Sar Geriye

Fatma Ünsal

Otobüsün camından bakıyorum, o da bana bakıyor dışarıdan. Âdetim değildir biri bana bakarken hüngür hüngür ağlamak. Hele beni yolculamaya gelmiş bacak kadar çocuğun gözleri önünde salya sümük ağlayacak değilim ya. Ama baktım o ağlıyor, baktım elinin içiyle gözlerini siliyor. Üzüldüğümü belli etmeyeyim diye sinirlenmiş gibi yapıyorum. Sus işareti yapıyorum, sus len sus git hadi. Başını usulca sallıyor, sırtında çantası dönüp gidiyor. Terminalin çıkışındaki az basamaklı merdiveni tırmanırken dönüp bir aralık arkasına bakıyor. Hemen yönümü dönüyorum, göz göze gelemeyince devam ediyor yoluna. İçimden bir his gelip geçiyor, ya bu çocuk ölürse?

Annem böyle zamanlarda şeytan söyletiyor der. Hayır olanı Allah dedirtir, der. Annem her Anadolu Müslüman’ı gibi böyle şeyleri iyi biliyor. Neyi Allah dedirtti neyi şeytan fısıldadı. Ben de annem gibi diyorum içime bu his düşünce, şeytan dedirtti şeytan. Savuş buradan. Euzubillâhimineşşeydanirracim…Otobüsün hareket etmesine daha beş dakika var. Baktım gözden kaybolmuş. Velet. Kafası da zehir gibi. Tuttu buraları kazandı. Yurduna gidiyor iki gözümün çiçeği. Gözleri iri iri, güneş ışığı vurunca yeşile çalıyor. Saçları kahverengi ve kirpi. Hiçbir tarak fayda etmiyor. Tarasa da bir taramasa da. Yurduna gidiyor iki gözümün çiçeği. Yurduna gidiyor yurduna. Bunu derken derken gözlerimi durduramıyorum. Otobüsü sel alacak neredeyse. Sanki elimi ayağımı koparmışlar, sanki saçlarımı tek tek yolmuşlar. Abartma abartmadan ağla diye içimden kendimi durdurmaya çalışıyorum ama ne fayda. İnsan, böyle zamanlarda kendi sözünü hiç dinlemiyor. Önümdeki teyze, hareketleniyor. Gözüm hemen ona kayıyor. Hah, diyorum. Şimdi annelik edecek bana. Teselli edecek ağlama kızım, diye. Ağlamamı yavaşlatıyorum ki tesellisini rahat duyabileyim. Arkasına hafif dönüyor, geri önüne dönüyor. Koltuğu bana doğru geliyor. Meğer koltuğunu arkaya yaslamak içinmiş tüm bu şovlar. Yaslıyor ve kulaklığını takıyor. Teyzelerin de kulaklık takmışı hiç çekilmiyor.

Sonra muavin. Elinde cönk benzeri bir defter, sanki dünyanın en önemli olayını yazıyor. Sanki Malazgirt’in kaydını tutuyor. Beyaz gömleği, koyu lacivert ince kravatı var. Saçları kısa ve jöleli. Gözleri tercihen küçük ve yüzü zayıfça uzun: Nereye hanımefendi? Gözlerim iyice dolmuş, dolmuş, ne dediğini anlamıyorum bile. Burnumu silerken bir daha soruyor, bu sefer gergin: Nnne re ye hanımefendi? Konya beyefendi Konya oldu mu Konya ühühühühüh. Konya. Mevlana hani, ne olursan ol gel ama sen gelme beyefendi Konya. Onlar yani bizimkiler hele o yurduna giden velet hiç gelemez ama ben giderim, Konya. Konya’yı duyar duymaz arka sıradakine geçiyor: Nereye beyefendi? Sesi uzaklaşarak ilerliyor otobüsün içinde: Siz nereye? Bu otobüste insanın derdiyle dertlenecek bir kişi bile yokmuş meğer. Yazık. Muavin, sanki bir iş yapmış gibi bir yerleri açıp kapatıyor, kontrol ediyor. Şoför geliyor yerleşiyor. Otobüs hareket ediyor. Onun silüetini orada bırakıp gidiyorum. Nereye hanımefendi nereye? Konya’ya Konya’ya.

Yol boyu başım cama dayalı duruyorum. Serinlik gelirse rahatlarım diye. Babam arıyor sonra. Suç işlemiş gibi konuşuyorum usul usul: Evet baba, hıhı hıhı, yok yok tam saatinde çıktı yola, işte beş saat hesapla her zamanki gibi, yok yok gitti o da bekleme dedim yurda geçti, çantası ağırdı yine, sırtı büküldü gitti, ee alışacak alışacak, annem ne diyor, tamam tamam gidince ararım, tamam bana bakıyorlar hadi. Kapatınca bir tur daha ağlıyorum. Şöyle etrafıma bakıyorum belki teselli eden olur diye. Yok. İnsanlar otobüse binince kendisini neden rölantiye alır? Hele şu tavırlara hele. Kulaklıklar, böyle yanındakini tanımaz tavırlar. Tanımıyorlar gerçi de ne bileyim. Ağlar ağlar susar. Ağlarım ağlarım susarım. Tek başına yolculuk, insana böyle şeyler öğretiyor. Ağlama ağlama, vizeler bitince damlarsın hemen ağlama ağlama. Hah şöyle, yaslan arkana. Pardon su alabilir miyim de. Pardon su alabilir miyim?

