“öyle kolay değildi yâre yazıp yollamak,
sigaranın son çöpüyle birlikte ıslak şiirler yaktık çoğu vakit…”
Bu şiiri dinleyip iç çekerken tüttürüyordum son sigaramı. Ne aşkımı yazıp yollayamadığım bir yârim vardı ne de şiir yazmışlığım ama o sırada beni uzaktan görsen bu şiiri bu adam yazmış o kesin de üç güne kalmaz ince hastalıktan gider, derdin. Ne yapayım dertli adam olmak lâzımdı. Şöyle uzaklara dala dala iç çeke çeke içersin sigarayı. Biz öyle gördük. Mutlu adamın sigara içtiği nerde görülmüş.
İşte böyle evimin bahçesinde dertli dertli tüttürürken bir ses duydum, bir ayak sesi. Kim var orada, diye seslendim, ses çıkmadı. Kedi köpektir diye düşünüp uzaklara dalmaya devam ettim. Sigaranın son çöpüyle birlikte enseme sert bir cisim çarptı. Gerisi yok. Millet sigaranın son çöpüyle ıslak şiirler yakar, bizim de olsa olsa kafamıza sert cisimler çarpar. Gözlerimi açtığımda bir çadırın içinde ellerim ayaklarım bağlı bir şekilde yatıyordum. Yanımda benim gibi eli kolu bağlı yatan üç adam daha vardı. Ne oldu, burası neresi, demeye fırsat kalmadan beyaz önlüklü maskesi gözlüklü doktor görünümlü bir adam geldi. Her birimizi oturtup gözlerimize bakarak, tansiyonumuzu, nabzımızı ölçerek bizi muayene etti. Sonra “Ne yaparsanız yapın biz istemedikçe asla çıkamayacağınız bir yerdesiniz. Burada sizden beklenen ve istenen tek şey itaat etmeniz. Biraz sonra görevliler bağlarınızı çözecek, sıkıntı çıkarmazsanız sıkıntı görmezsiniz,” dedi. Çıt çıkarmadan dinledik adamı. Adam tam çadırdan çıkarken ben seslendim “Biz neden buradayız?” Adam durdu. Hiç cevap vermeden çıktı gitti.
Biraz sonra iri yarı iki adam gelip ellerimizi ayaklarımızı çözdü. Ardından iki kadın tabldotlar içinde yemek tatlı ve su getirdi. Bütün görevliler maskeliydi. Bizimle konuşmuyor, yüzümüze bile bakmıyorlardı. Yemeklerimizi yiyip çadırdan çıktık. Koskoca ormanlık bir alandı burası. Bir sürü çadır ve bizim gibi bir sürü insan vardı. Bir de yüzü maskeli görevliler. Görevlilerin kimi güvenlik görevlisi gibi kimi doktor kimi hemşire gibi giyinmişlerdi. Arkadaşlarla anlaşıp etrafa dağıldık. Çevreyi inceleyip nereden nasıl kaçabiliriz ona karar verecektik. Alanın etrafı kocaman duvarlarla çevrilmişti. Duvarların üstünde elektrikli teller vardı. Her yerde bir sürü görevli ve güvenlik kamerası vardı. Düşünüyordum, beni neden kaçırmış olabilirdi. Kimin ne işine yarardım. Basit bir inşaat işçisiyim. Zengin bir ailem yoktu ki fidye istesinler. Dolaşmaktan bacaklarım ağrıyınca çadıra döndüm. Arkadaşlar çoktan dönmüş umutsuz omuzları çökmüş şekilde oturuyorlardı. “Buradan çıkmamız imkânsız,” dediler. Ben de biliyordum imkansız olduğunu ama “Yine de yılmayalım. Şimdilik ne istiyorlarsa yapalım. Dertleri neymiş bizi neden kaçırmışlar öğrenelim. Elbet bir yol buluruz,” dedim. “Doğru dedin yoldaş,” dedi bir tanesi. Ne yoldaşı lan. ben kendi hâlinde gariban bir adamdım durduk yere yoldaş olduk.
