Uzun zamandır planladığım gezi günü geldi. Her gezi öncesinde internette detaylı bir arama yapar, nereleri görmem, neler yemem gerektiğiyle ilgili liste yaparım. Göreceğimiz yerleri zaten tur şirketi ayarladığı için yemek listesi benim için daha önemli bir detaydır. Hiç gitmediğim, bozkırın ortasında, pastırması, sucuğu, mantısı, yağlaması, nevzine tatlısı ile tanınmış Kayseri’ye gidiyoruz. Otobüs hareket etmeden önce, yanıma oturan yol arkadaşımla sohbet etmeye başladık. Daha doğrusu “Yolculuk nereye hemşerim?” diyerek o başlattı sohbeti. Eğlenceli bir yolculuk bizi bekliyor diye sevindim. Bazen mendebur biri denk gelir, sadece fotoğraf çekmeye odaklı olduğundan kafasını yoldan ve telefonundan kaldırmaz. Sadece kendi fotoğrafını çektirmek isteyeceği zaman yol arkadaşlığının verdiği sevimsiz samimiyetle senden fotoğraf çekmeni ister. Bu tiplerden uzak durmayı öğrendim bu gezilerde. Başlarda herkes yalnız gezilerin sıkıcı olduğunu düşünüyordu. Gezilere katılmaya başladığım ilk zamanlarda ben de çekiniyordum bundan. Şimdi öyle değil, yılda bazen 10 geziye gidiyorum ve artık kimseye “Haydi gidelim.” diye teklif etmiyorum. Çünkü insanların evlerinde oturmak, AVM gezmek, kafelerde kahve storysi atmak gibi önemli meşgaleleri var. Kafama göre birini bulana dek tek başıma gezmeye devam edeceğim. Benim gibi yalnız gezmeye alışmış biriyle denk düşmek hoşuma gitti. Ona yaptığım listeyi gösterdim. Benzer bir liste onda da vardı. “Serbest zaman için şehir merkezi seçilmiş. Baktım şehrin göbeği deniz derya. yürüyerek bir çok yere gidebiliyoruz. Şirket sadece Kent Müzesi ve kaleyi gezdiriyor. Kalenin karşısında iki medrese var. Önce oraya gitmeyi planlıyorum. Müzenin karşısında Kurşunlu Camii var, namazı orada kılarım. Caminin etrafı park, orada da dinlenirim. Az ileride Kayseri Lisesi var, gezi listesinde göremedim, oraya da gideceğim.” dedi. Ben bu kadar planlı değildim. “İyi o zaman ben de seninle takılırım, tam istediğim gibi bir gezi olacak.” dedim. Son kelimelerde sesim, yenemediğim heyecanımı ele verdi. Minik alkışlar yapıp, heyecanımı iyice ortalara attım. Geciken bir yolcuyu beklerken uyuyakalmıştım. Yolculuğu bu kadar sevip de yol izleyemeyen biriyim ben. Toplamda bir saat uyanık kalamadan bitiririm tüm yolları.
