Zaman Ve Mekân Çizgisi

Saliha Çolak

Bazen durup dururken bir şey yaparsınız ve sonradan o şeyi neden yaptığınızı sorgulayıp durursunuz. Çünkü o şey aslında sizin hiç de ihtiyacınız dahilinde değilken onu yapmaya karar vermişsinizdir. Ben de neden okulun seçmeli ortak derslerinden bölümümle hiç mi hiç alakası olmayan coğrafya dersini aldığımı bilmiyorum.

O kadar üniversitelere gelmişsin, artık istemediğin Fizik, Kimya, Biyoloji derslerinden kurtulmuşsun. Odaklanman gereken tek alan Psikoloji. Fakat sen entel dantel olayım, farklı alanları da bileyim ayağına gidip Coğrafya dersi alıyorsun Ela. Aferin Ela.

Aslında ilk derse büyük bir heyecanla gitmiştim. Her gün aynı sınıfı, aynı yüzleri görmek beni sıkmıştı doğrusu. Coğrafya dersi için gittiğim sınıfta gördüğüm ilk insanla hemen kaynaşmaya başladım. Merhaba ben şu, şunu okuyorum, aa bizim karşı fakültedensin yani hiç görmedim seni, evet ya coğrafyayı merak ediyorum biraz bu yüzden seçeyim dedim vesaire vesaire. Gerçekten de hiçbir menfaat sağlamayan havadan sudan konuşma.

Ders saatini beş dakika geçmişti ki koridordan bir ses yankılandı “Evladım yavaş olun elimdekine çarpacaksınız.” Bir adam elindeki her neyse onu korumak pahasına avazı çıkana kadar bağırıyor, ses dalgaları da gittikçe sınıfımıza yaklaşmaya başlıyordu. Derken sınıf kapısından önce dikdörtgen biçimde dört kişilik bir masa büyüklüğünde kabartma harita göründü. Harita oldukça eski görünüyordu. Hatta o kadar eski görünüyordu ki dağların, nehirlerin yeri şu an değişmiş bile olabilirdi. Ardından haritanın arkasından ellili yaşlarda hafif kirli sakallı ekose gömlekli bir adam kafası belirdi. Hocamızmış meğerse. Mevlüt hoca. Hiç Mevlüt adında coğrafyacı duymamıştım doğrusu. Mevlüt sanki koyu yeşil gibi belki biraz da perşembe gibi, takım elbise ama hafif kırlaşmış saç gibi, kırk dokuz yaş gibi. Aman neyse ne! Adam bizim hocamızmış işte.

Mevlüt hoca dersi almakla şereflenmiş bu güzide otuz sekiz kişiyle küçük çaplı bir tanışma gerçekleştirdi. Yozgatlıymış Mevlüt hoca. Oysa bana Afyonkarahisar gibi gelmişti. Çünkü Mevlüt biraz da… Lütfen tekrar başlama Ela.

Tabiki ön sıralara oturmuş son derece entel ve kendini öne atmak için can atan arkadaşlarımız hocanın haritayı neden getirdiğini sordu. Hocamız ise bu soruyu bekler gibi tebessüm edip haritanın ne kadar özel ne kadar değerli ne kadar bulunmaz hint kumaşı ne kadar önemli ve ne kadar da gizemli olduğunu anlatmaya başladı.

Mevlüt hoca anlattıkça harita merakımı celbetti. Bu haritayı derse ilgimiz ilk haftadan artsın diye özel izinle şehrin arkeoloji müzesinden getirmiş. Çünkü bu harita yıllar önce bu şehrin topraklarından çıkarılmış, kimin ne için yaptığı bilinmeyen bir haritaymış. Hocamız bu harita için özel izin alabildiğine göre oldukça yetkili bir kişi diye düşünmüştüm. Ben de keşke Kaşıkçı Elması’nı öylesine alabilsem fena olmazdı. Ardından hocamız dağların denize paralelliğinden, Samsun’un ovasından, Sinop’un burnundan, dönencelerden bahsetti. Bir ara hangi dil konuşuyor anlamadım. Lapya, dolin, uvala, polye ve bilmemneler daha.

Ders saati bittiğinde hoca incelememiz için haritayı bir süre bırakacağını söyledi. Ben de hayatımda hiç harita görmemişim gibi incelemeye gittim. Sınıftakiler daha önce harita gördükleri için giden sadece bendim. Esasında hiç tarihi bir harita görmediğim doğruydu. Ben haritayı incelerken sınıf boşaldı. Mevlüt hoca da bir yere kadar gidip gelecekti, henüz ortalıkta yoktu. Elimi kabartma haritanın dağlarında gezdirdim. Kaç yılında yapılmış bilmiyordum ama büyük bir işçilikte ahşaptan nasıl böylesi bir harita çıkarıldığını ve dahası bu dağları, denizleri böylesi ince detaylarıyla kabartma harita haline getirecek bilgiye nasıl sahip olunduğunu merak etmiştim.

