Müstakil Dertliler Cemiyeti

Emine Genç

Kaybettiğim anahtarın ait olduğu evi unutacak kadar yaşadım. Bu izbe, soğuk, kimsesiz görünen duvarların ardında kendimi adayacak bir ülkü uğruna unutmuştum evi: Müstakil Dertliler Cemiyeti.

Bundan on iki yıl önceydi. Kapıyı açtığımda sıcak buhara karışmış yüksek uğultular yüzüme çarptı. Tek mekan, on beş yirmi masa. Her masanın etrafında en az dört sandalye. Sandalyelerin üzerinde horultular, kokuşmuşlar, dökülmeye başlamış kırk yıllık deriler ve pörsüyen sentetik yünler. Semaverin buharına karışmış türlü kokular insanda mide bulantısıyla karışık haz yaratıyor, masalardan gelen şıngırtılar insana kendisini unutturuyordu. Ya hemen kaçıp oradan kurtulacak ya da bir sandalyenin üzerinde, tırnaklarımın sararmasını izleyecektim. Kaçamadım. Paçamdan akan acemilikle boş bulduğum bir sandalyeye oturduğum gibi sırtıma çakma deriden ceket, masama ince belli bardak ve küllük bırakıldı. masama ince belli bardak ve küllük bırakıldı. Küllük boştu, ama o küllük oradayken sigara içmemek, o ince belli bardağa çay koymamak imkansızdı.Uğultunun içinde düşünme yetimi kaybetmiş bana sunulan akışta süzülmeye başlamıştım. Tıpkı aile hekimimin önerdiği gibi. Derin düşüncelere daldığım, üzüntüden öleyazdığım, kendimi yemeğe verdiğim, sıkıntıdan öldüğümü duyan aile hekimim bana tüm bunların stresten kaynaklandığını söylemişti. “Biliyorum” dedi, “Hastalara stresten uzak durun, kendinizi mutlu edecek uğraşlar bulun diyoruz ama bunu nasıl yapacaklarını söylemiyoruz. İşte tam bu noktada devlet işbirliği ile yeni bir proje oluşturuldu. Stres ve kaygı kaynaklı sorun yaşayan hastalarımıza sosyalleşme imkânı ve yeni alışkanlıklar kazanabilecekleri mekânlar sunuyoruz. Bu mekânların özelliği hassas bir formülasyonla oluşturulan koku bileşimleri ve ses frekanslarıyla beynin dopamin reseptörlerini harekete geçirerek bireyi daha mutlu bir düzeye ulaştırmak.” Gitmemi bekleyen gözlerle mahallede yeni açılan bu mutluhânenin adresinin yazılı olduğu kartviziti uzattı ve işte buradayım. Şu an yaşadığım duygunun mutluluk olduğunu söyleyemem. Hatta mutluluktan çok uzakta bir uyuşukluk içerisinde yüzüyorum. Ama stresten ve kaygılandığım her şeyden uzakta olacağım iddiası doğru. Neyi kafama takıyorsam hepsinin kıçına bir tekme atıp şıngırtıların içerisinde kayboluyorum. Burası bir nevi rehabilitasyon merkezi. Yedi yirmi dört bu merkezde kalabilirim. Ayağa kalktığımı hissettiğimde çıkar, tekrar düştüğümde gelip süzülebilirim. Tek karşılığı, toplumda taşkınlık çıkarmamak. Böyle de oldu. Mutlu değil ama ertelemiş bir biçimde hayata kocaman bir virgül koymuştum.

İlk haftanın sonuna doğru Selim’le tanıştık. Diğerlerinin aksine yakın ilişki kurmaktan çekinmemişti. Buraya üçüncü gelişi olduğunu, her dönüşünün biraz daha kısa sürdüğünü, gitgide dışarıdaki hayatla bağının koptuğunu söylemişti. “Ama sorun değil, ömrümü burada geçirip elimdekiyle hayatımı sonuna kadar yaşarım” demişti. Yüzündeki kayıtsız ifade beni rahatsız etti. Hayır ben, ömrümü burada geçirmeyecek, gerçekten iyileştiğimde dışarı çıkacaktım. Olmadı. Çıktıktan üç gün sonra geri döndüm. Üç gün yoksam beş gün vardım. Selimle arada sırada denk geliyorduk. Zamanla dışarı çıkmaktan utanmaya başlamıştım çünkü dışarıdakiler bir şekilde bizim oradan geldiğimizi anlıyorlardı. Suratımıza mentollü spreyler sıkanlar, elinde nane demetiyle gezenler gösteriyordu ki mutluhâneliler olarak istenmeyen azınlık olmuştuk. Toplumun cüzzamlıları olarak hanemizden çıkmamalıydık. Bizi görmemek için tüm vergilerini feda eden bir toplumun görünmeyeni olmamız isteniyordu. Beni dünyaya bağlayan anahtarımı çıkarıp eve girince annem, ne zaman gideceğimi soruyor, perde beyazlatıcıları stoklamaya başlıyordu. Kafelerin kapısından içeri alınmıyor, gittiğim parklar beş dakika içinde bomboş oluyordu. İnsanlar on metre öteden mutluhâneli olduğumu anlıyordu. Aynaya bakıyorum, kendimde bir fark göremiyordum. Alnımda damga yoktu ki insanlar bunu anlasın. Kıyafetlerim, yürüyüşüm hepsi eski hayatımla aynıydı. Bir gün Selimle konuşurken “Kokundan anlıyorlar kızım.” dedi. “Mutluhânenin kokusu üzerine siniyor. Ne kadar yıkasan geçmez zaten o elindekiyle kokuyu gittiğin her yere taşıyorsun.” Kapıyı açtığımda yüzüme vuran kokuyu anımsadım: Nikotin merkezli ucuz tütün kokusu. Alt notalarda bayat çay ve şekerlemelerle desteklenmiş. Tenimden nikotin fışkıracak. “Bu iş böyle olmaz” dedim. “Böyle hayat istemiyorum. Eski halim bile bundan daha iyiydi. En azından kendi dünyamda istediğim gibi hareket ediyordum. İnsanlar en fazla halime acıyor, kimse benden kaçmıyordu.” Selim kahküllerini düzeltti, sesini küçülttü, gözlerimin içine baktı üç salise, “Geçenlerde yeni bir yer keşfettim. Bizim toplumdan ayrı yaşatan bu sistemi düzeltmek için uğraşan bir kaç kişi. İstersen çıktığımızda bi gidip bakalım, seversin bence.”