Bahar’ın dürtmesiyle uyandım. “Uyan artık, çok yaklaştık. Amma uyudun.” diyerek sızlandı. Sabahın erken saatlerinde Kayseri’ye girmiştik. Hava hızla aydınlanırken şehri camdan dışarı bakıp şehri izlemeye çalıştım. Tam uyanamamış olmalıyım ki, uygulamada binaların olması gereken yerler bomboş görünüyordu. Benzinlik olarak gösterilen yerde raptiye benzeri bir şey görünüyordu. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım ama benzinliği hızlı geçmiştik. Bahar’a baktım şaşkınlıkla, elindeki notlara bakıp telefondan gördüğü yeni bilgileri ekliyordu kağıda. Tur rehberi eline mikrofonu alıp, uyuyanları uyandırmak için şarkı söylemeye başladı. Bayılıyorum böyle neşeli insanlara. Sesinin çirkinliğine hiç bakmadan elinin birini havada sallaya sallaya Erkilet Güzeli türküsünü söylüyordu. Ardından Kayseri’ye geldiğimizi, ilk olarak Çerkez yemekleri yapan bir yerde kahvaltı yapacağımızı, kahvaltıda sucuk ve pastırmanın da olacağını, kesenin ağzını açtıklarını, her şeyin bizim memnuniyetimiz için olduğundan bahsetti. Kısa süre içinde kahvaltı yapacağımız yere geldik. Yine raptiye benzeri bir işaret vardı. Hâlâ uyanamamıştım. Namaz kılmak isteyenler hızlıcı otobüsten inip lavaboya doğru gittiler. Ben cızırtılı bir filmin içinde gibi bir rüyaya bir gerçeğe gidiyordum. Şaşkın şaşkın önümdeki insanları takip ettim. Kapıdan içeri girince rahat bir nefes aldım, masalar, tabaklar, garsonlar gerçekti. Biz gelmeden her şey hazırlanmıştı. Masalarda çaya alternatif olarak gilaburu şerbetleri de vardı. Bunu da internetten öğrenmiştim. Tadına bakacaktım, çünkü rengi çok güzeldi. Bahar namaz için mescide gitti. Ben de yanımdaki sandalyeye çantamı koyup ona yer ayırdım. Gilaburu şerbetinin tadına bakacağından emin olduğum için ona da bir bardak aldım... Almaz olaydım, şalgamın da rengine aldanıp böyle ilk yudumda merakıma lanetler okumuştum. Her şeyin rengine aldanışım tüm hayatım boyunca böyle kazıklar atmıştı bana. İnsanların pastırmayı yiyişini izledim bu yüzden. Daha önce tadına bakmadığım için, insanların yüz ifadelerinden çıkarım yapacaktım. Herkes hâlinden memnun görününce ben de tabaktan göz kararı kendi hakkım olduğuna karar verdiğim kadarını yedim.
Kahvaltı bitmiş Bahar gelmemişti. Dışarı çıkıp hava almak kendime gelmek istedim. Çıktığım gibi birkaç tabela, asfalt mı, taş mı olduğunu anlamadığım yılan gibi uzayan bir yol ve kahverengi tepeciklerle karşılaştım. Bir sigara yakıp nefesimi iyice derine çektim. Öksürüklerin beni biraz kendime getirmesini bekliyordum ama olmadı. Benim gibi sigara içmeye çıkanlara baktım, birinde birazcık bir şaşkınlık görsem koşa koşa gidip neler oluyor diye soracaktım ama herkes her şey normal gibi davranıyordu. “İlk durağımız Ali Dağı.” dedi rehber. Paraşütle atlama alanına kadar yürüyerek çıkacaktık. Yükseklere çıkmak bana iyi gelecek diye sevinerek bindim otobüse. Bahar kendime gelemeyişimle dalga geçe geçe bitirdi yolu. Yürüyüş başlayacakken isteyenlerin paraşütle atlayabileceğini, atlayanları iniş alanından alacaklarını hatırlattı rehber. Bahar tabii ki ilk sırada yazdırdı adını ama ben cesaret edemedim. Çünkü bir hayalin içinde gibiydim. Yürüyüş yolunun zor seviye olduğunu okumuştum, uzunca yokuşlar vardı, fakat bir türlü yokuş çıkamıyordum. Dümdüz bir yolu yürüyor, arada bir rakım tabelalarıyla karşılaşıyordum. Sınır dışına kaçmak isteyip de boş tarlalarda indirilen mülteciler gibi hissetmeye başladım kendimi. Oturmak için bir taş aradım ama bulamadım. Ben de dümdüz kahverengi bir yere çöktüm. Çantamdan, sahaftan iyi bir paraya aldığım, sahafın bir define haritası kadar kıymetli olduğunu anlata anlata bitiremediği haritayı çıkarıp nerede olduğumuza bakmak istiyordum. Telefon çekmediği için tam konuma erişemiyordum çünkü. Oturduğum yer kaygan gelince önce ayağımla toprağı kazımak istedim. Olmayınca elimle dokundum. Toprak yerine kâğıda benzer kaygan bir şeye dokunmuş oldum. Minik bir çığlık atıp, beni duyan var mı diye kaygıyla baktım. Kimsenin umrunda olmadığımdan emin olunca çantamdan çıkardığım kalemle tekrar denedim şansımı. Bir kağıdı yazıyor gibiydim. Gözlerim yuvasından çıkacaktı. Haritayı bulamadım ama ileride bir yarısı yırtılmış bir tabela gördüm. Gözlüğü takıp ne yazdığına baktım. “ŞU ANDA BURADASINIZ” yazıyordu. Leyla ile Mecnun. Evet dedim, az izleyecektim. Şükür ki rüyadayım. Uyanmak için çabalamak istedim. Ama hayır, her şey gerçekti. Rüyada değildim. Elimde hâlâ pastırma sucuk kokusu vardı, Kayseri’deydim ama bir haritanın üzerinde duruyordum.
