Gözümü saatin acı acı ötmesiyle açtım. Çocukluğumun o lanet çalar saati elimde, öfkeden deliye dönmüştüm. Her sabah uyanmanın ya da uyandırılmanın daha güzel yolları olmalıydı. Bu saati görüntü olarak ne kadar güzel olursa olsun kötü yapan şey işte uykunun en güzel yerinde sanki insana en kötü gelecek sesi sunuyor olmasıydı. Küçücüğüm o zamanlar ya da şuanki yaşıma kıyasla küçük olduğum bir yaştayım. Haftasonlarını dershane köşelerinde geçirmeye ant içtiğimiz günler…
Apartman komşumuz Gökçe ile farklı okullar da okusak da dershane için bir araya gelirdik. Beraberce giderdik her cumartesi. Yolculuklar da dertleşme molası olurdu bizim için. Arkadaşımın annesi öğretmendi. Benim annem ev hanımı. En çok bunu dert edinirdi arkadaşım. O zamandan aklıma kazıdığım şeydi. Şanslı mıydım ki ben? İnsan elinde olmayanın kıymetini bilir misali.
Gökçe eve gidince sıcacık bir yemekle karşılanmak isterdi. Evde sürekli kahvaltılık ya da köfte makarna yiyor olmaktan sıkıldığını söylerdi. Eve birlikte döndüğümüz çoğu zamanlarda bize davet ederdim. İyi mi yapardım kötü mü bilmiyorum? Çünkü annemin dershaneden çıkış saatime hazırladığı o sıcacık çay ve mis kokulu yemekler… Kim blir belki de daha çok canını acıtırdı. İşte olacak ya bende annesinin öğretmen olmasından dolayı ne güzel bir şey olsa annesine sorar, yardımcı olur diye dertlendirdim. Ya da öğretmen çocuğu olmanın ayrıcalıklarını okulda yaşamak isterdim. Demem o ki elimizde olmayana imrenmek…
Bu imrenmek dediğimiz şey insan olmanın lanetiydi belki de. Oysa Kimya öğretmenimin laboratuvarında bir köşede tozlanmış "Kronos Makinesi" bu laneti kırmanın bir yolu olabilirdi.
Makineyi ilk çalıştırdığımda hedefim, ne Gökçe'nin annesinin öğretmenliği ne de sahip olduğu ayrıcalıklardı. Benim tek dileğim o cumartesi günü dershane çıkışı eve döndüğüm annemin beni o sıcak çay ve mis kokulu yemeklerle karşıladığı ana geri dönmekti. Gökçe’nin imrenerek baktığı, benimse sadece normal kabul ettiğim o huzurlu anı dondurmak isteğiyle doluydum. O çay kokusunun ortasında, o anının kıymetini bilmek için neler feda etmezdim.
Fakat makineyi hazırlarken yaptığım hesap hatası, beni düşündüğüm o huzurlu "şimdi"ye değil, bambaşka bir zamana savurdu. Gözlerimi açtığımda, kulaklarım uğulduyordu. Gözlerim kamaştıran parlaklıkta bir ışığa zorlukla alıştı. Artık dershanenin soğuk köşelerinde değil de büyük, modern bir mutfaktaydım. Etrafım cam eşyalarla doluydu. Havada mis gibi, taze çekilmiş kahve kokusu vardı.
Daha da garibi, mutfakta bir kadın vardı. Kadın, sırtı bana dönük, gazete okuyarak kahvesini yudumluyordu.
"Sonunda uyandın mı?" dedi kadın, sesi yumuşak ama otoriterdi. "Kalk hadi, dershaneye geç kalacaksın."
Dershane mi?
Kadın döndü ve o an nefesim kesildi. Bu kadın, Gökçe'nin annesi Meral teyzeden başkası değildi. Ama yedi yıl önceki değil, şimdiki, yaşlanmış, daha da zarifleşmiş hali. Anımsadığım kendimde öğretmen olmak istediğim için onu sürekli hayranlıkla izlediğim kareler yerleşti aklıma.
"Ayşe" dedi Gökçe’nin annesi gülümseyerek. "O kadar dalgın bakıyorsun ki... Rüya mı gördün yine?"
Ayşe? Benim adım Ayşe değildi. Benim adım Ilgın'dı. O da beni çok iyi tanır. Neden bana Ayşe diyor acaba?
Panikle etrafıma baktım. Kapının yanındaki aynada, kendi yüzüme baktım. Orada duran kız, gerçekten bendim. Ama saçım, kıyafetim daha düzenli, daha kusursuzdu. O zamanlar kendimi Gökçe’ye göre çirkin bulurdum. Beğenmezdim kendimi.
Aniden beynime bir bilgi akışı doldu:
Ev: Burası benim evimdi. Aynı apartmnda idik yine.
Aile: Annem bir ev hanımı değil hatta öğretmen bile değil okul müdürüydü. Babam bir üniversitede profesördü. Her ikisi de kariyerlerinde başarılıydı ve bana istediğim hayatı sunuyorlardı.