Selim’in peşinden yürüdüğüm dar ara sokaklarda, her adımda ayakkabılarımızın altındaki çamur yapışkan bir tıslamayla homurdanıyor, sanki “geri dön” diye mırıldanıyordu. Selim’in “biraz daha” diye işaret ettiği köşeyi dönünce orayı gördüm. Kapısında kimsenin durmadığı, tabelası çürüyen tahta bir plakaya kazınmış solgun bir isim: Müstakil Dertliler Cemiyeti. Ama tabelenin hemen altında sprey boyayla yazılmış kocaman bir uyarı vardı: “Bu kuruluş Sağlık Bakanlığı tarafından KISMEN sakıncalı, Emniyet tarafından POTANSİYEL TEHLİKELİ, Mülki İdare tarafından ise HASSAS BÖLGE olarak değerlendirilmiştir.” “Bu ne lan?” dedim. Selim sırıttı. “Demiştim, biraz sıkıntılı bir yer.” İçeri girer girmez burnuma vuran ilk kokui: nane yağı ile yakılmış defter yaprağının tuhaf birleşimi. Duvarlarda sigara paketlerinden yapılmış panolar, panoların içinde “KÜL DEĞİL, HAYATIMIZ DÖKÜLDÜ” gibi sloganlar.

Bu sloganlar ve fişler, Mutluhane’de biriken ama hiç söylenmeyen gerçek dertlerin somutlaşmış haliydi. İlk günler buraya alışmak, nikotinden arınmış bir ten içinde yaşamak cehennem gibiydi. Mutluhane’de vücudumu uyuşturan o duman kokusuna, şıngırtıya ve sahte dopamin patlamasına o kadar bağımlıydım ki, buradaki nane ve yanık defter kokusu bile midemi bulandırıyordu. Sanki beynim, "Sana vaat edilen huzur bu değil, geri dön!" diye bağırıyordu. Dışarı çıkıp kendime bir paket sigara almak için defalarca ayağa kalktım. Fakat her seferinde, Mutluhane’deki sandalyenin üzerindeki o kırk yıllık pörsümüş deriyi ve küllüğün yanındaki o boş ince belli bardağı hatırladım. Orası beni yavaşça öldüren, hayata kocaman bir virgül koymamı sağlayan hapishaneydi. Cemiyet'teki ilk iki hafta boyunca sürekli terledim, sinirim tavan yaptı ve uykusuzluktan kavruldum. Selim yanımdaydı. "Bu dertler iyi dertler," diyordu. "En azından hissediyorsun, yaşıyorsun." Bu masalara yapıştırılan her fiş, her mum, her dökülen kül, benden çalınan hayatın bir bedeli gibi görünmeye başladı. Yavaş yavaş, sigarayı bırakmanın bir eylem olduğunu, acı çekmenin ise hissedilen bir direniş olduğunu kabullendim. Artık amacım stresten kaçmak değil, stresin kaynağını kurutmak olmuştu. Mutluhane’deki uyuşuk "mutluluk" yerine, Cemiyet'teki canlı dertleşmeyi seçtim.