O gün saat akşam onda anons yapıldı. Yarım saat içinde yatmamız isteniyordu. Yatış saatinden sonra ayakta olanlara ceza uygulanacağı söylendi. Yattık mecbur. Sabah yine anonsla uyandırıldık. Uyandıktan yarım saat sonra hemşireler geldi, nabzımızı tansiyonumuzu ölçüp not aldılar. Sonra bizi açık alanda toplayıp bir hoca eşliğinde anamız ağlayana kadar spor yaptırdılar. Sonra çadırlarımıza dağıldık. Ama tam anlamıyla dağıldık, dökülerek. Kahvaltı getirdiler. Bir kuş sütü eksikti. Ulan, dedim. Bunlar bizi besleyip terörist mi yapacak? Yamyam değillerse ve işin sonunda bizi yemeyeceklerse başka bir açıklaması yok. Sigarasızlıktan başım ağrıdı. Herkes de aynı şeyden şikâyetçiydi. Hatta adamın biri spor yaparken sinirlenip “sigara istiyom lan” diye spor hocasının üstüne yürüdü. Güvenlik göeevlileri gelip adamı gözümüzün önünde bir güzel benzettiler “Sıkıntı çıkarmazsanız sıkıntı yaşamazsınız,” deyip gittiler. Artık kimsenin sıkıntı çıkarmaya cesareti yoktu. Kahvaltıdan sonra apacı bir kahve getirdiler. Ben kahve sevmem diye içmeyecektim yoldaş diyen adam “baş ağrına iyi gelir” dedi de içtim hakikaten iyi geldi. Kutu kutu sakız getirip bıraktılar. Sakız da sevmezdim ama can sıkıntısından onu da çiğnedim. Akşam üstü anons yapıldı. Açık alanda toplandık. Bizi yürüyerek bir tepeye çıkardılar. Ulan zaten sabah spor yapmaktan tüm kemiklerim ağrıyordu bir de tepeyi çıkınca ferim fesim kesilde.
Tepede her birimize birer dal sigara verdiler. Bayram gibiydi. Sevinçten dört köşe olduk. Olduğumuz yere oturup içtik. Sesi yanık biri içli bir türkü söyledi. Ee sigaraya dert gerekti. Hepmizin sigarası bitince çeyrek limon verdiler kabuğuyla birlikte çiğnememizi istediler. İtiraz edecek olduk güvenlik görevlilerinin elleri joplarına gidince vazgeçtik. Mecbur çiğnedik. Ulan sigaranın üstüne olacak iş miydi. Sonra birer küçük su ve acı macunlu diş fırçası verdiler. Dişlerimizi fırçaladık. Ağzımın içi zehir gibiydi. Sonra birer ölü gibi tepeden indik. Çadırlarımızda akşam yemeğimiz bizi bekliyordu. Yine mükemmel bir öğündü. Tabii ağzımızın zehiriyle yemeklerin tadını da alamadık.
O günden sonra her gün aynı geçti. Artık alışmış birer koyun sürüsü gibiydik. Tamı tamına altı ay. Her günü birbirinin aynı yüz seksen iki gün. Farklı olan tek şey artık o tepede verilen sigarayı sevinçle değil iğrenerek karşılıyorduk. Yüz seksen iki günün sonunda açık alanda topladılar bizi. Birer sigara verdiler. “Bu sefer limon yok, fırça da yok özgürce için” dediler. Sevindik. Yaktık. İçemedik. Yanık sesli türküsünü söyledi, içemedik. Hayatımızın en acıklı bölümlerini düşündük içemedik. Midemiz bulandı. İçimiz almadı. Sonra bizi serbest bıraktılar. Elimize birer kart verdiler. “Sigara içenlerden rahatsız olursanız karttaki numaraya ihbarda bulunabilirsiniz,” dediler.
Gözlerimizi bağlayıp bizi aldıkları yerlere bıraktılar. Eşimiz dostumuz merakta kalmış, meraktan öte geçememiş unutmaya yüz tutmuşlardı. Hayatıma kaldığım yerden devam ediyordum. Bir eksik bir fazlayla. Eksik olan sigara, fazla olan sigara nefretiydi. Öyle nefret ettim öyle nefret ettim ki sigara içen babam olsa ihbar etmek zorunda kaldım. Neyse ki babam çoktan ölmüştü de onu ihbar etmedim. Ama yakınlarımda kim varsa örgüte toplattırdım. Hatta bazen tanımadığım yoldan geçerken tüttüren adamları bile şikâyet ettim.
İşte böyle böyle sigara dünyadan silindi. O örgüt de gizlice var olduğu gibi sessizce yok oldu. Ben de, o sigaranın son dalıyla ıslak şiirler yakan, yanık türküler söyleyen, uzaklara dalan efkârlı kuşaktan sona kalanlardanım.