Siz Şu Anda Buradasınız

Dilber Yeliz Yılmaz

Kış akşamının sabaha sarktığı vakitti. Mecnun, dışarıdaki ayaz tam da tavan yapmışken uyandı. Yattığı oda soğuktan değil sessizlikten üşüyordu ama farkında bile değildi. Yorganın kenarından ayaklarını aşağı indirdi. Parke zeminin serin sertliğine basmayı umarken kâğıtla karşılaştı. Sanki dünya bir haritanın sayfası gibi altından hafifçe çekilmiş, hayatın ağırlığı bir çizgi kalınlığına indirgenmişti.

Rüzgâr esmiyordu. Buna rağmen bir yerlerden sayfa hışırtısı geliyordu, birinin uzaktan uzaktan kitap karıştırması gibi bir ses. Uzakta korna yoktu, insan yoktu. Yalnızca tırnakla kazınmış gibi duran kat izlerinin katlanma sesi vardı.

Pencereye yürüdü. Camda buğu vardı ama buğu dışarıyı saklamak için değil dışarıyı daha da düzleştirmek için oradaydı. Ufuk çizgisi yoktu. Gökyüzünün olacağı yerde açık renk bir boşluk, denizin yerinde mavi bir leke, dünyanın kenarında ise haritanın o tanıdık soğuk yazıları: kuzey oku, ölçek, kenar boşluğu…

Ağzından ürkek iki kelime çıktı:

“Bir şehir.”

Sakalını sıvazlayarak:

“Bir şehir, insanı içine alır. Benimki neden beni dışarıda tutuyor?”

İnsan bir yere nasıl sığardı? Bir mahalleye, bir sokağa, bir akşama… Şehir neden bu kadar düzdü? Ve insanlar varlarsa eğer neden gözün ucunda sembol kadar küçük kalıyordu?

Mecnun başını eğdi, ayaklarının altında yol yerine çizgiler vardı. Kaldırım taşı değil, mürekkep vardı. Leyla’nın saçları, limon çiçeği gibi kokardı. Onun her seferinde başını döndüren o koku şimdi haritanın mürekkebine karışmış gibiydi.

Bir adım attı. Şehir büyümedi, sadece yer değiştirdi. O anda haritanın üstünde bir sokak adına ilişti gözü. Önce sıradan bir isim sandı, dikkatle bakınca boğazına bir şey oturdu. Çöl tozlarına bulanmış siyah harflerle çoktan tecelli etmiş bir kader gibiydi o isim:

MECNUN SOKAĞI.

Kaçmak istedi. Çünkü insan anlamlandıramadığı şeyden önce kaçmayı denerdi. Mecnun, haritanın sınırına doğru fütursuzca yürüdü. Şehrin bir yerinde mutlaka çıkış olmalıydı. Bir geçit, bir kenar, bir kurtuluş? Ama burada çıkış diye bir şey yoktu, yalnızca sayfanın bitiş çizgisi vardı.

Sınıra yaklaştıkça hava değişti. Soğuk artmadı ama nefesi git gide daraldı. Mürekkep koyulaştı. Çizgiler kalınlaştı; renkler, haritanın üstünde ağır ağır birbirine karıştı.

Kâğıdı yırtmayı düşündü, parmaklarını uzattı. Fakat o an, yırtılacak şeyin kâğıt değil bir hatıra olduğunu anladı. Çünkü gerçek şehirde bir yer vardı.

Her insanın içindeki yıkımın bir adresi olurdu. Mecnun’un adresinde bir kavşak vardı. Köşesinde duran bir lamba direği, o ıslak kaldırım ve geç kalmışlık hissi. O kavşakta acı bir fren sesi vardı, ardından gelen sessizlik daha korkunçtu. Mecnun için o sessizlik hâlâ çok gürültülüydü.

Leyla’yı kaybettiği gün şehir çok sesliydi. Ambulans sireni, telaş, kalabalığın uğultusu… Bütün o seslerin ortasında Mecnun’un içinde tek bir ses:

“Tut. Daha da sıkı tut Mecnun. Çünkü bırakırsan bir daha hiçbir şeyi tutamayacaksın.”

O günden sonra şehrin tadı ona acı gelmeye başlamıştı. Kokular onu geriye çekiyor, kalabalıklar Leyla’nın yokluğunu büyütüyor, her köşe başı bir daha asla tamamlanamayacak bir cümleyi hatırlatıyordu.

Harita tekdüze idi: çizgi, ölçek, düzen.

Haritada küçük bir artı işareti gördü, hastane. O işaret, Leyla’nın elini son kez tuttuğu an kadar küçüktü ama içini paramparça edip kanatacak kadar keskindi.

Mecnun, haritadaki düzene sarıldıkça keskin köşeleri törpüleniyor gibi hissediyordu. Yürüdükçe aynı kat izine basması boşuna değildi. Harita, onu hep aynı çevrede döndürüyordu. Sanki unutma denilen şeyin etrafına görünmez bir iple bağlanmıştı.