Cemiyete katılmam üzerinden altı ay geçmişti ki ilk eylemimizi yaptık. Akşam saat on bir sularında, Selim kapıdan içeri elinde dev bir çuval kuruyemişle girdi. “Operasyon Çıtır Atak başlıyor!” dedi. “Bu ne lan?” dedim. Jale açıklamayı yaptı: “Mutluhânelerin sigara yasakları sıkılaştı ya devlet “nikotin bağımlılarını kontrollü ortamda tutacağız” deyip içeride onlara aromalı solüsyonlar veriyor. İnsanlar iyice bağımlı oluyor. Biz de onlara kaçış yolu sunacağız.” Kaçış yolu dediği şuydu: Mutluhânelerin depo kapısından sızıp sigara yerine kavrulmuş leblebi ve ay çekirdeği bırakacaktık. Absürtlüğün zirvesi. Gece depo duvarının arkasındaki boşluktan içeri girdik. Ben nöbet tuttum, Selim çerezi boşalttı. Sabah haberlerde “Mutluhânelerde büyük sızıntı: Tıbbi aromalara karıştırılmış kuru yemiş” diye başlık açıldı. Devlet önce bizi dikkate almadı. “Gençlik şakası,” dediler. “Sahte eylem.” “Sabotaj değil, densizlik.” Ama ülke gündemi o kadar sıkıcıydı ki, insanlar bu haberi konuşmayı sevdi. “Leblebili terör” diye dalga geçenler bile oldu.

3. Yıl: İlk Büyük Operasyon: Sigara Gömü Alanı

Selim bir sabah masaya planı attı, “Ülkemizde yıllık sigara tüketimi 110 milyar adede ulaşmış. Bu devlet için para, bizim için ölüm. Eğer sigara bulamazlarsa içemezler. İçmezlerse mutlu olurlar.” Ben o sıralar hâlâ naiftim. “Peki bunu nasıl engelleyeceğiz?” Cevap netti: Kaçak sigara imha timi.

Gece yarısı tırların indirme yaptığı eski bir depoya sızdık. Jale içeriden forklift çaldı. “Benim ehliyetim var!” diye böbürleniyordu. İkinci kattan aşağı sigara kolilerini yuvarladık. Dışarıda ise kazdığımız dev bir çukur vardı: Sigara Gömü Alanı. Çukura doldurduk. Sabah haberlerinde manşet:

“DEVLETİN VERGİ KAYBI: 2.5 MİLYON TL’LİK SİGARA YOK EDİLDİ.”

Ekonomi bakanı çıkıp “Bu bir ulusal güvenlik sorunudur” dedi. Biz kahkahadan ölüyorduk.

5. Yıl: İnsan Kaçırıp Sigara Bıraktırma

Cemiyetin en tartışmalı hareketleri bu yıllarda başladı. Elbette kimseyi zorla tutmadık, ama kaçırılan kişiler de şöyle tiplerdi:

- Mahalle bakkalı Münir (günde 5 paket içiyordu)

- Belediye otobüsü şoförü (çocuklara sigara uzattığı için)

- Fabrika önünde kaçak satıcılar

Onları kaçırmıyorduk aslında. “Gelin bir çay içelim,” diyorduk. Çaydan sonra bir odada “üç günlük çekirdek kapanı” başlıyordu. Çoğu döndüğünde “sigaraya tövbe ettim” diye bağırıyordu. Devlet yine bizi hafife aldı. “Gönüllü rehabilitasyon girişimi” dediler. Ama en son kaçak sigara satıcısı gözaltına alındığında “beni Dertliler kurtardı” diye bağırınca işler karıştı.

7. Yıl: Toplumsal Huzursuzluk

İşte bu yıl dönüm noktasıydı. Sigarayı bırakan insanlar değişmeye başlıyordu. Çoğu normal hayata karıştı, tertemiz nefes alıp ailelerine döndü. Ama toplum tepki gösterdi. Çevresinde sigara içen olmayınca huzursuz olan bir kitle vardı. Kahveler boşalıyor, sigara alanında “tost kokuyor” diyenler çoğalıyordu. Bir kadın televizyona çıkıp şöyle dedi: “Bunlar sigara içmeyenleri mahalleye salıyorlar, valla huzurumuz kaçtı. Çocuğum eve gelip ‘anne, sigara sağlığa zararlı değil mi?’ demeye başladı.” Devlet işte burada rahatsız oldu. Toplum kendini tehdit altında hissedince güvenlik birimleri harekete geçti.

Bir sabah uyandım, kapı kırıldı. Özel Harekat. Her yerde megafon sesleri:

“MÜSTAKİL DERTLİLER CEMİYETİ, SİZ ARTIK RESMİ OLARAK TERÖR ÖRGÜTÜSÜ SAYILIYORSUNUZ!”

Biz suçlu muyduk? Hayır. Ama şunları yapmıştık: Sigara gömü alanları, çekirdek kapanları, çerezli baskınlar, mentollü propaganda broşürleri, kamu binalarına “duman detoksu” spreyleri sıkmak, bir milletvekiline yanlışlıkla kabak çekirdeği ikram etmek.

Selim’i aldılar.Jale kaçtı. Ben ise yıllar sonra ilk kez yalnız kaldım.

Şimdi burada, Cemiyetin ıssız kalıntıları arasında dolaşırken kaybettiğim anahtarın ait olduğu evi bile unutacak kadar yaşlanmış hissediyorum. Dışarı çıktığımda herkes yanımdan uzaklaşıyor. Cemiyet’in kokusu hâlâ üzerimde: Çekirdek, nane spreyi, toprak, eski çay.