Zeytin yeşili sandalyeleri, kanaviçe işlemeli masa örtüleri, plaktan gelen nostaljik müzikleriyle beni dinlendiren nadir yerlerden biri olan Menekşeli Kahve, eski sakinliğini kaybetmiş, diğer sıradan kafeler gibi elinden telefonunu düşürmeyen, her köşede ayrı bir poz verip fotoğraf çektiren gençlerle dolup taşıyordu. Böyle kalabalık zamanlarda şömineyi de yakıyorlardı. Şanslıydım ki şömineye yakın boş bir masa bulabilmiştim. Yanan odunların çıtırtıları ve plaktan gelen Gülden Karaböcek’in sesi, gençlerin uğultusuna karışıyordu. Önümde karınca gibi oradan oraya akıp giden gençlerin karaltısı, zihnimde gerçekleşmeyen hayallerim, gerçekleşen hayallerim için harcadığım çabaya duyduğum pişmanlıklarım, benden alınanlar, tırnaklarımla kazıyarak aldıklarım girdaba kapılmış gibi dönüp duruyordu. Kırk yaşındaydım ve işte şimdi kırk yaşıma tek başıma, önümdeki küçük menekşe işlemeli masada duran tek kişilik pastadaki mumu, önce kendim yakarak, sonra kendim üfleyerek girecektim.
Mumu yakmak için çantamdan çakmağı çıkarıp etrafa şöyle bir göz gezdirdim. Kimsenin bana bakmadığından emin olmak istiyordum. Önümden el ele iki genç geçtikten sonra mumu yaktım, dilek tutup mumu söndürecek, sonra da pastamı yiyecektim. Yan masadaki kıpırdanma dikkatimi dağıttı. Gözleri ışıl ışıl iki genç. Erkek olan diz çökmüş kıza evlenme teklif ediyor. Gözlerim doldu bir anda. O gün, okula devam etmekten vazgeçip Hakan’a evet demiş olsaydım, şimdi bu masada kaç kişi oturuyor olurduk acaba? Fakat Hakan, sanki o teklifi rol icabı yapmış gibi, bir ay sonra gidip Birgül’le yüzük takmıştı. Birgül, en yakın arkadaşım olduğundan mıdır nedir, evliliklerini bir türlü kabullenemedim. Hakan’ı kaybetmekten başka bir şeydi aslında içimdeki ama o duyguya bir türlü başka bir isim bulamamıştım. İşte, yıllardır yaşadığım pişmanlıklardan biriyle yüz yüzeydim yine. Kasıtlı, kurgulanmış bir sahne gibi, yıllar öncesine ne kadar da benziyordu. Ben hayır demiştim, bu masadan yankılanan bir evet vardı. Alkışlarla doldu kafenin içi. Herkes bu mutluluğa saygılı bir alkışla ortak olmak istiyordu. Ben de alkış seslerini çalmak istedim. Sanki alkışlar bana geliyor gibi pastaya doğru eğildim, mumu üflemek için nefesimi içime çekmiştim ki yer, ayaklarımın altından kaymaya; duvarlar, insanlar, duvarlardaki tablolar, etrafımda dönmeye başladı. Büyük bir deprem başlamıştı, gözlerimi kapattım…
Sarsıntı geçince yavaşça açtım gözlerimi. Masada oturuyordum hala ama masa o masa değildi. Şaşkınlıkla etrafıma baktım. Menekşeli Kahve’de değildim. Burası Yasemin Çay Bahçesi idi. On beş yıl önce oturduğum masadaydım. Önümde yarım bir bulmaca duruyordu. Ben hep bu masada oturur bulmaca çözerdim. Garsonlardan biri bunu fark etmişti ve bana eski gazetelerin bulmacalarını ayırmaya başlamıştı. Çayla beraber getirdiği bulmacalardan biriydi bu da. Gülümseyerek çayımı tazeledi garson. Öldüm ya da rüyadayım dedim kendi kendime. Masanın altından bacağımı sıktım. Elimi hissediyordum, canımı yakacak kadar sıktım bacağımı. Gerçekten de oradaydım. Tüm bedenimle, zihnimle ve şaşkınlığımla on beş yıl öncesindeydim. Hangisinin gerçek olduğunu anlamaya çalışıyordum. Eğer kırk yaşım gerçekse, şimdi Hakan gelecek, bana evlenme teklif edecek ve ben kabul etmeyecektim. Yok eğer ben hala yirmi beş yaşımdaysam Hakan’a evet deme ihtimalim vardı. Hayır dediğimde neler olacağını biliyordum artık.
