir şey değil gibiydi. Onu görmüyorlardı sanki. Konuşmalara kulak kesildi “Eyi adamdı Rasim, keşke avradını bırakıp gitmeyeydi,” diyordu bir kadın.
Rasim pencerenin önüne geldi, içeri baktı. Sabriye sakinleşmişti. Pencereye yaklaştı. Sonra kuşu koliden çıkardı. Yeniden pencerenin önüne gelip camı açtı “Bak!” dedi “Bak! Eskiten ama eskimeyen dertler nasıl vurursa yüreğe, öyle vurmuştu zalim toz bulutu güneşin güzelliğine. Ama vazgeçmedi güneş, çekip gitmedi. Bak! Şimdi kuşlar tezahürat yapıyor, gökyüzü güneşi tüm maviliğiyle destekliyor. Böyledir, sabredene Ebabiller gibi gönderilir destekçiler, vazgeçenlerin yoluna toz bulutu gibi çöker filler. Güneşin masalı bu. Bu masalla büyüt umutlarını, sevdalarını, değerlerini. Bu masalla uyut dertlerini, hüzünlerini, kederlerini,” deyip avucundan gökyüzüne bıraktı güvercini. “Sabriyem” dedi Rasim titreyen sesiyle. Sabriye hep böyleydi, çok konuşmaz, konuştu mu şiir gibi konuşurdu.
Rasim avucunda bir acı hissetti. Baktı acuna, Sabriye’nin küpesi vardı. Avucunu sıkmaktan acıtmıştı. Küpeyi pencerenin önüne koydu. Arkasını dönüp yaşlı gözleriyle yürümeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki etrafı toz bulutu kapladı.
Gözünü araladığında kafası haritanın üzerinde yatıyordu Rasim. Kafasından haritanın üzerine kan aktığını gördü. Bir silah sesi duydu. TAK! Etrafı toz bulutu kapladı.