Gökçe: En yakın arkadaşımdı ve aynı lisedeydik.
Zaman makinesi, beni imrendiğim hayata, Gökçe’nin yaşadığı ama benim "daha iyi" sandığım o kariyerli annenin olduğu paralel bir geçmişe fırlatmıştı.
"Hadi anneciğim," dedi Gökçe'nin annesi, ki bu evrende o benim annemdi, masaya sıcak bir tabak koyarak. "Tüm hafta beklediğin cumartesi dershane molası bugün. Sonra arkadaşlarınla sinemaya gideceksin."
Ilgın, yani bu yeni "Ayşe," şaşkınlıkla tabağa baktı. Annem, bana omlet yapmıştı. Annemin (Gökçe’nin annesinin) asla zaman bulup da yapmadığı, her zaman imrendiği o kahvaltı.
Ilgın'ın gözleri doldu. Başarmıştı. Makine ona, imrendiği hayatı vermişti. Ama o an fark etti ki, imrendiği şey annesinin kariyer başarısı değil, kendi annesinin evde olmasının verdiği o sıcak kokuydu.
Tabağa uzanırken eli titredi. Bu hayat kusursuzdu, ama bu hayat ona ait değildi. O, ailesiyle koşturarak yaşayan, kendi hatalarıyla ve başarılarıyla dolu Ilgın'dı. Bu "Ayşe," sadece bir kopyaydı.
Tam o sırada, evin girişinden bir ses geldi.
"Ayşe, çabuk ol! Kahve hazır! Dershaneye geç kalacağız."
Kapıdan giren kız, Gökçe'ydi. Ama Gökçe'nin yüzünde bir mutluluk, bir doymuşluk vardı. Tıpkı Ilgın'ın eski hayatındaki hali gibi.
Gökçe, Ilgın'ın, yani Ayşe'nin evine gelmişti. Ve Gökçe, şimdi Ilgın'ın eski hayatını yaşıyor gibiydi: Sıkılgan, aceleci ve başkalarının imrendiği bir hayata sahip olmanın baskısı altında.
Ilgın tabağı kenara itti. Omletin kokusu ne kadar güzel olursa olsun, annesinin yaptığı ıspanaklı böreğin kokusu değildi.
"Benim makinem," diye fısıldadı. "Beni buraya fırlattı, peki ya gerçek 'Ayşe' ve 'Gökçe' şu an nerede?"
Bu kusursuz hayatın bedeli, başka birinin hayatını devralmak mıydı?
Ilgın'ın gözleri kapandı. O anda zihninde canlanan tek şey, dershaneden çıktığı anki evinin kapısıydı. Kapıyı açtığında mutfaktan gelen o sıcak çay ve mis kokulu yemeğin içini ısıtan buharıydı. Annesinin, elinde tuttuğu havluyla acele etmeden yanına gelip, "Geldi benim dershanelim" deyişiydi. Ilgın'ın asıl istediği, bu kusursuz, soğuk ve başkasına ait olan hayattan değil; annesinin sevgisiyle pişen yemeklerin kokusunun sindiği o kendi evine, kendi 'şimdi'sine geri dönmekti.
Tam o sırada Gökçe, kapı eşiğinde sabırsızca elindeki pahalı telefona bakarak Ayşe’ye (yani Ilgın’a) seslendi:
"Ayşe, annem yine gecikti! Dershane yolda mı başlıyor sanıyor? Hadi ama, sen hep dakik olurdun!" Gökçe'nin yüzünde, aceleci ve koşturmaca dolu bir hayatın getirdiği o yorgun ifade vardı. Tıpkı Ilgın'ın eski hayatındaki hali gibi.
Gökçe’nin annesi (Ayşe’nin yeni annesi), profesyonel bir gülümsemeyle Gökçe'ye döndü: "Canım Gökçe, biliyorsun, yoğun bir toplantım vardı. Senin gibi başarılı bir öğrencinin geleceği için çalışıyorum."
Bu sözler Ilgın'ın beyninde yankılandı. Gökçe, şimdi Ilgın'ın eski hayatını yaşıyordu: Dışarıdan bakıldığında imrenilen, başarılı bir anneye sahip olmanın getirdiği baskı ve yalnızlıkla dolu, aceleci bir hayat. Oysa Ilgın, Gökçe'nin imrendiği o sıcacık ev hanımı annenin olduğu hayatı yaşıyordu.
Ilgın yerinden fırladı. Gözleri, bu paralel evrenin mükemmel mutfağında, bir köşedeki tozlu Kronos Makinesinin yansımasını arıyordu. Bir an önce, o makineyi tekrar çalıştırmalıydı. Yanlış gelse bile, kendi ailesinin, kendi annesinin sıcaklığını bulduğu o hayata dönmeliydi.
"Hemen geliyorum!" diye fısıldadı Ilgın, sanki makineyi bulup o anı dondurabileceğine yemin etmişçesine. Bu kusursuzluk, onun lanetiydi.