Hakan mahcup bir ifadeyle geldi karşıma oturdu. Ben ne diyeceğimi bilmiyordum. Sadece Hakan da mı kırk yaşından geliyordu yoksa hep burada mıydı diye merak ediyordum. “Dün gece için özür dilerim Leyla.” dedi. “Dün gece ne oldu ki?” diye soruverdim. Oysa susup bu karmaşayı çözmek için zaman kazanmam gerekiyordu. Sevinçli bir ifadeyle elimi tuttu. “Tamam Leyla, haklısın unutalım gitsin.” diye devam etti. Parmağında alyans vardı. Evliydi, geç kaldım diye hayıflanacakken, kendi parmağımdaki yüzüğü de fark ettim. Hakan benimle evliydi. Ne zamandan beri evli olduğumuzu bilmiyordum. Masadaki bulmacanın tarihine baktım. Teklifine hayır dediğim günden üç yıla yakın zaman geçmişti. Ne zaman evlendiğimiz önemini kaybetti birden, şimdi evimize gitmek istiyordum. Nasıl bir evdi, neredeydi, çocuğumuz var mıydı? Yorgun görünmeye çalışarak eve gitmek istediğimi söyledim. Arka sokaklardan birinde, orta halli bir apartmanın ikinci katında oturuyorduk. Asansör olmadığından merdivenleri yürüyerek çıktık. Hakan kapıyı açtı. Gri, tüylü bir kedi karşıladı bizi. Hakan, kediyi ayağı ile ettirince gelip bana sırnaştı biraz. Demek ki bir çocuğumuz yoktu. Belli etmemeye çalıştığım bir merakla evi dolaşmaya başladım. Mutfakta ortalık dağılmıştı; tabaklar, bardaklar yerlere atılıp kırılmıştı. Masanın altında bir fotoğraf çerçevesi duruyordu, kaldırıp baktım, Hakan’la benim düğün fotoğrafımız. Düğünde çok güzel olmuştum, ama gülümsememde bir hüzün vardı. Demek ki sevdiğim adamla evlenmiş olsam bile bir keder bulabiliyordum kendime. Düğün fotoğrafı bile yerde duruyorsa dün gerçekten önemli şeyler olmuştu. Soramadığım için dedektif gibi çalışmam lazımdı. Hakan’ın banyoya girmesini fırsat bilip hızla evi dolaştım. Dolapları açıp içlerine baktım, balkona çıktım, bilgisayarı açtım. Şifresini bilmiyordum ama kırk yaşımda olduğum hayatımdaki bilgisayarımın şifresini denedim, oldu. Nerede çalışıyordum, nelerle uğraşıyordum fikir edinmek için biraz karıştırmak istedim. İlk olarak mail kutumu açtım. Birgül’den gelen bir mail vardı. Birgül, en yakın arkadaşım. Kalbimde ufak bir sızı hissettim. Acaba hala yakın arkadaş mıyız? Aslında maili okumuşum, bir fotoğraf eklenmiş. Belki de bir davetiyedir diye içimden geçirerek fotoğrafın açılmasını bekledim. Ah! Birgül ve Hakan. Sarmaş dolaşlar. Birgül, bana ilişkilerini itiraf ettiği bir mail atmış. Hem de dün. Demek ki dün olanların sebebi buymuş. Hakan beni Birgül’le, en yakın arkadaşımla aldatıyormuş. Ben de peşine takılıp her şeyi unutmuş gibi tıpış tıpış eve geldim onunla. İçim onların nişanlandıklarını duyduğum gün gibi yandı. Kalbimde bu defa daha büyük bir sızı vardı. Ben Hakan’la evlenseymişim de Birgül bir şekilde onu benden alacak, Hakan da eninde sonunda onu tercih edecekmiş. Peki ben şimdi ne yapacaktım? Aklım sonradan başıma gelmiş gibi yeni bir kavga mı çıkarmalıydım? Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Banyo kapısının açılma sesini duyunca kendimi toparlamak için temiz havanın iyi geleceğini düşünüp yüzümü açık cama döndüm. Hakan gelip de belimden sarılınca da tutamadım kendini dönüp önce okkalı bir tokat geçirdim suratına. Ardından da tekme tokat saldırdım. Kırk yaşında yalnız bir kadının kendini korumak için öğrendiği bazı savunma sporları işime yaramıştı. Yine de burada daha genç ve acemi olduğum için Hakan’ın kolumu tutup beni itmesiyle sırt üstü düşüp başımı kanepeye çarptım. Bir anda her yer karardı.
