Kâğıtsızlar

Donakalmak, Ne Demek Size Söylemiş Miydim? - Alime Büşra Hamzayev

Donakalmak, Ne Demek Size Söylemiş Miydim?

Alime Büşra Hamzayev

“20 yıl geriye gitsen, neyi değiştirirdin?”Her şey bu soru sorulurken oldu, bunu bilmeli insanlar. Neden bilmeli? Çünkü insan, takılmamalı geçmişe. Takılıp kalmamalı. Geçmiş, adı üstünde geçmiştir. Kur’an’da da geçer: “تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْ” geçmiş geçmişte kalmıştır. Fakat insan bazı duygularına engel olamaz. Doğruyu ve yanlışı görse bile hırslarına ve merakına yenik düşebilir. İnsan acizken aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir canlıdır. Çok yüzlüdür. Bu çok yüzlülük sınırlarla bir yerde durdurulmazsa olacakları hayal dahi edemezsiniz. Sınırları olmayan bir insanın eline fırsatlar verirsen iyi ya da kötü olarak değerlendirilebilecek iki uç noktaya da gidebilir. İşte hikâye tam da burada başlıyor. Ellerine verilen her fırsatta insan güç zehirlenmesi yaşayabilir. Gözünün gördüğüne eliyle ulaşacağını sanır.

Oysa çerçevenin bir de görünmeyen tarafları vardır.

20 yıl geriye gitsem, bütün kaderi baştan yazarım diye düşünüyordum. Çalışma masama oturmuş ve karşımdaki çerçevenin içinden zamanın geriye akıp gittiğini düşünüyordum. Keşke o günlere dönebilsem diyordum. Annemi öldüren zehiri söküp atabilsem. Çekip alsam onu bu sıkıntının içinden. O zamanlar bilmiyordum tabii, anlamıyordum neler yaşadığını. Her öksürdüğünde boğazından gelen kanın sebebinin yüreğini kesen parça pinçik edenlerin sebep olduğunu bilmiyordum. Nasıl bilebilirdim ki! Ben küçücüktüm o zamanlar. Fakat o öyle bir acıydı ki bu genetik bir hastalık gibi. O anı hatırlamadığım, bilmediğim hâlde nefes aldığım her günün damarlarında o acının dnaları dolanıyordu.

Daha küçücükken, evde babamın çantasını karıştırırken bulmuştum ona yazdığı şiirleri. Fotoğrafları vardı. Ben o zamanlar sanırdım ki ölüm bir bitiş değildi, bir göçüştü ve her giden bir gün yanında yeni ailesiyle geri gelirdi. Çocukken ölüm böyle bir şey sanırdım. Ablam Ankara’ya gitmiş gibiydi benim için, elbet bir gün gelecekti. Annem bana bu konuları hiç anlatmazdı o zamanlar. Babamın cümleleri, gözyaşlarının anlattığı kadardı. O yüzden ne oldu ne bitti ben bilmezdim. Tek bildiğim köye gittiğimde bana pat diye söylenenlerdi. “Bu o, çocuğu yanan gelinin kızı mı?”. O gün o yaşta bile bu tavrın doğru olmadığını bilirdim ve sırf bu yüzden o zamanlar çok da gitmek istemezdim köye. Ablam yanarak mı ölmüştü? Nasıl olmuştu? Anneme ya da babama soramazdım ki bunu. O kadın onu dediğinde durakalmıştım. Durakalmak ne demek bilir misiniz siz? Durakalmak. Cevap bulmaya tenezzül etmemek. Dili tutulmak. Beyni durmak. Bütün bu deyimlerin karışımıyla beynim kendi içinde bir muharebeye katılmıştı. Annemin elimden tutup hızlıca beni eve fırlatmasıyla kendime gelmiştim. O gün ne annem tek kelime etmişti ne ben ona bir şey sorabilmiştim.

Gel zaman git zaman köyde herkesin bizi görünce böyle konuşmalarına alışmıştım. Her köye gittiğimde “bu kız kimlerden?” sorusunun cevabı hep belliydi. “Yanan kızın kardeşi”. Sahi köylülerin lafları neden böyle kağıt kesiği gibiydi. Ruhsuz muydu bu insanlar ya da elleri gibi kalpleri de mi sertleşmişti yaşadıkları zorluklardan. Ben büyüdüm sonunda ve rüyalarımda beyaz elbiseli inci tokalı ablam beni ziyarete gelmiyordu artık. Ben büyümüş ve ablamı ailesiyle evin kapısından girerken hayal edemiyordum. Ki o ev de, artık bizim evimiz değildi. O şehir, benim şehrim değildi. Fakat hâlâ zihnimin bir yerlerinde ölülere ne oluyor sorusu beynimi kemirip duruyordu. Bir sürü dini kitap okumuş, tanıdığım eşe dosta sormuş ve tatmin olamamıştım. Bu lanet olası inancı beynimden silip atamıyordum.

