Zor Karar

Sema Deveci Öcebe

Ayak sesleriyle odadaki saatin sesi birbirine karıştı. Adımlar mı hızlanıyordu yoksa saat kalp atış ritmine mi eşlik ediyordu bilemedi.

Tak, tak, tik tak… tik, tak… tak, tak…

Tüm telaşına rağmen yine de bırakamadı sigarasını. Acı tat gelene kadar sigarayı içine çektikçe çekti. Bir tane daha yakmak istiyordu, üst üste üç sigara içmek gibi bir alışkanlığı vardı. Ama buna zaman kalmamıştı. Hızlıca sigarasını söndürdü ve pencereleri ardına kadar açtı. Sigara kokusunu bastırıyor dedikleri, o üç erkekten birinde olan, sigara kadar insanları da uzaklaştıran ağır kokulu parfümü de sıktı odaya. Bir sinek, açık camdan içeri süzülecek gibi olduysa da bu kokuyu alır almaz gerisin geriye dönüverdi. Adam bu ana acı bir şekilde şahit olmuştu. “Şu meret uğruna değil bir kadın, bir sinek bile yanıma yanaşamaz oldu. Böyle kendi kendime geberip gideceğim.” diye hayıflandı. Efkârlanmıştı. “Bunun üzerine bir sigara daha yakılırdı işte,” diye geçirdi içinden. Ancak sigarayı bıraktırma terör örgütüne yakalanmaktan korkuyordu. Nefesini tuttu, dışarıdaki sese kulak verdi. Adımlar onun kapısının önünden uzaklaşmış, diğer hanelere yol almıştı çoktan. Demek kötü mötü de olsa parfüm işe yarıyordu. Varsın kadınlar ondan uzak dursundu. Bu duyguyu da kadim dostunu dudağına götürüp hem onu hem kendini ateşe vererek atlatırdı nasılsa. Bir tane ve bir tane daha yaktı. Nihayet üçlemeyi tamamlamıştı. Sallanan koltuğa oturdu, ayaklarını uzattı. Kendini bir kuş kadar hafif, aynı zamanda bir fil kadar ağırlaşmış hissetti. “Fil ne alaka şimdi? Bunlar hep o sigarayı bıraktırma örgütünün algı oyunları. İnsanları toplayıp ulu orta nutuk çektikleri yetmedi, bir de tüm teknolojik aletlerimize sızıp evimizde, tuvalette -klozette video izlemeden duramıyordu- iş yerimizde bize musallat oluyorlar. Erken ölürsem ölürüm kardeşim. Ne karışıyorlarmış benim nefesime, ölümüme!” diye söylene söylene uyuyakaldı.

Uyandığında, saat öğlenin on ikisine geliyordu. Her yeri ağrıyarak kalktı yataktan. Uyudu mu dayak mı yedi anlamamıştı. Henüz otuz yaşına yeni girmiş bir erkek için bu ağırlaşmış sabahlar hiç normal değildi. “Erken mi yaşlandırdı yoksa beni şu meret? Biz gizli kapaklı sigara içmeye çalışanlar, şu sigara bıraktırma örgütünü terör örgütü diye niteledik amma sözlerinin, içenlere uyguladıkları işkencelerin bir yararı olabilir mi?” diye düşünmeye başladı. Örgüt içine bir şüphe tohumu ekmeyi başarmıştı anlaşılan. Gelme bu oyunlara Fikret diye diye üzerini giyindi.

Güneşli bir Cumartesi günüydü. Eşofmanlarını giydi, ayrılmaz bir parçası olan kulaklıklarını da takıp dışarı çıktı. Evine yaklaşık bir buçuk saat uzaklıktaki parka kadar yürümeye karar verdi. Kendine hala dinamik olduğunu ispatlamak istiyordu. O yüzden seçmişti bu kimseciklerin pek de rağbet etmediği şehrin merkezinden uzak parkı. Hadi bakalım el mi yaman bey mi yamandı.

Yürüyüşün temposuna hiç de uygun olmayan bir şarkının sesi geliyordu kulaklıktan. Üstelik tekrara almış olacak ki on dakika geçmiş olmasına rağmen şarkı bir türlü değişmiyordu. Sesin dışarıya geldiği yetmiyormuş gibi Fikret bir de o bet, sigara içmekten iyice kartlaşmış sesiyle “Kendim ettim kendim bulduuum, gül gibi sararıp solduum. Eyvaaah…” diye bağıra bağıra şarkıya eşlik etmeye çalışıyordu. Yanından geçenler ona bir deliymiş gibi baksa da Fikret, bağırmaktan vazgeçmeden yoluna devam etti.

Yürüyüşe çıkalı elli dakika olmuştu ancak Fikret’in dalağı şişmiş, nefes nefese kalmış, çoktan perişan olmuştu. Soluklanmak için yol kenarındaki banka oturup biraz etrafı seyretmeye koyuldu. Önünden peş peşe, elli yaşlarında olduğunu tahmin ettiği koşuya çıkmış ikisi kadın biri erkek üç kişi geçti. Yakalarında sigarayı bırakma terör örgütünün üyesi olduğuna işaret eden bir broş takılıydı. “Hey gidi Fikret! Otobüste görsen yer vereceğin insanlar koşuya çıkmış. Sen de oturmuş doksanlık dedeler gibi soluklanmaya çalışıyorsun,” diye mırıldandı. Bir hışımla kalkıp postacı yürüyüşüyle yoluna devam etti.

