400 Volt

Hasan Hüseyin Tekin

BÖLÜM I: KÖR İDEALİZM VE ISLAK ASFALT

Argos’un havası, nehir kıyısındaki eski sanayi tesislerinden yayılan paslı metal kokusuyla, umutsuzluğun sindiği gri bir örtü gibi ağırdı. Doğu ile Batı’nın kadim köprüsü olan Turanis, haritada stratejik bir mücevher gibi parlasa da, sakinlerinin ruhunda sıkışmış bir arafı temsil ediyordu.

Argos’un kalabalık caddelerinde hayat, incelikli bir hayatta kalma sanatıydı. Köşedeki seyyar satıcı, bayat simidini taze diye yutturmanın; üniversiteli genç, babasından aldığı harçlığı sanal bahiste katlamanın derdindeydi. Suç oranları tırmanmış, ahlak ise borsadaki en değersiz kağıt haline gelmişti.

Yirmi bir yaşındaki Makine Mühendisliği öğrencisi Aras için bu tablonun tek bir müsebbibi vardı: Başkan Demir ve onun "çürük" yönetimi.

Aras’ın dünyası basitti. Akşamları odasına kapanır, parlak ekranından “Yaşanacak En İyi 10 Ülke” listelerine bakardı. O ülkelerin refahının altında yatan sömürge geçmişini, Afrika’nın kanlı elmaslarını ya da Asya’nın çalınan alın terini görmezden gelirdi. Ona göre mesele basitti: "Onlarda medeniyet var, bizde ise Ortadoğu bataklığı."

Ülkenin doğu sınırında, otoritenin tamamen çöktüğü, insanların birbirini boğazladığı komşu ülke Şenkar’dan gelen mülteci dalgaları bile Aras’ın fikrini değiştirmiyordu. "Şenkar zaten hep öyleydi," deyip geçerdi. Kendi ülkesinin, o ateş çemberinin ortasında bir devlet olarak ayakta kalmasının ne anlama geldiğini idrak edemiyordu.

Eylemden önceki gece, dedesi Baybars Hoca ile girdiği tartışma zihninde hala tazeydi. Emekli Tarih Profesörü olan dedesi, çayından bir yudum alıp torununa hüzünle bakmıştı.

"Evlat," demişti Baybars Dede, sesi yılların yorgunluğunu taşıyarak. "Bir toplum aynaya baktığında ne görüyorsa, yönetimi de odur. Çürüme aşağıda başlarsa, yukarıya sirayet eder. Bak komşumuz Şenkar’a. Devlet yıkılırsa geriye özgürlük kalmaz, sadece vahşet kalır. Bugün beğenmediğin o devlet, seni o vahşetten koruyan kalkandır. Evet sıkıntılar var ama ilelebet sürmeyecek . Sabretmeyi öğren."

Aras, dedesinin sözlerini "bunamış bir ihtiyarın hezeyanları" olarak yaftalayıp odasına çekilmişti.

Ve işte o gün gelmişti. Üniversite kampüsü kaynıyordu. Aras, "Adalet ve Özgürlük" pankartının en önündeydi. Arkasında vandalizme teşne bir grup, ellerinde taşlarla bekliyordu. Aras, kendini bir devrimci, modern bir Che Guevara gibi hissediyordu; ancak sırtlandığı sadece kör bir nefretti.

Polis barikatı göründüğünde işler çığırından çıktı. Arkadaki grup kaldırım taşlarını söküp polise fırlatmaya başladı. Aras da coşkuya kapıldı, yerden aldığı taşı savurdu. O sırada TOMA devreye girdi. Basınçlı suyun taziki, Aras’ı bir yaprak gibi havaya savurdu.

Aras, geriye doğru düşerken kafası, az önce arkadaşlarıyla tekmeleyip kırdıkları elektrik panosuna çarptı. Vandalizmin bedeli ağır oldu; panonun içindeki açıkta kalmış ana enerji kablosu, ıslak saç derisiyle temas etti.

