Hava çok soğuk. Bu cümle bu havanın soğukluğunu ifade için yeterli değil. Hava, Allah’ın soğuk cehennemleri olduğunu da kanıtlar derecede soğuk. Evet, bu daha anlamlı.
Beklediğim dolmuş gelmedi. Sıkılıyorum. Sıkılmaktan da sıkılarak. Sıkıldığımda hep yaptığım şeyi yapıyorum. Derin bir nefesle içime çekiyorum sıkıntımı, dolmuşun gelmeyişini, gideceğim yerlere geç kalışımı, üşümemi, alışkanlıklarımı. Hepsi içime doluyor ve sonra hepsini dışarı üfürüyorum yavaşça. Belli belirsiz şekillerle dağılışını seyrediyorum sıkıntılarımın. Benden uzaklaşmalarını. Havanın bir parçası oluşlarını… Şimdi kesinlikle daha iyiyim. Hava hala soğuk. Dolmuş hala gelmedi. İçim hala sıkılıyor ama kesinlikle daha iyiyim. Bu nefes ayinlerini alışkın olduğum şekliyle yapıp etrafı incelerken, uzaktan dolmuşun gelişini görüyorum. Durakta bir hareketlenme oluyor. Dolmuş daha durağa bile gelmeden yolda iki kere daha durduruluyor. Bu durum aramızdaki dolmuşa binme yarışını kızıştırıyor. Dolmuş durağa geldiğinde tam olarak isminin hakkını verircesine insanla dol-muş olmasına rağmen arabaya binmek için kapısına doğru seğirtiyoruz. Birden önüme geçen ablanın ayağını basamağa atmasını, tam o esnada ona dirsek atarak önüne geçen bir abimizin dolmuşa binişini, ardından geride kalanların da itiş kakış bir şekilde dolmuşa binişini sükûnetle seyrediyorum. Araba tam hareket edecekken “hooop” diyorum, son bir derin bir nefes daha alıyorum, dolmuşun basağına atılıyorum, araba hareket ediyor ve ardından kapı kapanıyor. Son anda dolmuşa binmiş olmanın verdiği kıvançla dolmuşa binmeden evvel aldığım son nefesimi, önümdeki hatunun kıvırcık saçlarına doğru veriyorum.
Dönüp tiksintiyle bana bakıyor. İstemsizce iki elimi havaya kaldırıyorum. Kadınlardan çok korkarım. Kendisini taciz ettiğimi iddia edebilecek erkek ve kadınlardan daha fazla korkarım. Bacaklarımda bir titreme hissediyorum, bedenimdeki kan akışını takip etmeye çalışıyorum. Bir şey yapmış olabilir miyim? İstemsizce elim kolum nu kadının bir yerine değmiş olabilir mi? “Ne yapmış olabilirim ne yapmış olabilirim aman ya rabbi” diyerek artan kaygıma, kadının bana doğru artan bir tiksintiyle devam eden bakışı eşlik ediyor. En nihayetinde kekeleyerek “ben yapmadım” diyebiliyorum ellerim havada. Bu da bardağı taşıran son damla oluyor.
Yaka paça, küfür kıyamet beni dolmuştan atıyorlar. Dünyada soğuk bir havada götünüz donarak beklediğiniz dolmuşa henüz yeni binmişken, o dolmuştan yaka paça atılmaktan daha kötü bir şey varsa o da, o dolmuştan neden atıldığınızı bilmeden atılmanızdır.
Anlamaya çalışıyorum, önümdeki kadın çok mu güzeldi? Durakta onu fark etmemiştim bile. Dolmuşa biner binmez önümdekinin kadın olduğunu fark etmem için bile onun dönüp beni hedef alan tiksinti dolu bakışlarıyla muhatap olmam gerekmişti. Ne ara taciz etmiştim ki? Hem böyle huylarım ne zaman peyda olmuştu acaba? Tanımadığım kimselerin ve tanıdıklarımın da izinsiz olarak orasını burası ellemek, laf atmak, onlara cık cıklamak huylarım yoktu, hiç olmamıştı. Allah allah ne yapmıştım ki ya?
“İçimi başka bir persona mı kapladı” diye düşünmekten kederli, dolmuşa binmeye çalışmaktan vazgeçmiş, hareket edersem belki daha az üşürüm umuduyla ceketimin cebine ellerimi sokup yürümeye başladım. Fakat ne mümkün. Beni arbede ile dolmuştan atmalarının etkisiyle sinirden bütün vücudum hala titriyordu. Hele hala titreyen bacaklarım, onları yürüyerek sakinleştirmenin asla imkânı yoktu.