Elim dağlarda dolaşırken bir dağa takıldı ve dağ bir kapak gibi açıldı. Dağın içinden bir pusula çıktı. Oldukça eski bir pusulaydı ve ne yönü gösterdiği anlaşılamıyordu. Biraz yaklaştım, biraz daha ve biraz daha. Yetmedi elimle pusulaya dokunmaya başladım. Pusulayı elime almak istediğim o an olanlar oldu. İbre bir anda hızlıca dönmeye başladı ve haritada bazı dağlar yerinde sallanmaya başladı. Deprem oluyor sandım fakat sarsıntı sadece haritadaydı. Ampul ve sıralar oldukça sakindi. Haritanın içine cin kaçmış zannettim. Ardından geri geri hızla adım atıyorken birden bir seksen kayaya çarptım. Mevlüt hocaymış. “Ho-hocam bu haritada bir şeyler var”. Güldü bana. Hatta kahkaha attı. Kendimi aptal gibi hissetmiştim. “Haritada bir şey değil çok şey var, dağlar, ovalar.” Dalga mı geçiyordu yoksa ben halüsinasyon mu görmüştüm anlayamadım. Tebessüm edip hocaya hak verdim ve son sürat sınıftan çıktım. Aklımdaki tek düşünce dersten kalıp seneye yerine başka seçmeli ders almaktı.

Sınıftan çıktıktan sonra normalde yirmi dakikaya yurdumda olurdum. Hatta biraz yavaş yürürsem yirmi beş dakika. Fakat o gün beş dakikaya yurda gelmiştim. Tamam harita, hoca biraz korkuttu, hava da kasvetli biraz eyvallah ama yirmi dakikayı beş dakikada yürümek biraz ermişlik, evliyalık hissi veriyordu.

En iyisi uyumaktı. Ünlü yazar Emre Ergin her ne kadar stresli anlarda uyumanın mümkün olamayacağını savunsa da ben o gün stres, korku ve endişe hatta biraz da merakla uykuya daldım.

Uyandığımda her zaman olduğu gibi zihnim beş altı saniye tabula rasa gibi bomboştu. Sonra korkuyla yaşadığım olay aklımda belirdi. Saate baktım. Altı saat uyuyabilmişti. Ya da ben öyle zannediyordum ki oda arkadaşım “on beş dakika olmadı uyuyalı, uyku mu tutmadı” diye sordu. On dakikadır uyuyor olmamı idrak edemeyip defalarca sordum. Uyuduğumda 15.10du ve telefonda 15.26 yazıyordu. Aklımı kaybediyor olmamdan şüphelenmeye başladım. Başım çatlayacak gibi ağrıdığından sağlık ocağına gitmek iyi olur diye düşünüp yurttan çıktım. Dolmuşa bindim ve hastaneye geldim. Üç dakika. Nasıl olabiliyordu? Çıldırmak üzereydim. Sağlık ocağının bahçesinde muayene olmayı unutup bunu düşünmeye başladım. Ardından telefondan hızlıca geceye bilet alıp on iki saat uzaklıktaki evime gitmeye karar verdim.

Yurda dönüp hazırlandım ve çıkış yaptım. Otogara geldim. On dakika. Anlamadığım şey ben hızlı yaşadığımı fark etmiyorken hızlı yaşıyor oluşumdu. O kadar hızlı geçiyorken zaman nefes nefese kalmıyordum mesela. Otobüsü beklerken derin düşüncelere dalmıştım ki bir anda zihnimde daha önce neden yakmadığıma şaşırdığım ampul belirdi: Kıyamet mi kopacak! Eyvahlar olsundu. Zaten hava kasvetliydi, sanki ölüm gelecek gibi ansızın bulacak gibi bir havaydı. Tövbe hâşâ. Ela iyice saçmalamaya başladın sus artık. Aklımdaki düşünceler durup durup yeni bir ışık yakıyordu. Acaba psikopat mı olmuştum. Çoklu kişilik bozukluğu muydu bu ya da pardon bu olsa olsa çoklu zaman bozukluğu olurdu. Öyle bir hastalık var mı ki? Varsa da o konuya daha geçmedik. Ya da belki ben Einstein’den yıllar yıllar sonra izafiyet teorisinin vücut bulmuş haliydim. Zaman ve mekân bende eğilip bükülüyordu belki hatta evrende kütlesi en hafif bendim ve kütle çekim gücüm zamanı yavaşlatamıyor da olabilirdi. Neden olmasındı. Her şey gerçekten her şey mümkün olabilirdi.