400 Volt!!!

Elektrik, Aras’ın beynine şimşek gibi indi. Gözleri karardı, kasları kilitlendi. Ancak bilinci kapanmadı; aksine, zamanın ve mekanın büküldüğü nöral bir fırtınanın içine çekildi.

BÖLÜM II: GEÇMİŞİN KÖR KARANLIĞI

Aras gözlerini açtığında, genzini yakan keskin bir kömür kokusuyla öğürdü.

Neon ışıkları, asfalt yollar gitmişti. Gri, kasvetli ve çamurlu bir dünyadaydı. Yıl 1990’ların başıydı. Aras, Cemal adında, üç çocuk babası bir demir döküm işçisinin bedenindeydi. Kendi bilinci yerindeydi ama bedeni kontrol edemiyor, sadece Cemal’in gözlerinden hayatı izleyen bir mahkum gibi yaşıyordu.

Bu "nostaljik" geçmiş, Aras’ın hayallerindeki gibi romantik değildi. Bu bir hayatta kalma savaşıydı.

Sabah musluğu açtılar, su yoktu. Belediye haftalardır su vermiyordu. Cemal, çocuklarının yüzünü kovadaki bulanık suyla yıkarken, Aras’ın içi ezildi. Kendi zamanında su kesildiğinde sosyal medyayı ayağa kaldıran o genç, şimdi susuzluğun çaresizliğini iliklerinde hissediyordu.

Sokağa çıktılar. Hava kirliliği o kadar yoğundu ki, nefes almak zehir solumak gibiydi. İşe gitmek için bindikleri otobüs, hurda yığınından farksızdı; kapılar kapanmıyor, insanlar balık istifi gibi sarkıyordu. Kimsenin yüzü gülmüyordu. O "eski, nazik insanlar" efsanesi, yerini geçim derdinden birbirini ezmeye hazır bir öfke toplumuna bırakmıştı.

En büyük şok hastanede yaşandı. Cemal’in kızı ateşlendiğinde gittikleri devlet hastanesi, bir korku filmi seti gibiydi. İdrar ve çamaşır suyu kokan koridorlarda hastalar yerlerde yatıyordu. Doktor görebilmek için sabaha karşı sıraya girmeleri, o da yetmeyip hademeye rüşvet vermeleri gerekmişti. Aras dehşet içindeydi. “İlaç yok,” diyordu eczacı, “Ancak karaborsada bulursun.”

Akşam haberlerinde ise daha acı bir tablo vardı. Turanis’in o dönemki başbakanı, Aras’ın hayran olduğu Batılı liderlerin karşısında el pençe divan duruyor, borç para dileniyordu. Aras’ın "diktatörlük" diye eleştirdiği o dik duruşun yokluğunda, ülkenin nasıl bir "sömürge valiliği" gibi yönetildiğini gördü. Enflasyon canavarı her gün market etiketlerini değiştiriyor, insanlar bir şişe yağ için birbirini eziyordu.

Aras, Cemal’in kalbindeki o derin utancı hissetti: Evine ekmek götürememenin, devletine güvenememenin, yarına dair hiçbir umut besleyememenin ağırlığını... Kendi zamanındaki "kriz" dediği şey, bu yok oluşun yanında lüks bir sızlanma gibi kalırdı.

Cemal’in fabrikasında, hiçbir güvenlik önlemi alınmayan pres makinesinin kopmasıyla ortalık kana bulandı. Aras’ın bilinci, o kaosun içinden bir kez daha çekilip alındı.

BÖLÜM III: Bir Başka Turanis

Karanlık kuyu, yerini göz kamaştırıcı bir aydınlığa bıraktı. Aras tekrar gözlerini açtığında, burnuna dağ kekiği ve temiz ozon kokusu geldi.

Yıl 2063. Yer yine Argos. Ama burası, Aras’ın hayal bile edemeyeceği bir ütopyaydı.

Bu kez Dr. Sinan isimli, Turanis Uzay ve Havacılık Kurumu’nda çalışan üst düzey bir fizik mühendisinin zihnindeydi. Ofisin camından dışarı baktığında, o çarpık kentleşmenin yerini dikey ormanlarla kaplı, güneş enerjisiyle parlayan kristal kulelerin aldığını gördü. Şehir sessizdi; manyetik raylı sistemler, kaosu bitirmişti.