Alkışlar şiddetini azaltmadan mumu söndürdüm. Sessiz sedasız herkese kutlatmışım doğum günümü. Üstelik on beş yıl öncesine gidip gelmiştim. Hakan’la evlendiğim bir hayatım gerçekten var mıydı hala emin değildim ama her ihtimalde Hakan beni Birgül’le, en yakın arkadaşımla aldatıyordu. Yolun yakınından dönmüş olmama şükredip mumdan sızan dumana baktım bir süre. Kırk yaş aydınlanması yaşıyordum sanki. Hakan’ın yüzünü son kez gözlerimin önüne getirdim, kendi irademle gidip ikinci defa aldatılmıştım. Mesaj sesiyle kendime geldim. Doğum günü mesajıdır diye sevinirken, müdürden gelen soruşturma tebliği ile karşılaştım. Geçen hafta bir öğrenciyi sessiz olması gerektiği konusunda uyarırken sesim yüksek çıkmış da çocukta travmaya neden olmuşum. Evlerinde kimse yüksek sesle konuşmadığı için çocuk geceleri uykusundan ağlayarak uyanıyor, bazen de altına kaçırıyormuş. Bilmem kaç gün içinde savunma yazmam gerekiyormuş. Hep böyle oldu, ne zaman azıcık kendimle kalmak istesem veya mutlu gibi olsam, mutlu olmama gerek yok, sıcağı sıcağına gelir böyle aksilikler. Öğretmen olmak istediğimi söylediğimde annemle yaşadığımız çatışmayı hatırladım. Annem ısrarla puanımın mühendisliğe yettiğini, öğretmenlik gibi zor bir işi neden istediğimi anlayamadığını, üstelik mühendisliğin daha iyi bir kariyer olduğunu tekrarlayıp durmuş, üniversiteye başladığıma asla mutlu olmamıştı. Şimdi zaman zaman ben de öğretmenliğin bana göre bir meslek olmadığını düşünüp keşke annemi dinleseymişim diyordum. Çocuklarla çalışmak hiç bana göre değildi ama olmuştu bir kere. Telefonu masaya bırakırken çatalı elimden düşürdüm. Garsonlardan biri bana doğru gelirken mahcup bir şekilde eğilip çatalı aldım. Tam o sırada yer yerinden oynadı. Eğilince tansiyonum düşmüş olmalı, kırk yaşındayım artık diye düşünürken, aslında bu sarsıntının az önceki zaman yolculuğuna benzediğini fark ettim. Korkuyla gözlerimi kapattım.
Başımda sarı bir baret, elimde bir defter ve üzerinde çalıştığım şirketin adının yazılı olduğu tükenmez bir kalem vardı. Ola ola maden mühendisi olmuştum. Atanamamış, orta halli bir maden şirketinde, ileride kendi şirketimi kurma hayali ile işe başlamıştım. Sanki kömür ocağında çalışıyor gibi tırnaklarımın kenarları simsiyahtı. Etrafımda işçiler, kimi sigara içiyor, kimi karton bardaklarda dumanı tütmeyen soğumuş çayını yudumluyordu. “Leyla bacım.” dedi biri. Dönüp şaşkın şaşkın baktım. Eli yüzü simsiyah ama gözleri pırıl pırıl bakan orta yaşlı biri gülümsüyordu. Dişleri gerçekten bembeyaz mıydı yoksa yüzündeki kömür tozu dişlerinin beyazlığını artırdığından öyle mi görünüyordu bilemedim. Ne oldu der gibi baktım adama. “Bu soruşturmayı hiçbirimiz hak etmedik. Biz bu işe muhtacız ama sana iş mi yok? Bulaşık bile yıkadın burada. Git başka yerde çalış.” dedi. Kırk yaşımdaki soruşturmadan kaçıp mühendis olmuştum ama ilk iş olarak ifade vermek için sıra bekliyordum. Neyin soruşturmasıydı bilmiyordum o yüzden yorum yapamadım. Korkuyla ve öfkeyle taşları tekmeleye tekmeleye volta atmaya başladım. Bulaşık bile yıkadığıma göre bu işe ben de muhtaçtım demek ki. Kapıdan biri çıktı. Sinirli bir sesle “Seni bekliyorlar.” dedi. Hiçbir soruya verecek cevabım olmadığını düşünüyordum. Daha nerede olduğumu bile öğrenemeden