Suyu getiriyor muavin, uzatıyor. Elleri de zayıf. Bana gıcık olmuş olmalı. Suyun canını alacak gibi tutuyor. Kurtarıyorum suyu neyse ki. Teşekkür ediyorum dilimin ucuyla. Niye gıcık oldun beyefendi, şurada hönküre hönküre ağlayamayacak mıyız? Bu da bilet parasına dâhil değil mi? Diye soramıyorum. Sorsam da cevaplamaz. Bu otobüste herkes bana düşman herkes. Bunu düşünüp tekrar başlıyorum ağlamaya. Şimdi yurduna gitmiştir. Sakin sakin yerleştirmiştir eşyalarını. Yemeğini yer, namazını kılar, etüde geçer sonra. Bu çocuk aynı ben. Değil. Bu çocuk aynı babam. Değil. Annem? Değil. Bu çocuk aynı kendisi. Yek. Ne o, ne o? Yine mi ağlayacaksın hanımefendi? Bu otobüste yüzüne suratına bakmazlar, başka otobüslerde de bakmazlar hanımefendi. Otobüslerde genel olarak kimse kimsenin bir şeyi değildir hanımefendi. Kardeşinle bile yan yana otursan tek yolculuk edersin hanımefendi.

Konya’ya varıyoruz. Bir sonbahar günü, akşam vakti. Yerler terminallerin zeminlerinin olması gerektiği gibi ıslak ve beton. Başka bir yerde olduğumu fark edince yine gözlerim doluyor. Hemen şuurumu bulandırıyorum. Atlıyorum dolmuşa, yurda geçiyorum. Annemi arıyorum bu sefer. Vardım vardım, tamam boşaltırım, tamam camın önünde tutarım turşuyu, yok anne, hayır tamam sen haber ver, görüşürüz. Mevlana Hazretlerini diyor mutlaka ziyaret ederiz, sen üzülme. Annem tesellisine Mevlana’yı niye katıyor? Koridordan uzaktan şavkan şehir ışıklarını izliyorum. Hiç sevmiyorum bunları. Aynı anda kımıl kımıl. Korkutucu geliyor. Çantamı boşaltıp bir iki lokma bir şey yiyorum. Yatsıyı kılıp uyusam. Mescide iniyorum. Birkaç kız dualarını etmişler, fısır fısır konuşuyorlar. Ben gelince susup kalkıyorlar. Bazen işaret bekleriz, haydi kalk giti bazen birinin odaya gelmesiyle duyarız. Bir şehri terk etmenin lüzumunun işaretini şehre bir adamın gelmesiyle duyduğumuz gibi. Sünneti kılıyorum. Farza durunca telefonum çalıyor. İçimden neyse ki üçüncü dördüncü rekatta sadece fatiha okuyoruz, diye geçiyor. Böylece hızlıca bakabileceğim. Allah affetsin. Hızlıca kılıyorum. Bilmediğim bir numara. Niye memlekete geri döneyim, efendim, hayır hayır doğru söyleyin hayır, hayır hayır, yok olmaz o olmaz o olmaz. Uğultu uğultu uğultu. Gözümü açtığımda kendimi acilde buluyorum. Sakinleştirici yaptık diyor doktor. Niyesini hatırlamıyorum. Yanımda yurttan iki kız ve güvenlik. Acıklı acıklı bakıyorlar. Niye? Memleketten telefon gelmişti, evet evet, aman Allah’ım hayır. Hayır yatamam hayır. Ben gideyim hayır diye kalkıyorum, yere düşsem de kalkıyorum. Terminale götürüyorlar beni. Annem babam açmıyorlar telefonlarını. Beni arayan numarayı arıyorum hemen, telefonu açınca yine geveliyor ağzında, yok yok, hayır bir şey olmadı, midesinden midesinden. İlk otobüsle geri memlekete dönüyorum. Daha sabah geçtiğim yollardan bir daha. Ama karanlıkla, otobüsün yolu delen ışığıyla, bazen yükselen inlemelerimle.