Zihnimin bir köşesinde hâlâ teyzemin küçükken beni götürdüğü parkta teyzemle, parkın bir kenarına oturmuş ablamı orada salıncakta sallanırken, koştururken izliyorduk. Ben yedi yaşlarındaydım teyzemle ilk kez o parka gittiğimde ve sanıyordum ki birlikte oyun oynayacağız orada. Teyzem elindeki çerezleri bana verip kenara oturup bana ablamı anlatmıştı. Beraber geldiklerini, oyunlar oynadıklarını… Park benim için başka bir şey de demekti artık. İnsan yaşam sözlüğünü kendi tecrübeleriyle oluştururmuş. Bir kelime herkes için aynı anlama gelmezmiş. Benim için de o gün öyle olmuştu.

Yıl 2013, ve benim ölümün gerçek tanımını öğrendiğim yıl. Dedemin üzerine toprak atılırken bir bir silinmişti ölümün kendi lügatımdaki karşılığı. Ölenler gerçekten ölürlerdi. Yani zaman gibi geri alamazdık onların gidişini. Yavaş yavaş da silinirlerdi zihin haritamızdan, yerlerine yenileri konsun diye. Dedemle en son hastanede konuşmuştuk. Ölmesin diye çok istedi herkes ve ben ölürse nolur o yaşımda bile idrak edemiyordum. O gitti, zihnimde tek bir cümlesi kalmıştı: “Her istediğini yapamazsın. Kaderi değiştiremezsin. Ne kadar çalışsan da ne kadar çabalasan da senden büyük bir gücün olduğunu unutma.” bana böyle teselli vermişti hastanede ölüm döşeğindeyken. Çünkü ben bir şeyler için çabalarsak başarabilirize çok inanıyordum. Çok çabalasalardı dedem ölmezdi mesela. Ben o gün gerçeklerle yüzleşmezdim. Çok çabalasalardı ablam da belki ölmezdi. Ben bugün onunla oturup sohbet edebiliyor olurdum ve o kazadan nasıl kurtarıldığını bana anlatıyor olurdu.

O gün dedemin mezarı başında o kadar çok donakaldım ki, ki size bu ifadenin ne demek olduğunu daha önce anlatmıştım. Ağlayamadım. Ölümün soğuk rüzgarını kemiklerime kadar hissetmiştim. Mezarın kenarında çömelmiştim. Hoca okunacakları okumuş gitmiş, etraftakiler dağılmış ve ben kalmıştım öylece. Minik kuzenimin sesiyle irkildim. “Baba, dedem burada iyileşecek geri gelecek, değil mi?”. Kafamı kaldırıp gülümsedim ve ayak uçlarımdan yayılan sıcaklık yavaşça bütün bedenimi sardı. Gözlerimden yaşlar döküldü. Annem gelip sarıldı ve birlikte eve döndük.

Evin girişinde anneannemlerin anahtarı koydukları bir yer vardı. Büyük bir taşın altındaydı anahtar. Tam taşı kaldırıp anahtarı alırken anneme “Anne 20 yıl geriye gitsen, neyi değiştirirdin?” dedim. Annem, hiç dedi. Bir anda öfkelendim. “Kızını kurtarmaz mıydın?” dedim. Annem omuz silkip içeri girdi. Orada o kadar sinirlendim ki elimdeki taşı sertçe vurdum ve ne olduysa o sorudan sonra olmuştu ya, taşı yere vurduğum an ses çıkmadı. Oysa sert vurmuştum. Taş çatlamalıydı, yer yarılmalıydı ama olmadı. Ses yerine bir ağırlık çöktü kulaklarıma. Dünya, içe doğru büküldü sanki. Ayaklarımın altındaki toprak yumuşadı. Mezar başındaki o soğuk toprak değildi bu. Daha sıcak, daha tanıdıktı. Başım döndü. Gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımın arkasında annemin genç yüzü belirdi. Sonra ablamın beyaz tokası. Sonra bir öksürük sesi… Kan tadı geldi ağzıma ama bu benim değildi. “Hiçbir şey,” demişti annem az önce. O cümle, içimde yankılandı. Yankılandı. Yankılandı. Sonra zaman, bir ip gibi koptu. Gözlerimi açtığımda anahtar hâlâ elimdeydi. Ama el bana ait değildi. Daha küçük ve inceydi parmaklarım. Ben küçülmüştüm sanki. Köyün eski haliydi bu. Kapıdan annem çıktı, gencecikti. Güzelce giyinmişti, bir telaşe vardı, düğün günü gibi.

