Kaygan Zeminler

Emine Genç

Havalandırma penceresinin esas görevi, alt katın limon kolonyasıyla karışmış kekik çayı ve serum aromalı yaşlı kokusunu odamın içine taşımaktı. Gökyüzünden mahrum bu pencere önündeki manasız mermer çıkıntısı, nereden geldiği belirsiz güvercin pislikleriyle yeni bir boyut kazanıyor, adeta pencerenin kimliğini ve kokusunu tamamlıyordu. Bu eve ilk taşındığımda ansızın içime çöken bunalım ve kimsesizlik duygusunu anlamlandıramıyordum. Kendimi iki yıl önce babaannemin evinde, beyaz yazmaların ortasında derin nefesler, burun çekişleri ve detone alââ sıratımmmüstakiime teğnziilel aziyzir rahimi litüğnzira kavmemnâ üğnzire aabai küm… seslerine karışmış buluyordum. Bana öyle geliyordu ki bu güneşe düşman ev, olmayan d vitaminimi sonsuzluğa uğurluyor ve beni kör kuyularda kimsesiz bırakıyordu. Sonraları anladım, tüm bunların sebebi evime havalandırma penceresinden sızan yaşlı kokusuydu. Pencereyi kapattım. Eski sakin, yer yer mutlu, en azından huzurlu hayatıma dönmüştüm. Ama çok uzun sürmedi. Kapatamadığım yeni pencereler, boğucu havalandırmalar bitmiyordu. Kendimi en güçlü hissettiğim anlar, yıkılmadan hemen öncesiydi. Çok neşeliyim demek ki öleceğim, diyordum kendime ve çok beklemeden öleyazıyordum.

Bu sabah gözümü açtığımda göğsümde bir öküzle uyandım. Ekran bağımlısı ve ben kaydırdıkça kıçını iyice büyüten öküz, yayıldıkça yayıldı ve tüm bedenimi kapladı. Zihnimi kaybettiğim iki saatin sonunda kaydırmaların yönlendirmesi ve yarım bir bilinçle kahvemi demledim. kaydırdım. buzdolabını açtım, bakındım. kaydırdım. zeytin, bayat ekmek ve peynir kutusunu aldım. kaydırdım. yumurtanın, avokadonun, badem sütünün, kuzu kulağının yüzüne bile bakmadım. Öküzüm ne isterse o. Bugün tüm amacımız onu büyütmek olacaktı, belli. İki reels arası sürede zihnim konuşacak gibi oluyor, olası video donmasında ödüm kopuyordu. Tam teslimiyetle kaydırdım ve kahvemi içtim. Zeytin çekirdekleri, ekmek kırıntıları ve bıçağın üzerindeki kurumuş peynir kalıntılarıyla adeta içimin modern sanat simgesi haline gelen masayla bir donuş anı kadar bakıştıktan sonra kafeinden aldığım güçle telefonu kapattım. Masayı kâğıt havluyla temizlemiş gibi yaptım. Yine de ondan kurtulamadım. Endişe ve stres tüm bedenimi sarmıştı.

Önce nefesim daraldı. Kahveden mi oldu bu? Kalbim hızlandı. Sol kolum. Hayır, şimdi değil. Nefes alamıyorum. Alıyorum ama olmuyor. Verdiğim nefes yerine gelmiyor. Camı aç. Yetmez. Diğerini de. Tüm camları. Kalbim böyle atmaz normalde. Böyle atıyorsa bir şey vardır. Bir şey vardır çünkü hep böyledir. Neden beceremedim? Neyi beceremedim? Her şeyi. Bir haftadır annemle konuşmuyorum. Bu yüzden. Hep bu yüzden oluyor zaten. Kötüyüm. Kötü biriyim. Başka açıklaması yok. Derin nefes al. Derin. Derin. Olmuyor. Ya atlarsam? Hayır. Ama ya bir anlığına? Bir an yeter. Kendimden uzağım. Ellerim bana ait değil. Yüzüm sanki bana bakmıyor. Şimdi burada ölürsem üst kata havalandırmadan kahve aromalı ceset kokum gider mi? Ne saçma bir düşünce bu. Ama geliyor işte. Hep saçmalarım zaten. Başka ne işe yararım ki? Kaç günde bulurlar? Bir hafta. Belki iki. Telefonu nereye koydum? Arasam ne diyeceğim? “Nefes alamıyorum” mu? Herkes alamıyor zaten. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol. Ayna. Ayna lazım bana. Yüzümü görürsem geçer belki. Kendime zarar verirsem? Saçmalama. Sakinleş. İşe yaramayacak. Bul. Hemen. Bul. Alttaki çekmecede yok. Kendimden uzaktayım. Ayna yok. Hiçbir şey yok. Ayna neredeydi neredeydi. Sakin ol. Holde. Kocaman var. Aptalım. Geç. Bak. Dur.