Parka vardığında bir adım daha atacak dermanı kalmadığını fark etti. Yine de zafer elde etmiş gibi bir edayla oturdu banka. Parkta küçük bir oyun alanı da vardı. Bir baba, çocuğunu kaydıraktan kaydırıyordu. Bu sapa yerde ne işi vardı bu adamın. Sırf çocuğunu oynatmak için bir kaydırak ve korumalığı dahi kırılmış kıytırık bir salıncağı olan bu parkı seçmiş olması hiç de akıl karı gelmiyordu Fikret’e. Dikkatlice izlemeye koyuldu. Adam, önce çocuğu kaydıraktan kaydırıp onu bekliyordu, sonra da “şimdi sıra ben de” diyip eşek kadar adam olmasına rağmen utanmadan kaydıraktan kayarak oğluna gülümsüyordu. Yalnız çocuğun kaydıraktan kayış hızıyla adamınkinin arasında bir zaman farkı vardı. Adama sıra geldi mi bir türlü çıkmak bilmiyor ancak içeriden oğluna seslenip “Hazır mısın, bak şimdi geliyorum, beni yakalayamazsın ki” gibi oyalayıcı cümlelerle zaman kazanıyordu. Çocuk oyuna kendini kaptırmıştı, babasını yakaladığında her şeyden habersiz neşeyle kahkahalar atıyordu.

Fikret, bu anlardan birinde, çaktırmadan kaydırağa daha yakın banklardan birine oturdu. Sıra yine babaya gelmişti. Çocuk, kaydırağın sonuna geçmiş heyecanla babasını bekliyordu. Bir, iki, üç dakika geçti. Fikret’in burnuna tanıdık bir koku gelmeye başladı.

“Ah, tabi ya! Bu adam örgütten gizlenebilmek için bu üzeri kapalı kaydırağı ve oğlunu kamuflaj olarak kullanıyordu. İyi de ben geleli hemen hemen bir saat olmuştu. Kim bilir çocuk o kaydırakta kaç saatlerdir sigara kokusuna maruz kalıyordu. Bu küçücük çocuğun ciğerleri buna nasıl dayanırdı? Bu adam ne insafsız bir baba!” diye sızlandı Fikret.

Ne yapacaktı şimdi? Oradan hiçbir şey olmamış gibi kalkıp gitmeye gönlü el vermiyordu. Tanık olduğu bu hadise, onu kahretmişti. Adamı örgüte bildirdiğinde hem çocuk bir süre de olsa babasız kalacaktı hem kendisi olaya tanık olmasına rağmen geç bildirdiği için tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Kalbi sıkıştı, nefesi daraldı, stresten başı zonklamaya başladı.

Telefonu eline aldı. Numarayı çevirdi.

-Alo, sigarayı bıraktırma terör örgütü ile mi görüşüyorum?

-Evet, buyurun. Ne talep etmiştiniz?

-Ben Fikret Azapoğlu. Bir ihbarda bulunmak istiyorum. Şehrin dışındaki nefessizler parkında, sigara içen bir adama rastladım. Üstelik kendi oğlunu, aldırmadan zehirliyordu.

-Fikret Bey, ne zamandır bu olaya şahit oluyorsunuz?

-Yaklaşık bir buçuk saat oldu.

- Bu gecikmiş ihbarın örgütümüz için ne anlama geldiğini biliyorsunuz değil mi?

-Evet, biliyorum. Olacak olan her şeye razıyım. Yeter ki bu küçük çocuk temiz bir havada nefes alsın

-On dakikaya oradayız Fikret Bey. Hiçbir yere ayrılmayın. Hatırlatmak isterim ki siz ve oradaki şahıs kaçacak olursa bedelini ıslah edilmekle değil canınızla ödersiniz.

Fikret cevap vermeye kalmadan telefon yüzüne kapandı. Bu on dakika, on yıl gibi gelmişti ona. Örgüt üyeleri geldiğinde Fikret, olacaklara razı bir insanın sükûnetiyle oturuyordu. Babanın ise tüm bedeni zangır zangır titremeye başlamıştı. Çocuk, o esnada kaydıraktan çıkıp babasının ayaklarının ucuna düştü. Babası onu hemen kucağına alıp son bir kez öptü. Çocuk “Hadi babaaa sıra sende, mızıkcılık yapma” diye bağırıyordu. Sigarayı bıraktırma terör örgütü çocuğu babanın kucağından aldı, önce babanın ellerini kelepçeledi, sonra da Fikret’inkini.

Çocuğun az önceki kahkalarından eser kalmadı. Ağlıyor, babamı bırakın diye var gücüyle bağırıyordu.

Fikret oracıkta ölmek istedi. Un ufak olmak, hiç doğmamışcasına yok olmak istedi. Ne kadar, çocuk için en doğru olanı yaptığını düşünse de babanın son haykırışı ömrü boyunca Fikret’in yakasını bırakmadı.

“Sen, bir çocuğun kahkahalarının katilisin!”

Sen…

bir çocuğun…

kahkalarının…

katilisin…