Ancak asıl değişim betonda değil, insandaydı. Sokakta kimse kimseye omuz atmıyor, yere düşen bir eşya anında sahibine veriliyordu. Toplum, eğitim ve refahla yoğrulmuş, o özlenen "medeniyet" seviyesine kendi kökleri üzerinde yükselmişti. Baybars Dede haklıydı; istikrarlı bir devlet ve sabırlı bir inşa süreci, toplumu da iyileştirmişti.

Sinan, öğle arasında **"Diriliş Müzesi"**ne gitti. Müzenin onur köşesinde, Aras’ın o çok nefret ettiği Başkan Demir’in hologramı ve o sancılı dönemde attığı temeller anlatılıyordu. Tarihçiler şöyle yazmıştı: > "Büyük Buhran döneminde, popülist söylemlere ve iç-dış saldırılara rağmen atılan yerli sanayi ve enerji adımları, bugünkü Altın Çağ'ın omurgasını oluşturdu."

Aras, kendi zamanında "beton yığını" dediği projelerin, ülkeyi küresel bir lojistik ve teknoloji devi yaptığını gördü. Kendi zamanında "bizden bir şey olmaz" diyen aşağılık kompleksinin yerini, dünyaya bilim ihraç eden bir özgüven almıştı. Komşu Şenkar bile, Turanis’in garantörlüğünde huzura kavuşmuştu.

Aras’ın içi, tarifsiz bir mahcubiyetle yandı. Elinde taşla polise saldırırken, aslında torunlarının geleceğine taş atıyordu. O, "ilerici" olduğunu sanan bir gericiydi. Vizyonsuzluğu, nefretinin gölgesinde kalmıştı.

"Özür dilerim Dede," diye haykırdı içinden. "Hepinizden özür dilerim..."

Bu içsel çığlık, acı bir siren sesiyle kesildi.

"GÜM!"

Aras, ciğerlerine dolan biber gazı ve ıslak asfaltın soğukluğuyla günümüze, 2020'lerin o kaotik gününe geri döndü. TOMA’dan yediği suyun etkisiyle sırılsıklamdı. Başında toplanan arkadaşı Berk, elindeki taşı havaya kaldırıp bağırıyordu: "Kalk Aras! Polis geliyor, kaçmamız lazım! Faşistlere gününü gösterelim!"

Aras, Berk’in yüzüne baktı. Az önce 2063’ün medeniyetini görmüş, 1990’ların cehennemini yaşamış bir zihinle; Berk’in o ergen öfkesi, o ezberlenmiş sloganları ona o kadar acınası, o kadar boş geldi ki...

Aras, başındaki şişliği tutarak yavaşça doğruldu. Sesi, beklenmedik bir olgunlukla çıktı. "Bırak o taşı Berk."

Berk şaşkınlıkla duraksadı. "Ne diyorsun oğlum? Devrim yapacağız!"

Aras, acı bir tebessümle üstünü silkeledi. "Devrim böyle yapılmaz, geri zekalı," dedi, sesi bir fısıltıdan çok bir hüküm gibiydi. "Devrim, o taşı atarak değil; o taşı oraya koyan makineyi icat ederek yapılır. Biz bugüne kadar sadece şımarık çocuklarmışız."

Aras, arkasından "Dönek!", "Korkak!" diye bağıran kalabalığa bir kez bile dönüp bakmadı. Aksayan bacağıyla, eylemin aksi yönüne, evine doğru yürümeye başladı.

Aklında tek bir hedef vardı: Eve gidip Baybars Dede’nin o nasırlı elini öpmek. Ve sonra, sabaha kadar çalışıp, ülkesine gerçekten hizmet edecek projesini çizmek.

Aras sisli sokaklarda yürürken, Argos’un gri bulutlarının arasından sızan ince, cılız bir güneş ışığı yüzüne vurdu. Işık hep oradaydı. Sadece Aras, nefret perdesinden dolayı onu görememişti.