Bu yüz bana mı ait? Bir şey eksik. Ya da fazla. Gözlerim çok açık. Bu kadar açık bakmaz normalde. Kırp. Kırpmıyor. Yüzüm soluk mu? Hayır, bakma buna. Bakma. Dudaklarım titriyor. Durmuyor. Bu sensin, diyorum içimden. İnanmıyorum. Sanki biri benim yerime geçmiş de yüzümü deniyor. Bir süreliğine. Yaklaşıyorum. Cam soğuk. Alnım değiyor neredeyse. Nefesim buhar yapıyor. Demek yaşıyorum. Ama iyi gelmiyor. “Bak” diyorum. “Bak ve geçsin.” Geçmiyor. Yüzüm bana bakıyor ama beni tanımıyor. Elimi kaldırıyorum. O da kaldırıyor. Bir gecikme var mı diye bakıyorum. Yok. Bu kötü. Ya da iyi. Bilmiyorum. Gözlerimin içine bakıyorum. Rengi değil. Deseni. İrisin içi dağınık. Halkalar var, üst üste binmiş. Sanki biri aceleyle çizmiş. Ortadaki boşluk çok siyah. Geniş mi, dar mı anlayamıyorum. Bana bakıyor mu, içine mi çekiyor. Yaklaşıyorum. Nefesim cama vuruyor, desenler buğulanıyor, kayboluyor. İyi. Ama geri geliyorlar. Daha net. Gözümün içi fazla detaylı. Bu kadar yakından bakılmaması gereken bir şey gibi. İrisin içinde hiçbir şey sakin değil. Benim gibi. İrisin içi koyu. Kahverengi önce. Islak toprak gibi. Sonra açılıyor. Sanki biri rengi içinden silip yeniden boyuyor. Açık. Daha açık. Ela oluyor. Aralarda yeşil kıpırtılar. Durgun değil. Bakmamam gerekirken bakıyorum. Desen çözülüyor. Halkalar birbirine karışıyor. Ortadaki karanlık büyüyor. Ve bir an artık başka bir aynaya bakıyorum.

Ayna küçülüyor. Avcuma sığıyor. Gözlerimi sıkıca kapatıyorum. Havanın ağırlığı beni daha da küçültüyor. Nemli. Islak bir ahşap, tuzlu bir koku, tahta kokuyor her yer. Avcumu sıkınca ayna elimi kesiyor. Korkuyorum ama içimde az önce beni boğan endişeden eser yok. Gözlerimi açıp etrafıma baktığımda sessiz bir kalabalığın içinde olduğumu anlıyorum. Üzerimizde tahtadan bir tavan var. Gıcırdıyor. İnce çizgiler hâlinde yukarıdan ışık sızıyor. İnsanların yüzleri, elleri, gözleri aydınlanıp kararıyor. Gözlerinde korku var ama kaçma yok. Sanki buraya gelmekle en kötüsünü geride bırakmışlar. Alışmadığım bir teslimiyetle sarmalanmışlar, kimileri dua eder gibi duruyor, elleri kalplerine bastırılmış ama dudakları oynamıyor. Kimileri yüzlerini örtüyor, dizlerine kapanmış. Ayağa kalkıyorum, adımların tahtaların üzerinde iz bırakır gibi, ortama uyum sağlamak ister gibi, sükûnet ve eminlikle yumuşak zemine dokunuyor. Bir yerde su sesi var. Yakın ama görünmüyor. Durgun değil. Sanki altımızdaki su kaynıyor. İçerdeyim. Bunu biliyorum. Hayvan kokusu geliyor. Islak tüy. Saman. Canlılık. Yer hareket ediyor. Sallanıyor. Kalbim hızlanacak gibi oluyor ama sonra herkesin aynı ritimde attığını hissediyorum. Bu korku bana ait değil. Paylaşılıyor. Bir kadın karnını tutuyor. Bir adam gözlerini kapamış. Bir çocuk hiçbir şey sormuyor. Biri mırıldanıyor, ve galerkebu fîha bismillahi mecrâhâ...[1] Bilmiyorum ama anlıyorum. Dışarıda bir şey var. Büyük. Uzun sürecek. Bunu biliyorlar. Ama burası dayanılabilir. Nefesim uzun. Verdiğim nefes geri geliyor. Sessizce. Kimse güvendeyiz demiyor. Kimse kaç demiyor. İlk defa korkunun içinde bir yerde durabildiğimi hissediyorum.

Birden avucumdaki ayna buğulanıyor. Cam değil artık, terliyor. Suyun davranışını öğreniyor. Parmaklarımın arasından sızıyor. Soğuk. Cam gibi. Elimi kapatıyorum. Bir an için sanki bir şey tutuyorum. Sert. Kenarlı. Keskin. Avcum acıyor. Kan mı bu? Islak ama sıcak değil. Bir ses duyuyorum. Aşağıdan değil. Yanımdan değil. Çok eski bir yerden geliyor. Sözcükleri bilmiyorum ama anlıyorum. Nasıl anladığımı bilmiyorum. Su birden çekiliyor. Göğsüm yanıyor. Hava yok. Dizlerimin üzerine düşüyorum. Salon. Ayna. Cam. Ben. Ciğerlerim sanki içeriye değil dışarıya çalışıyor. Camı açıyorum. Yetmiyor. Bir daha. Ellerim titriyor. Avucum yanıyor. Elime bakıyorum. Derinin tam ortasında ince, düzensiz bir çizik var. Yeni. Kanamıyor ama kırmızı. Cam kesiği gibi değil. Daha pürüzlü. Sanki cam değil de başka bir şey kesmiş gibi. Tahta mı? Hayır. Tahta bu kadar düzgün kesmez. Aynaya bakıyorum. Aynanın alt köşesinde, daha önce olmayan bir çatlak var. Küçük. Düzgün değil. Sanki içten vurulmuş gibi. Elimle dokunuyorum. Soğuk. Gerçek. Avucumdaki çizik sızlıyor. Biraz önce nefes aldığım yerde şimdi boğuluyorum.

________________

[1] Ve dedi ki: “Binin ona. Onun akması da durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Hud suresi: 41)