Çeyreğinde Matuh

Hacer Noğman

Dün yirmibeşime girdiğimde varlığından habersiz olduğum kasiyere sadece bir kasiyer olarak bakmıştım. Üç harfli marketlerin birinden pasta almıştım ve bana poşet isterken bakan, gözlerimin içine bakan kasiyere yanlışlıkla bakmıştım. Yanlışlıkla diyorum çünkü gözlerinde maviye çalan bir ateş görmüştüm. Alayım demiştim. Poşeti alıp bana uzatırken pos cihazının cızırtısı markete hareketlilik katmıştı. Yutkunduğumu hatırlıyorum. Fişi uzatırken tekrar göz göze geldim kasiyerle. Tekrar yutkunduğumda Gözlerindeki ateş kızıla dönmüştü. Dün yirmibeşime girmiştim ama koca bir çeyrek yılı da aşmıştım. Yerlerin hafif ıslak olduğu yolda keskin bir virajda kalakalmıştım. Kcca tümsek aynanın karşısında gelen ve giden var mı diye kalakalmıştım. Bir ateş yanmıştı o ayna direğinin dibinde ve görüntü bir türlü netleşemiyordu. Marketten çıktığımda çiseliyordu. Tekrar dönüp bakmak, o kasiyerin gözlerinin içine bakmak ve belki de gözlerini yanımda götürmek istedim. Sabaha kadar dışarıda yağmurda bekleseydi o gözler, sönerdi belki ateşi.

Bugün ellime girdim. Ömrümden ömür gitti. Sonbaharlarda ömür çabuk gider. Hele de yağmurluysa hava ve çürümeye yüz tutmuş günlerse ve rutubet çoksa. Dün saçımı savurarak geldiğim yolları bugün dizlerimdeki kireçleri hissederek gidiyorum. Her adımımda gıcırdıyor eklemlerim. Yağmuru bir türlü sevememiştim, cahil kul lafı işte. Dün öylesine büyük bir korkuyla çıkmıştım ki marketten. Bugün yerinde miydi, kamulaştırmadan alınmış mıydı, yerine site dikilmiş miydi bilmeden markete doğru yürüdüm. O bir çift gözü görmek için tutmayan dizlerle yola koyuldum. Dünden bugüne etrafımdaki onlarca insanı toprak altına koydum. Birkaç salgın hastalık gördüm. Belki ihtilal sayılacak devrimler de yaşadım. Anlamam pek siyasetten miyasetten. Ne kadar yaşadığımı göstermeye çalışıyorum. Üç çocuk büyüttüm. Birini toprak altına koydum. Bir evim oldu babadan kalma. Bildiğim bazı sureleri unuttum. Tecvidi hepten unuttum. Duaları türkçeden okumaya başladım. Çeyrek asrımı tuzlu suya bırakmışım da çürümesini beklemişim gibi. Böyle geçen ömre dönüp baktığında ne görür insan? Bir hiç uğruna yola düşmüşlüğü. Şimdi o markete gittiğimde -market oradaysa ve kasiyer de oradaysa şayet- ne yapacaktım diye kendime soramıyorum bile. Çünkü söyleyeceklerime -defalarca bunu düşünüp onlarca senaryo yazmama rağmen- beklediğim karşılığı bulamadan o kapıdan çıkarsam ne yapacağımı bilmiyordum. Bunu hiç düşünmemiştim çünkü. Oraya gidecektim ve gözlerinin içine bakacaktım, neden yaptın diyecektim. Bu kadar.

