Birdenbire insanı yakalayan şeyler. Buna hangi örneği vereyim? Öyle olmayan bir şeyi bulmaya çalışsam işim daha kolay olur. Her şey bizi birdenbire ve hazırlıksız yakalar. Ömür boyu beklediklerimiz de dahil. Beklerken beklediğimiz şeyin niteliği değişir. Kişinin kendisi, beklenenden beklentiler, olası paylaşım ihtimalleri, beklediğini bulduğunda seni görmesini umduğun gözler; hepsi değişir. Dolayısıyla her an biriciktir ve her ne kadar her şey kendini sürekli tekrar ediyor gibi görünse de, her şey insanı birdenbire ve ilk defa yakalar.
O gün o koku yüzüme ilk çarptığı anda, bu kokuya belki de, yüz bin milyonuncu kere yakalandığımı düşündüm. Yine. Ama elbette öyle olmadı. Koku bu sefer uzak ufukta bir yarık açtı, daireler çizerek genişledi, ayaklarımın dibine kadar geldi, durmadı, genişlemeye devam etti, istemsizce yarığın içine düşmemle birlikte bir sarmal halinde uzadı, beni çalkaladı, örseledi ve tamamen bambaşka bir zamanda, bambaşka biri olarak aynı caddenin başına getirdi. Şimdi bu anın biricik olmadığını kim iddia edebilirdi?
Duyduğum şaşkınlık başıma gelen olayın ilginçliğinden kaynaklanmıyordu sadece. Tanıdığım bir zamanda, eskiden olduğum biriydim. Bu geriye dönüş canımı sıkmıştı. İlerde olacakları bilmenin iç açıcı olmayan bilgisi, o anın belirsizlikleri olarak omuzlarıma binmiş gibiydi. Her şeyi yeniden yaşayacak olmanın sıkıntısı herhangi bir acil çıkış uçurumu var mı diye etrafı kolaçan etmeme sebep oldu. Cadde her zamanki gibiydi. Kalabalık, gürültülü ve büyüleyici. Nasıl büyüleyici? Kendimi birden birkaç yıl geride bulmam kadar sanırım.
Şimdiki aklımla geçmişe gelmiştim. Aklıma insanlarla konuşmalarımda, kendi kendime dayak atan monologlarımda, neredeyse bir dolu liste verdiğim “yapılmayacaklar” listesi geldi. Cihan ile sevgili olmamak, okuldan ayrılmamak, İstanbul’dan taşınmamak… bunların hepsi için zamanım da imkânım da olacaktı. Böylelikle kendimin ileri versiyonlu aklıyla başka bir hayatı yaşayacaktım, olacaktı. İçime önünü almakta zorlandığım bir neşe doldu. İlk iş cihan ile sevgili olmamaktı. Ne yapmalıydım? İş yerine gidip suratına tükürüp çıksam? Yetmez, bu adam var ya bu adam beni taciz etti, şiddet gördüm diyerek caddede saçımı başımı yolmak? Fazla dramatik. En iyisi… en iyisi hiç tanışmamak. Ne yapmalıyım? En iyisi instagramı kapatmak. Telefonumu ararken bir yandan caddede yürüdüğümü fark etmiyorum bile. Birkaç itiş kakış da telefondan başımı kaldırıp etrafa bakmama sebep olmuyor. Tam instagramı dondurmak için o son onayı da veriyorum ki. Burnumda çok ciddi bir sızı hissediyorum.
Sonra zemin ayağımın altından kayıyor, yere düşüyorum, bir şeyler benim üzerime düşüyor. Bacaklarımda cok ciddi bir ağrı hissederken aynı anda o kokuyu alıyorum. Başka bir zamana gideceğim herhalde diye beklerken görüş alanım açılıyor, üzerimde benimle birlikte yere serilmiş olduğu belli olan Cihan’ı bana bakarken görüyorum. Burnumda parfümünün çok bilindik kokusu.
İyi misiniz, iyi misiniz, bir şeyiniz yok ya? Diyor telaşla.
Yerde sere serpe yatmış onun telaş dolu yüzünü inceliyorum. Bu yüzdeki her ifadeyi zamanla tanıyacağımı, bu gözleri güldürmenin en büyük uğraşlarımdan biri olacağını, bu ifadelerin zamanla donuklaşacağını, gözlerin gülmeyeceğini, sonra bana görünür olmayacaklarını hepsini bilerek…Hep mi yarıklar ayağımızın altından dünyamızı çekecek? Bir kere de uçuruma bilerek atlamanın keyfini çıkarayım istiyorum.