Bahar nefes nefese yetişti bana, yorulmuştu o da yanıma oturdu. “Bahar, burası sana da garip gelmedi mi?” diye sordum. Hayır anlamında başını salladı. “Tam da beklediğim gibi. Manzaraya baksana. Bozkırda bir büyükşehir. Hava tertemiz çek içine.” deyip başını havaya kaldırdı. Derin derin nefes almaya başladı. Çaresizce etrafıma bakındım. Tur rehberi öndeydi ama grubun en arkasında yardımcı rehber vardı. Bize doğru geldiğini görünce kalkıp bir de ona sormayı denedim. Bir şeyler garip gidiyor diye sızlandım, ama yorulduğum için mızıkçılık yaptığımı düşündü. Arkadan paraşütçüler için gelen minibüsleri gösterdi. Yorulanlar için rica etmişler, onlar da dağın zirvesine kadar bizi taşımayı kabul etmiş. Bu saçmalığa dayanamayacağımı düşünüp yukarı minibüsle çıkmak istediğimi söyledim. Herkes yokuş çıkmaktan nefes nefese kalmıştı ama ben hep düzlükteydim. Üstelik dağın zirvesi diye gösterilen yerde kırmızı üçgen bir bayraktan başka bir şey yoktu. Milletin manzara diye izlediği yer de kabartmalı fiziki haritadan başkası değildi. Delirdiğimi anlamasınlar diye sustum, sustukça delirdim. İnsanlar hava aydınlandıkça sönen lambaları izliyor videolar çekiyor ben ise yükseklerde kahverengi, alçaklarda sarı, Ortaseki Ormanları diye parmakla gösterilen yerlerdeyse sadece yeşil bir hat görüyordum.
Termostan bir yudum su alıp ağlamamak için dudaklarımı ısırarak paraşütünü hazırlayan sporcuları izlerken fotoğraf çekmek geldi aklıma. Acaba fotoğraf makinesi de mi aynı şeyi görecekti? Makiney, karşıda bir alana odaklayıp deklanşöre bastım. Çektiğim fotoğrafa bakacakken yanıma beyaz saçlı, orta yaşın üstünde bir adam geldi. Yürüyüş sopasını yanıma bırakıp, “Şu anda buradasınız bayan.” dedi. Aklım çıkacaktı. Meraklı gözlerle adama baktım. “O tabelayı siz de gördünüz mü?” dedim. Evet diye başını salladı. Elimde taşıdığım haritayı gösterdi. Aynı harita bende de var. Bir gün uyurken içine girdim, daha da çıkamadım. Bundan sonra yol arkadaşı olacağız gibi görünüyor. Benimle iyi geçinmeye bak.” dedi gülerek. Bunu hiç istemiyordum. Haritayı ona uzattım, “Al senin olsun ben istemiyorum.” dedim. “Yok, alamam. Daha önce birinden aldım. Yıllardır yalnız dolaşıyorum bir haritanın üzerinde. Mecbur benimle gezeceksin.” dedi. Ne kadar yalvardıysam da haritayı elimden almadı. Buraya bırakır giderim diye bir çözüm buldum ama kendisinin de defalarca haritayı bir yerlere bıraktığını ama haritanın anında çantasında yeniden belirdiğini söyledi. O zaman, içimde iyi mi kötü mü olduğunu bilmediğim bir duygu canlandı. “Çantandaki fazla haritayı bana ver.” dedim. Madem haritadan kurtuluş yoktu, ben de kendime sevdiğim bir yol arkadaşı daha bulacaktım. Haritayı sallaya sallaya, bana gülümseyerek bakan Bahar’a doğru yürüdüm.