Tam o sırada, sayfanın köşesinde küçük bir kutu gördü: Açıklamalar / Efsane.

Bu kutu, haritadaki işaretlerin neye karşılık geldiğini anlatıyordu. Minik semboller vardı. Kutunun altındaki küçücük yazılar bir insan sesi gibi değil de bir uyarı gibi fısıldadı:

“Sen haritaya kaçmadın, ona sığınmadın Mecnun. Harita seni seçti.”

Bu fısıltıyla Mecnun’un içindeki yangın daha da büyüdü. Çünkü seçilmek resmen kapana kısılmak demekti. Harita, Mecnun’u acıdan koruyor gibi yapıp onu hayatın dışına itmişti.

Açıklamalar / Efsane kutusuna biraz daha yaklaştı. Sanki kutu büyüdükçe odası küçülüyor, odası küçüldükçe nefesi daha çok kesiliyordu. Kutunun kenarı sıradan bir çerçeve değildi artık, bir hüküm çizgisiydi.

Minik sembollerin yanında küçücük harflerle yazılmış anlamlar vardı: hastane (artı), karakol (yıldız), otobüs durağı (çizgi)… Mecnun, bunları okumaktan çok yutuyordu. Çünkü her kelime Leyla’nın yokluğuna bir çivi daha çakıyordu.

Sonra bir işaret gördü, bu diğerleri gibi tanıdık değildi. Ne artıya benziyordu ne çizgiye ne de yıldızın soğuk parıltısına. Küçücük bir kırmızı nokta… Yanında dört kelime vardı, sanki birinin kaleminden değil de kaderin ağzından çıkmış gibi duruyordu:

“SİZ ŞU ANDA BURADASINIZ.”

Mecnun, siz kelimesine takılı kaldı; tek başınaydı ama harita onu çoğul bir yokluğa katıyordu. Kırmızı nokta, parmağına iğne gibi batınca anladı ki o haritada yaşayan bir insan değildi. O, haritanın üzerinde yaşamış gibi gösterilen bir işaretti. Bir yerin adı değildi, bir yerin kanıtıydı.

Başını kaldırdı, pencerenin buğusunda gerçek şehri aradı. Yoktu.

Dışarıdan, çok uzaklardan ince bir ses geldi: bir kapının kapanışı, bir motorun çalışması, bir köpek havlaması. Demek ki şehir vardı. Demek ki sokaklar asfalt, duvarlar taş, nefesler buhardı. Demek ki hayat hâlâ kalabalıktı.

O zaman sorun şehirde değildi. Sorun şuydu ki şehirde Mecnun yoktu.

Bir an boğazına oturan şeyin acı değil resmî bir silinme olduğunu fark etti.

Mecnun Sokağı yazısı gözünün önüne geldi. Sokağın adı bir insana ait bir izden ziyade bir dosya etiketi gibiydi. Harita ona bir teselli gibi değil bir kayıt gibi davranıyordu. Ona dışarıda değil burada olduğunu söylüyordu.

Mecnun, kutunun altını yokladı. Kâğıdın lifleri altında ince bir kabarıklık, minik bir delik izi vardı. Sanki biri bir zamanlar tam burayı iğneyle delmiş, sonra da burayı unutmamak için işaretlemişti. Parmağını o delikte bir an tuttu, mürekkep parmağına bulaşmadı ama içi boyandı.

Odanın duvarları titredi. O sırada bir rüzgâr uğultusundan ve bir sayfa hışırtısından daha net, daha keskin bir ses geldi: sayfa çevirme sesi.

Haritanın kenar boşluğu genişledi. Ölçek bir an büyüdü, sonra küçüldü ve kuzey oku yer değiştirdi. Mecnun’un yaşadığı oda, bir odadan çok bir sayfanın sırt payı gibi kıvrıldı. Kendi gölgesini yerde değil haritanın kıvrımında gördü. Ve nihayet içini donduran gerçeği duydu: bu harita bir masanın üstünde değil bir atlasın içindeydi.

Bir kütüphanede, birinin parmakları sayfayı çevirdiğinde Mecnun’un gecesi başlıyordu. Sayfalar çevrilirken mahalleler genişliyor, sokaklar uzuyor, deniz büyüyordu. Sayfalar kapanınca şehir daralıyor, Mecnun’un nefesi bir çizgiye sıkışıyordu. Leyla’nın limon çiçeği kokusu kâğıda karışmış bir hatıra gibi dolaşıyordu. Hatıra, dışarıda değil efsane kutusunun dibinde saklanıyordu.

Mecnun, acıdan kaçtığını sanmıştı. Oysa acının kayıt altına alınmış hâlinde yaşamayı öğrenmişti. Dışarıda yaşayan bir şehir vardı, hayat akıyordu. Mecnun ise ancak biri parmağını sayfanın üstüne koyduğunda var oluyordu.

Hayat aktı; Mecnun, atlasta bir işaret gibi kaldı.