Evimizi görüyorum uzaktan. Tüm ışıkları yanıyor. Düğün evlerinin böyle tüm ışıkları yanar. Bir de cenazeevlerinin. Bizim evimiz cenazeevi şimdi. Sabah değildi. Beni kucaklıyorlar akrabalar. İnnallahıma sabretmeliymişim. Gençmiş cennetlikmiş günahsızmış sabi. Kim? Nasıl? Annem nerede babam nerede diye bağırıyorum. Odamıza geçmişler, başları sarılı uluyorlar. Noldu noldu noldu derken bayılmışım. Gözümü açtığımda annemin dizinde buluyorum başımı. Zehirlenmiş, diyor sabi zehirlenmiş. Karnım ağrıyor diye yerinde duramamış. Hemen götürmüşler, bizi de çağırdılar ama zehirlenmiş. Onun yediğini biz de yedik ama o zehirlenmiş. Evden ne var ne yok aldılar numune. Zoruma da gitti, ben çocuğumu niye… Sus diyorum sus, sus kadın. Sus. Nerede o, sus. Cami avlusunda, diyor. Onu diyor, bağıra bağıra ağlıyor. Babam susa susa bağırıyor. Eniştemle ablam kolumdan tutup götürüyorlar. Her zaman geçtiğim yollar, ayağıma batıyor. Memleket havası ciğerimi yırtıyor. Gecenin yarısında kırmızı mavi ışıklı cami avlusunda yatıyor. Sabah hadi git diye kızdığım velede bak sen. Karşımda suspus duruyor. İnnallahıma sabredecekken kabul edemiyorum. Kabul edemeyince, içimden isyana benzer bir his yükselince innallahıma sabrediyorum. Ama geri isyan. Geri sabır. İsyan sabır isyan sabır derken insanlığıma çarpıyorum her seferinde. Caminin avlusuna yığılınca tek dua hakkım olsaydı onu kurtarırdımı düşünüyorum. Düşünürken düşünürken yere yapışıyorum. Tek dua hakkım oldu ya Rabbi, ne zaman benim elimle şifa vereceksen o zamana yolla beni, yolla beni diye bağırıyorum. Yanımdakiler isyan sanıyor, büyü talep ettim sanıyor. Ben Allah’tan istediğimi isterim. Size ne diyemiyorum. Ama Ona diyorum. Sonsuza kadar dua ettirme bana ama şimdi yolla şimdi yolla. İçim geçiyor. Gün ağarıyor. Yanımdakiler kayboluyor. Ben kayboluyorum.

Dündeyiz ve evdeyiz. Mutfaktayım hatta ben. Dışarıdan gelmiş, bana yalvarıyor: Abla n’olur gitmeden yalancı çiğ köftenden de yap yurda götüreyim n’olur abla. Başımdan savamıyorum. Bozulur bu, olmaz desem de dinletemiyorum. Mecbur yapmaya koyuluyorum. Domates kalmamış, şu konservelerden katayım. Annem o iki yıl öncenin, şunu al deyince diretiyorum, konserve işte ne olacak sanki? Atacağım onu, alma dediyse de dinlemiyorum. İyice yoğuruyorum. Gelip ağzına atmaya çalışıyor. Eline vuruyorum. Hepsini bana koy, diyor. Zıplıyor yerinde, hepsini hepsini. Dündeyiz ve evdeyiz. Köfteleri ona ayırıyorum. Ellerimle. Kimseye zırnık vermiyorum köfteden. Hepsi onun hepsi.

Sabah oluyor. Otobüsteyim ve o bana bakıyor. Koca çantasında çiğ köfteler ve bozuk. Koca kutu ve bozuk. Köşeyi dönüyor, otobüs gidiyor. O gidince ben ağlıyorum. Kimse bana bakmıyor. O gidiyor ve yiyor, gider gitmez yiyor. Hatta yurda varmadan bitiriyor. Etüde girmeden fenalaşıyor, zayıfça vücudu dayanamıyor. Ölüyor. Yatsının farzını kılarken telefonum çalıyor. Farzlar da Allah’tan kısa sürüyor. Birisi telefonda zırvalıyor. Anlıyorum da anlamıyor gibi yapıyorum. Yoksa acıdan ölebilirim. Otobüste uluyorum uluyorum. Evde annem zehirlenmiş diyor. Camide Allah’tan tek dua hakkımı isterken bayılıyorum. Dündeyiz ve evdeyiz. Konserveyi koymama engel oluyor annem. Başkasını getiriyor. Yeni bu, diyor. Yeni domates konservesiyle en sevdiği yalancı çiğ köfteyi yoğururken rahatım. Geliyor başıma, bir tane çalıp gidiyor köfteden. Eline vuruyorum. Hepsini bana koy, hepsini diyor. Hepsini onun için yapıyorum.

Sabah oluyor ve otobüsün dışından bana bakıyor. Git hadi, diye azarlıyorum. Koca çantasında çiğ köfteler ve bozuk değil. Öyle zannediyorum. Köşeyi dönüyor ve otobüs gidiyor. Ben şimdiye de akşamki cenazeevine de ağlıyorum. Sihirli güçlerim var, tüm zamanlara ağlayabilirim. O gidiyor. Gidiyor ve yolda bile yiyor. Hatta yurda varmadan. Etüde girmeden fenalaşıyor. Zayıf vücudu dayanamıyor. Ölüyor.

Ben mescide girince susup çıkıyorlar. Yatsının farzını kılarken telefonum çalıyor. Keşke farzlar bu kadar kısa sürmese, diye içimden geçiriyorum. Telefonu açmamak için farzı uzatıyorum. Son sünnette yakalanıyorum. Birisinin telefonda zırvalamasına engel olamıyorum.