müdürün odasında savunma vermeye girmiştim. Müdür, ciddi ve öfkeli bakıyor ama sevecen görünmeye, biz sizden yanayız diye ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. “Herkesle konuştuk Leyla, kimseye yanlışlıkla fazla ödeme yapılmamış. Ödeme yaptığın masadaki kameradan da kontrol ettik, ödemelerde sıkıntı yok fakat kasadaki açık çok büyük.” dedi. “Eeee! Bundan bana ne? Kasadaki parayı neden bana soruyorsunuz?” dedim. Burada bulaşık yıkadığım yetmiyor gibi, muhasebeci işi bıraktığından beri ödemeleri de ben yapıyormuşum. Son ödemede de kasa açık vermiş. Açık da çok büyükmüş, en güçlü şüphe benim üzerimdeymiş. “Beni hırsızlıkla suçluyorsunuz!” diye kükredim. Masada duran maaş çizelgesini elime alıp salladım. “Bakın, buradaki herkesten fazla maaş alıyorum ben. Benim paraya ihtiyacım mı var?” dedim. Müdürün yanında, sıfatının ne olduğunu bilmediğim adam, “Ama, son üç aydır kredi kartının asgarisini bile ödeyememişsin. Üstelik kiranı da iki aydır ödemiyormuşsun.” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. İnkâra devam edecek gücüm kalmamıştı. Kırk yaşıma kadar kredi kartı kullanmamıştım ama mühendis olsam kullanacakmışım demek ki. Önceden şikayetçi olunduğu için polisler gelip beni aldılar. Ellerinde her türlü arama izni ile gelmişlerdi. Birkaç kez ifadem alındı. Hepsinde de saçmaladım. Çünkü evimin adresini bile bilmiyordum. Haliyle her ifademde şüpheler arttı. En sonunda evimde arama yapmaya karar verildi. Kalabalık bir ekip beni de alıp evime gitti. Camlardan tanımadığım komşularım merakla bizi izliyordu. Her yeri döküp devirdiler. Sonunda dolaplardan birinde iki çanta buldular. Biri kıyafetle diğer parayla doluydu. Demek ki gerçekten maden şirketini ben soymuştum. Utanç ve korkuyla ağlıyordum. Ben yapmadım diye inkar etsem de kimse hatta ben bile inanmıyordum buna. Ellerimdeki kelepçeden tuttu biri, çekiştirerek kapıya kadar götürdü, sokağa çıkacakken daha kibar bir tavır takınıp kolumdan tuttu. Bir eliyle de başımdan. Tüm sokak insan kaynıyor, herkes beni konuşuyordu. Tanıdık sesler de gelince başımı kaldırıp karşıya baktım. Birgül ve Hakan yan yana durmuşlar, Birgül Hakan’ın koluna girmiş, acıyan gözlerle bana bakıyorlardı. Utancıma ve korkuma şimdi bir de kıskançlık eklenmişti. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Bu da beni daha bir hırsız gösteriyordu. İçlerinden birinin başlattığı yuhlama bir anda koca bir gürültüye döndü. Herkes tüm gücüyle yuh diye bağırıyordu bana. Başımdan tutan polis adımlarını hızlandırdı. Arabaya binecekken Hakan’a son kez bakmak için başımı kaldırmamla alnımı arabaya çarpmam bir oldu. Polisin kollarına yığıldım. Etraf simsiyah görünüyor başım dönüyordu, dayanamayıp gözlerimi kapadım.
Başımı masanın altından çıkarıp korkuyla etrafıma bakındım. Uğultu öyle korkunçtu ki sanki insanlar birbiriyle sohbet etmiyor da birbirine yuh diye bağırıyordu. Garson temiz çatalı gülümseyerek uzattı. Doğum günü pastama baktım. aynı zamanda tüm pişmanlıklarıma, tüm hayal kırıklıklarıma da son kez baktım. Pişmanlığını yaşadığım birçok şeyden azade hissederek baktım. Kazaya ve kadere bir kez daha iman ederek baktım pastama. Ne diyordu Tevbe suresinde: “De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.”