Bir sabah, evinden çıktığında kapının önünde asfalt yerine ince turuncu bir çizgi buldu. Eğilip baktı: Savaş Sokak - 1/5000. Önce belediyenin bir şey denediğini sandı, birkaç adım attı, köşedeki eczaneden eser yoktu. Onun yerine bir ilaç resmi koymuşlardı. Seslendi, karşılık veren olmadı.
Bu tuhaf algının kendi hislerinden kaynaklandığını düşünerek Kızılay’a doğru ilerlemeye çalıştı. Her zamankinden çok daha kısa sürede ve eforda Kızılay’da olduğunu düşünüyordu. Ayaklarının altında “kızılay” yasınının fark etti. Siyah beyaz alışıldık ankara tabelası fontu. Bir an tabelanın ayaklarının altında olduğu haliyle bir fotoğraf çekilse bunun bu kadar kıymet göreceğini düşündü. Ancak çevresindeki olaylar hayallerindekinden daha ilginçti. Herkes kızılay tabelasının üzerine geliyor sonra bir şekilde harfin içinden geçip gidiyordu. Bir adım atında sıhhiye’nin S’sinin üzerinde olduğunu anladı. Biraz koştu, kaleye çıkmıştı. O anda şehrin içinde değil de haritasının üzerinde yaşadığını fark etti.
Bunu kabullenmesi zor olmadı. İşte tek düze hayatına gelen bir ilginçlik. Hem daha çok yakın bir zamanda bir arkadaşına bilmiş bilmiş, “Ankara üstten alınmış panoromik görüntüsüyle anlaşılabilir ve sevilebilir bir şehir değildir. Şehir çoğunlukla yatay mimari ile genişlemiştir ancak bu tasarımı, şehrin anlamsız yerlerine orantısız olarak serpiştirilmiş tuhaf gökdelen ya da cesaretli uzun yapıları hunharca bozar. Yeşil değildir, havası berrak hiç değildir. İlgi çekici bir yer şekli ya da ayırt edici bir coğrafi özelliği bulunmaz. Bunu genellikle, denizi yok diye yorumlarlar, oysa ankaranın yoklukları listesine deniz hayli alt sıralardan giren bir değişkendir. Oraya gelinceye kadar burada yaşayan insanların kendi elleriyle şehri şehirsizlikten çıkarmak için yaptıklarını saymak gerekir. Yine de asıl mesele, ankaranın içine girilerek anlaşılabilecek olan yapısıdır. Yürünebilir yerlerini, ki bu şehrin devasa yüz ölçümüne kıyasla hayli az bir yüz ölçümünü kapsar, yürüyerek, insanını tecrübe ederek, insanının davranışlarına içkin hesaplarını anlayarak tecrübe etmek gerekir. O zaman seversin diyemem ama anlamak mümkün olur.” konulu bir tirad atmıştı. Ne olmuştu şimdi, Ankara hakkındaki sözleri dua saatine mi denk gelmişti de bir saniyede sıhhiye, bir buçuk dakikada kalede bulmaya başlamıştı kendini?
Yine de bunu kabullenme fikrini de kabullendi. Ankara, bir şeylere alışmak dışında başka neydi ki zaten? Haritada yaşamak da eski rutinlerini çok değiştirmezdi. Sabahları uyandığında ölçeği kontrol ediyordu: 1/1000 mi, 1/5000 mi? Günün ruh hali buna bağlıydı. Ölçek küçüldükçe insanlar büyüyor, dertler çoğalıyor, sesler boğuklaşıyordu. Büyük ölçekli günlerdeyse her şey daha netti; sorunlar bile köşeli ve tanımlıydı.
Otobüs durakları noktaydı. Gerçek nokta. İçinde beklenemeyen, sadece varlığı işaret eden türden. Beklemek yine vardı ama bedensizdi. Beklerken bir ok yön değiştiriyor, biri sola sapıyor, biri asla dönemiyordu. Bazen kendi hayatının da yanlış yola sapmış bir çizgi olduğunu düşünüyordu; ince, kararlı ve geri dönüşsüz. Ankara’ya geldiği o gün gibi.
Geceleri daha zor oluyordu. Harita kararıyordu ama karanlık gelmiyordu. Sadece renkler soluyor, semt adları adeta fısıltıya dönüşüyordu. “Çankaya” uzaktan bakınca kocaman bir karanlık gibi duruyordu. “Keçiören” üst üste binmiş çizgilerden ibaretti. Ya “Eskişehir Yolu”? Sürekli dönüyor, hiçbir yere varmıyordu.
Bir süre sonra kendisinde de değişiklikler başladı.Vücudundaki yuvarlıklar gittikçe köşelenmeye başladı. Omuzları fazla geometrikti. Konuşurken cümleleri yarım bırakıyor, geri kalanını zihninde tamamlıyordu; tıpkı haritalardaki kesik çizgiler gibi. Aynaya baktığında yüzünün üstünde küçük bir pusula belirdiğini sandı. Kuzeyi hep yukarıdaydı ama yukarının neresi olduğunu artık bilmiyordu.
En korkutucu olan, kimsenin ona inanmamasıydı. “Haritada yaşıyoruz,” dediğinde insanlar başlarını sallıyor, “Ankara insanı böyle olur,” deyip geçiyordu. Delirdiğini düşündüklerini hissediyordu ama asıl deliliğin, herkesin bunu normal karşılaması olduğuna emindi.
Bir gün kendini silmeye karar verdi. Parmağını kaldırdı, üzerine bastı, ovaladı. Kızılay biraz dağıldı ama o hâlâ oradaydı. Silgi izleri arasında duruyordu; silinmeyen bir sembol gibi. O an anladı: Harita onu bırakmayacaktı. Çünkü her haritanın, kaybolmayı temsil eden bir işarete ihtiyacı vardı.
Şimdi hâlâ orada. Bazen merkezde, bazen kenarda. Bazen bir yol ayrımında, bazen adı okunmayan bir sokakta. Eğer Ankara haritasına dikkatlice bakarsan, bir yerde fazladan bir çizgi görebilirsin. Hiçbir yere gitmez. Ama hep titreşir.