Annem beni aldı içeriye götürüp giydirdi. Saçlarımı ördü. Kafamı kaldırdığımda ablamı gördüm. Beyaz elbisesi, inci tokası vardı. Tıpkı rüyalarımdaki gibi ellerini uzattı bana. O an garip bir şeyler olduğunu anladım. Ben geçmişteydim, bu bir rüyada değil. Ellerimle saçlarıma dokundum. Eteğime dokundum, her şey gerçekti. O an o kadar heyecanlandım ki ablama sarılmak istedim sıkıca. Kollarımı uzattım. O da bana eğildi. Saçları yüzüme değdi. İncili tokası yana kaymıştı. Sarılırken içim gıdıklandı. Sanki uzun zamandır tutamadığım nefesimi bırakmışım gibi oldum. Ablam güldü. Gülerken dişlerinin arasındaki boşluğu gördüm. Çocukken hep oraya bakardım. Elimi tuttu. Avucu yumuşacıktı. “Gel,” dedi. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Sormadım da. Zaten küçükken kimse nereye gittiğini sormazdı. Doğrudan gidilirdi. Evin içi kalabalıktı. Ayak sesleri vardı. Etekler değiyordu dizlerime. Birileri bir yerlere bir şeyler koyup kaldırıyordu. Ben sadece ablamın elini bırakmamaya çalışıyordum. Ayakkabım ayağımı sıkıyordu. Parmaklarımı kıvırdım. Başımı kaldırdım. Annem oradaydı. Gençti. Daha uzun görünüyordu gözüme. Bana bakıp gülümsedi. İçimde tuhaf bir sevinç vardı. Bir de adı olmayan bir his. O hissin ne olduğunu bilmiyordum. Zaten dört yaşındaki biri bir şeylerin adını bilmez, sadece hissederdi. Ablam elimden çekiştirdi. Bir yere yetişiyor gibiydik. Kalbim hızlı hızlı atıyordu ama nedenini bilmiyordum.

O kadar koşturduk ki bir şey olacağını anımsadım. Buraya gelme nedenim, o küçük beynimde yankılandı. Annemin içindeki koru yok etmekti gelme nedenim. Ablamın ölümüne engel olmak. O an ablamı çekiştirdim ve durdurdum. İleride oyun oynayan çocuklar kestirdim gözüme. Ablama onları gösterdim. Yanlarına gittik. Biraz sakinleştirdim onu ve kendimi. Fakat nasıl kurtaracaktım bilmiyordum. “Ablam yanarak öldü.” dedim içimden. Yani onu yakıcı her şeyden uzak tutarsam kurtarabilirdim. Etrafta küçük çalılar toplayıp oyun kurmaya çalıştım. Ablam ve diğer çocuklarla çalılarla evcilik oynuyorduk. Ben daha dört yaşındaydım. Çalılarla ev kuruyorduk üzerine topraklarla bir şeyler yapıyorduk. Tehlikeden uzaklaşmıştık. O sırada annem bize oyuncaklarımızı verdi. Tabak, bardak, kaşık… Çocuklarla oyuna o kadar dalmıştık ki ben yemek yapıp ablama uzatıyorum o misafirlerimize veriyor diğerleri bulaşıkları topluyordu.

Yemek yaparken kullanmak için daha çok çalıya ihtiyacım vardı. Kalktım ve etrafa bakındım. İleride kazanların orada çalılar vardı. Koştum onları alacakken ateşe gözüm takıldı. Kırmızıydı. Turuncuydu. İçinde sarı şeyler oynuyordu. Kıpır kıpırdı. Canlı gibiydi. Çıt diye ses çıkardı. Sonra bir daha. Bir şey yiyormuş gibi oldu. Yanında ince çubuklar vardı. Kırılmış dallar. Elime bir tanesini aldım. Hafifti. Ateşe uzattım. Ucundan duman çıktı. Kara bir şey oldu. Hoşuma gitti. Bir tane daha attım. Ateş biraz büyüdü. Ses çıkardı. Sonra daha çok. Etrafı daha sıcak oldu. Yüzüm ısındı. Ellerim ısındı. Bir tane daha attım. Sonra bir tane daha. O an bir çığlık büründü etrafa. “Koşmaaa…” diye. Annemin sesiydi. Ablam buraya doğru koşuyordu ve yüzünü diğer tarafa çevirmişti. Ne yapacaktım. Bilmiyordum. Küçücük ellerimle kazanı itmek için yeltendim. Ateş gibi kazana ellerim yapıştı. Ve kazan yıkıldı. Yıkılırken kazanın içindeki kaynar süt ablamın üzerine dökülmüştü. Kıyamet kopmuştu o an. Bense donakalmıştım. Donakalmak, ne demek size söylemiş miydim?

Annemin ciğerine asla sönmeyecek bir ateş düşmüştü o gün. Ablamsa beyaz elbisesi ve inci tokasıyla önümde uzanıyordu. Dedemin söyledikleri yankılandı kulaklarımda: “Her istediğini yapamazsın. Kaderi değiştiremezsin. Ne kadar çalışsan da ne kadar çabalasan da senden büyük bir gücün olduğunu unutma.”