Evden çıktığımda yolu düşünmem. Sabahın nasıl başladığına göre yürürüm; bazen doğrudan ilerlerim, bazen ilk köşede durup kahve alırım. Acelem varsa hızlanırım yoksa adımlarımı saymadan yürürüm. Şehrin bana ne sunduğuyla değil o gün benden ne isteyeceğiyle ilgilenirim. Hoş, çoğu zaman da bir şey istemez. Sadece geçmemi bekler.
Yürürken etrafıma bakarım. Vitrin camlarında kendimi yakalarım, kaldırımlardaki çatlakları fark ederim. Bunlar bana yeter. Yönlere, sokak adlarına, tabelalara, büyük ve genel şeylere dikkat etmem. Ayrıntılarla ilerlemek daha kolaydır benim için. Bir binanın hâlâ yerinde durduğunu görmek, bir sokağın beklenmedik bir yere çıkmaması, günün geri kalanını daha katlanılır kılar. Bu tür şeylerin değişmediğini bilmek, insanı rahatlatıyor.
Şehir hakkında pek düşünmem. İşe geç kalmamak, eve dönerken yolu uzatmamak, kalabalığın arasına gereksiz yere karışmamak gibi küçük hesaplarım var sadece. Gün içinde kaç kez aynı yerden geçtiğimi fark etmem. Dalgın olduğum zamanlar bile ayaklarım beni yanlış bir yere götürmez. Bunu uzun süre kendimle ilgili bir şey sandım. Alışkanlık, dikkat, belki de sezgi. İlk başta önemsemedim. İnsan yaşadığı yeri tanıyınca böyle şeyler olur sanıyordum; günler birbirine girer, yollar kısalır. Göz, bir süre sonra yeni bir şey aramaz. Yine de bazen durduğum oluyordu. Yürürken bir anda yavaşlıyor, etrafıma bakıyordum. Bir şey eksik mi diye değil; fazlalık var mı diye. Olmaması gereken bir ayrıntı. Yanlış konmuş bir nesne. Ama her seferinde her şeyin yerli yerinde durduğunu görüyordum. Bu düzen, içimi rahatlatıyor ama bir taraftan da gereksiz derecede düzgün geliyordu.
Yol sormam gerektiğinde cümle kurmaya bile ihtiyaç duymuyordum. Bir yerin adını söylemem yetiyordu. Karşımdaki duruyor, kısa bir an düşünüyormuş gibi yapıyor, sonra eliyle yönü gösteriyordu. Parmağın çizdiği hatlar netti; köşeler keskin, dönüşler açıktı. “Şuradan dümdüz,” diyorlardı, “sonra sağ.” Kimse “sanırım” demiyor, kimse duraksamıyordu. Tarifler birbirine benzemiyordu ama sonuç değişmiyordu. Gittiğim her yol, beni beklenen yere çıkarıyordu.
Birkaç kez bilerek ters yöne döndüm. Kararı verdiğimden emin olduğum anlar oldu. Yine de kısa bir süre sonra kendimi tanıdık bir yerde buluyordum. Sanki yanlış yöne sapmam mümkün değilmiş gibi. Bunu düşünmemeye çalıştım. İnsan bazen kendi alışkanlıklarını hafife alır. Yolunu bilmek, sandığımdan daha büyük bir beceri olabilir diye geçirdim içimden. Ama bir yerden sonra, bu kadar az yanılmanın da bir tuhaflığı vardı. Bir vitrinin önünde durdum. Camdaki yansıma tanıdıktı; yüzüm yerindeydi, duruşum alışıldık. Yabancı olan ben değildim. Yabancı olan, bulunduğum yerin bana hiçbir soru sormamasıydı. Ne kadar kalacağımla, ne zaman gideceğimle ilgilenmiyordu. Meydanın ortasında olduğu gibi burada da bir boşluk yoktu; sadece geçişler vardı. Kenarda olmak, ortada olmaktan farklı değildi. Sadece hareketin biçimi değişmişti.
Eve dönmek istemedim. Dönmem gerektiğini de düşünmedim. Yürümeye devam ettim. Hangi yöne gittiğimi saymadım; adımlar kendiliğinden bir ritim buldu. Bir süre sonra durdum. Bir şey yapmak istedim ve yapamadım. Ne olduğunu ilk anda çıkaramadım. Sadece durduğumu fark ettim. Durmak istemiş miydim, yoksa durmam mı gerekiyordu, bilmiyorum. Yeniden yürümek istedim ama ayaklarım yerinden oynamadı. Hareketin gelmesi gereken yer boşluktu; sanki kararım bedenime uğramamıştı. Bu beni telaşlandırmadı. Telaşlanmam gerektiğini de düşünmedim. Sadece bir boşluk vardı. Daha önce hiç yaşamadığım bir tereddüt değil de daha önce hiç fark etmediğim bir sınır gibiydi.
Etrafıma baktım. Sokak aynıydı. Hava değişmemişti. İnsanlar geçiyordu. Kimse bana bakmıyordu. Kimse durduğumu fark etmiyordu. Yürümeye devam ettim. Eve dönüş yolunu seçerken de düşünmedim. Ayaklarım alışkın olduğu ritmi kendi buluyordu. Yol uzamadı, kısalmadı. Kavşaklar beklediğim yerdeydi. Kapının önüne geldiğimde anahtarı cebimden çıkarırken bu hareketi daha önce kaç kez yaptığımı hesaplamaya çalıştım ama sayı tutmadı. Kapı açıldı. İçerisi, dışarısı kadar düzenliydi.
Kapıyı kilitlemedim. Kilitlemenin neyi dışarıda bırakacağını bilmiyordum. Pencerenin önüne geçtim, sokağa baktım. İnsanlar geçiyordu. Işıklar yanıyor, sönüyordu. Her şey yerli yerindeydi. Evin sessizliği, meydanın kalabalığından farklı değildi. Burada da bir şeyler olması gerektiği gibiydi. Sandalyenin durduğu yer, masanın altına düşen ışık, pencereden görünen sokak… hiçbiri şaşırtmıyordu. Pencereye yaklaşıp aşağı baktım. Az önce geçtiğim yollar, yukarıdan bakınca birbirine daha çok benziyordu. Sanki yürümemiştim de sadece bir yerden başka bir yere taşınmıştım.
Masaya oturdum. Elimi yüzümün önünde gezdirdim; parmaklarımın havayı kestiğini hissettim. Bir süre öyle kaldım. Sonra ayağa kalkmak istedim. Kalktım. Kapıya yönelmek istedim. Yöneldim. Her hareket istediğim hareketti. Yine de boşluğu hissettim. Ne olduğunu adlandıramadığım ama orada olduğunu bildiğim bir boşluk.
Pencerenin önünden ayrılırken sokağın aşağısına bir kez daha baktım. Yollar yukarıdan bakınca daha düzgündü. Dönüşler net, mesafeler tutarlıydı. Aşağı indiğimde bunların hiçbirini düşünmeyeceğimi biliyordum. Düşünmeme gerek kalmayacaktı. Işığı kapattım. Karanlıkta, yönümü bulmak zorunda olmadığım bir yerde durdum. İlk kez nerede olduğumu değil, nerede durmama izin verildiğini düşündüm.