Otobüse binip saate baktım:23.15di. Sonra ne mi oldu? Cama kafamı yaslamışken yolculuk bitti:23.45. Otogarda hüngür hüngür ağlayıp taksi çağırdım ve eve geldim. Ne yaşadığımı bilemiyordum fakat ailem beni aylar sonra görmüşken bir de delirdiğimi bilsinler istemedim.

Zaman tabiki hızla geçerken ve ben bir yerlere hızla giderken evden çıkmak istemedim. Fakat biraz yalnız kalmaya da ihtiyacım vardı. Zamanı hesaplamadığım bir yer istiyordum. Artık farklı hissediyordum ve yaşadığım şeye anlam bulmayı bırakmıştım.

Evimiz küçük kasabadaydı ve kasabanın kuzeyinde yükselen bir dağ vardı. Bu aylarda vahşi hayvan pek olmayacağından yürüyüş yapacağım diyerek dağa doğru gitmeye karar verdim. Oradan gökyüzünü izlemek ve Allah’a beni içinde sıkışıp kaldığım zaman çizelgesinden çıkarması için dua etmek istiyordum. Öğle vakti yola koyuldum. Tabiki de dağa varmam uzun sürmedi. Dağın kasabayı gören yamacına oturdum ve düşünmeye başladım. Ne olursa olsun anlam veremiyordum. Tek bildiğim her şeyin Coğrafya dersinden sonra, hatta haritaya dokunup pusulayla uğraştıktan sonra olduğuydu. Çaresizce ağlamaya başladım. Bir ara biraz abartmış olacağım ki oturduğum çimenlere vurmaya başladım. Fakat yumuşak bir çimen beklerken her vuruşumda “Küt” sesleri geliyordu. Bunu da delirmemin bir parçası zannetmiştim. Sonra neden daha önce yapmadığımı bilmediğim şeyi yaptım ve etrafa baktım. Karşıdaki küçük büyük dağlar, elimin altındaki kasabam ve bu dağ. Çok şeydi, şey, yapay.

Eyvahlar olsun! Ben o haritanın içindeydim. Hiçbir plan yapmadan doğruca eve indim ve birkaç gündür kaldığım ailemle sunum ödevim varmış, son günü yaklaşmış bahanesiyle vedalaşıp otogara gittim. Otobüse bindim ve hoop, işte geldim. Daha önce dikkat etmediğim her yer ne kadar da yapaydı. Bir ara acaba ben de mi yapayım diye düşüdüm ve bir çimdik attım. Çok şükür neyseki taş gibi değildim.

İki gün sonra coğrafya dersine girdiğimde Mevlüt hocayı beklerken başka bir hocanın gelmesiyle afalladım. Ardından dekanımız ve rektörümüz de sınıftaydı. Ben ve tüm sınıf neler olduğunu anlamaya çalışırken rektörümüz söze girdi “Sevgili öğrenciler maalesef sizinle üzücü ve bizim adımıza yüz kızartıcı bir haberi paylaşmak istiyoruz. Geçen hafta dersinize giren ve kendisini Mevlüt olarak tanıtan şahıs gizli bir suç örgütünün sözde Türkiye temsilcisi imiş. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dosyası görülüyorken Türkiye’ye kaçmış. Birimler bizi haberdar ettiğinde çoktan bir müzeden müzelik eşyayı çalmış hatta neden yaptığını bilmediğimiz şekilde üniversitemize sızıp sizlere ders vermiş. Neyseki çaldığı harita müzeye geri koyuldu ve kendisi de yakaladı. Aslında daha önce yakalanması gerekiyordu fakat yerkili birimlerin bildirdiğine göre hızlı şekilde kaçabilmek gibi yetenekleri varmış. Yaşananlar için üzgünüz herhangi bir olumsuzlukla karşı karşıya kaldıysanız üniversitemiz, il belediyemiz ve polisler elimizden geleni yapacağız.”

Bu açıklama karşısında donakalmıştım. Einstein az önceki açıklamayı duysa insanoğlunun aptallığı üzerine yeniden konuşurdu. İzafiyet mizafiyet yoktu. Oysa ben Yıldızlararası filminden ne kadar da etkilenmiştim. Rektörün konuşmasından anladığım şey ben bu zaman ve mekan çizgisinde sıkışıp kalmıştım fakat Mevlüt hoca da yakalanmıştı. Durumumu anlatsam beni anlarlar mıydı yoksa rehabilitasyon merkezine mi yollarlardı emin olamıyordum. Tek hissettiğim vücudumun ateşle yanıyor olması, tek yaptığım ayaklarımı istemsizce sallıyor ve korku, panikle dudaklarımı ısırıyor oluşumdu. Sınıfın dehşetle açılmış gözlerininin ve fısır fısır konuşmalarının arasından elimi kaldırdım:

“Bu müze tam olarak nerede?”