Marketin olduğu sokağa girdiğimde etrafta boy gösteren binalardan göğü az mı az görüyordum. Göğsümün ortasında bir baskı hissettim, işe yarayacağını düşünerek daha derin bir nefes almaya çalıştım. Dün market olarak bildiğim, şimdiyse pastane olduğunu gördüğüm o yerin önünde durdum. Burası olduğundan eminim. Ama içeri girmeye cesaretimin olup olmadığını tartıyordum. Kalp atışlarım hızlandığında yutkunmalarım da sıklaşmıştı. Pastaneden çıkan kadın her şeyin yarım kalmasına neden oldu. Kapı ağır ağır kapanırken tuttum ve içeri girdim. Pastane kısmen doluydu, cıvıl cıvıl gençler şakıyordu adeta. Bir kez daha ömrüm gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. Önceki tam yirmi beş sene önceydi. Dün. Tam tur döndüm etrafımda. Birkaç yabancı bakışla göz göz geldim ama umursamadım. En ücra köşedeki masanın ardında, oturduğu yere gömülmüş biçimde bir çift gözle karşı karşıya geldim. Yıllar geçse de gözlerinde gördüğümün asla değişmeyeceğine o an emin oldum. Gözlerine bakakaldım. Yüzünde tek kırışıklık yoktu. Dünkü gibi tazeliğini koruyordu bakışları. Gözlerindeki beyazlık pasparlak. Ona doğru gittiğimde oturduğu yerde toparlandı gözlerini benden ayırmadan. Ayağa kalktı, aramızda iki metre ancak vardı. Yanımdan hızlıca uzaklaştı. Kapı gıcırtısı pastaneyi doldurdu. Bir dakikaya yakın sürdü kapının kapanması. Ardıma dönmedim. Oturduğu sandalyenin süngeri eski halini alana dek oturduğu yere baktım. Gözlerinde yanan ateş hiç sönmemişti. Adım kadar emindim. O gün nasıl akşam oldu bilmiyorum. Saçlarımda tek siyah tel kalmadı.

Dün yarım asırlık ömrümde değişmeyen tek şeyin o bir çift göz olduğuna inandırmıştım kendimi. Bugün bir çeyrek asır daha yaşlandığımı fark ettiğimde zamanın ne hızlı geçtiğini tekrarlamayı artık bırakmıştım. Bir günde en fazla kaç kez denirdi zamanın ne kadar hızlı geçtiği? Boş lakırdıları bir kenara bırakmanın vakti geldi diye düşündüğümde bunu söyleyemediğimi fark etmiştim. Artık konuşamıyordum. Boğazımda sıralanan kelimeler anlamlı bir birliktelikle cümle halini alsa da orada yumru olmaktan öteye geçemiyorlardı. Yirmi beş sene öncesinde başlamıştı bu iş. Konuşamamak. Büyük zorluk gibi görünse de Mevlanın kuluna -kabul ederse bana- verdiği nimetti belki de. Aslına bakarsanız yirmi beş sene önce o pastaneye gittiğimde dilsiz değil de âmâ olmayı beklerdim. Bu niçin olmadı gibi bir sorgulamaya düşmedim şükür, hayatımda hiçbir zaman o kadar iddialı olmadım. Mevlam neylerse güzel eyler diyerek bir gecede kabullendim bunu. Ama bir iki kelime edebilseydim keşke dün. Orada öylece birkaç saniyeye neler sığdırılırdı ama ben beceremedim. Evvelki güne dönebilseydim neler söylerdim ona. Ama şimdi onu düşünmekten çok yarından korkuyorum. Hiçbir yarınım dününden belli değildi. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Bugün kalan ömrümün son günü. Yarım asırlık çınarken dizlerime kulak verdiğimde duyduğum sesleri işitecek bir kulak yoktu şimdi bende. Öksürürken altına kaçıran bir matuh. Parmakları sabit duramayan. Elmacık kemikleri belirginleşmiş. Katarakttan zar zor gören. Bunların hiçbiri aynaya bakınca görebildiğim şeyler değil. Ben en son yirmibeşimde aynaya bakmıştım. Ama bu sabah gardırobumdan çıkardığım aynaya baktığımda korkunç bir çift gözle karşı karşıya geldim. Maviden alevler yükseliyordu gözbebeklerimden. Gözlerime inen perdenin o alevler önünde bana bir zırh olduğundan habersiz yıllarca aynaya bakmaktan kaçtım. Belki de görmeyecektim o alevleri. O markete gittiğimde sonra o pastaneye. Bir çift kelimenin ağzımdan çıkamayaşından kendimi sorumlu tutuşumu… Ben değilsem kimdi öyleyse? Üç gün öncesine, yirmibeşime girdiğim güne dönmeyi öyle çok isterdim ki. Ama bu kuru bir hevesten başka bir şey değil. Çünkü yıllar önce karşılaştığım, içinde alevler olan gözlere baktığımda ağzımdan çıkmasını istediğim her cümle duymaktan korktuğum cümleler olarak gelip yine benim kulağıma girecekti. O bakmaktan korktuğum gözlerin önündeki perdeyi hiç görememişim.