Hem biraz bir şeyler içip ısınmak hem de oturup başıma geleni ölçüp tartmak için köşe başındaki kafeye kadar yürüdüm. Kış bahçesine girdim. Köşede iki sevgili çok derin olduğu bariz bir meseleyi çözmeye çalışıyor, ortada iki emekli vakit öldürüyordu. Ben de sevgililerin karşı köşesine emeklilerin uzak çaprazına, yolun ise en yakın kıyısına nazır bir masaya oturdum. Oh. Bir nefes verdim. Yanımda biten garsona bir çay söyledim. Sonra onu durdurup büyük boy çaylarını nasıl servis ettiklerini sordum. “Fincanda” dedi kayıtsızca. “Fincan cam mı?.” “Hayır porselen” dedi emeklilerin masasındaki kalın yapılı, kısa boylu, aşırı çirkin fincanları göstererek. “O zaman ben, ince belli cam çay bardağında istiyorum çayı” dedim. “Küçük istiyorsunuz yani” dedi üsteleyerek. “Evet.” dedim bu tiryakilik tercihini anlamayacağını bilerek. Söylenerek gitti.
Bu muhabbet biraz beni kendime getirmişti. İnce belli cam çay bardaklarındaki çayın daha kıymetli olduğunu bilen adamları üzdüler, dedim içimdeki her cepheden kendimi işaret ederek. Çayım hızlı geldiği için, içten içe kendi kendimi gönendirme konuşmalarım uzun sürmedi. Yeniden uzun nefesler almaya ihtiyaç duydum. Zaten dolmuşa binmeden evvel aldığım nefesler de yarım kalmıştı. Yeniden havanın soğukluğunu, dolmuştan yaka paça atılışımı, ince belli bardakta çay seven bir adam olarak kırgınlıklarımı derin bir nefesle içime çektim ve yavaşça kafenin ortamına nefes olarak bıraktım hepsini. Ne kadar iyi geliyordu bu alışkanlığım bana. Bir yeri kendimin kılmanın bir nişanesi gibi nefes almak ve vermek. Bunları düşünerek birkaç nefes daha alıp vermiştim ki, çayın kalın porselenlerde içildiği takdirde sadece sıcak sudan ibaret kalacağını bilmeyen dallama garson başıma dikildi. “Yalnız” dedi kibirle “Bu yaptığınızın cezası yüz bin lira; devam ederseniz bizim işletmemize ceza kesilir” dedi. Anlamadım tabi. Önce çayımla mı alakalı diye çayıma baktım. Sonra kafenin içindeki insanlara baktım, acaba onlara bir şey mi yaptım diye kendimden şüphe duydum. Sonra istemsizce yola, sonra kafenin kasasına baktım ama çevremde hiçbir şey ne yaptığıma ve neyin yanlış olduğuna dair bana ipucu vermedi. Şaşkındım. Aynı şaşkınlıkla “ne yapıyormuşum?” diyebildim. Garson bir pisliğe bakar gibi bir eda ile “beyefendi zorluk çıkarmayın” dedi. Sevgililer dahil emekliler, kafedeki herkes, garson ile bana dikkat kesildi. Bu canımı sıkmıştı. Garsondan da azar yiyecek değildim. “Ne yapmışım lan sikik?! Çayınızı cam bardakta istemek mi suç?” diye çıkışınca garson “Aaayyyyyy bir de varoş küfürler; Erdem Beeeeeeeey” diye koşarak yanımdan uzaklaştı. Cidden küfür etmiştim, hem de kadındı. Bugünkü ikinci istemsiz falso diye geçti içimden. Ama kıvırcık kadını taciz ettiğim bile kesin değildi ki. Garsonun yanımdan uzaklaşmasını fırsat bilip masadan kalktım, bir iki adım attım. Ama yürümek ne mümkün. Bacaklarım zangır zangır titriyor. Bu ne biçim bir gün ya rabbi, bir sabah kalktım ve kendimi kim olarak buldum gerçekten diye hayıflanarak kasaya doğru ilerlerken Erdem bey denilen ızbandut karşıma dikildi. “Ne dedin sen?” dedi. Ben de “Ne dediğim belli de sen önce şunu anlat “NE YAPMIŞIM Kİ BEN?” dedim, dayılanarak. Vay sen misin bunu diyen. Hem suçlu, hem güçlü, sen benimle alay mı ediyorsun, sen nasıl personelime küfür ediyorsun, sen ne hakla gelip BENİM İŞLETMEMDE bunu yapıyorsun diyerek kafenin masalarını, sandalyelerini ve zeminini bir süre benimle dövdü. Adamın elinden beni alıp, kafenin çaprazındaki parkta bir banka beni bıraktıklarında vakit öğle ortaları olmalıydı. Ben o bankta yatsı ezanı okunurken uyandım.
Başım kazan gibiydi. Telefonumu cebimden çıkarmak için yaptığım hareketler boyunca beş defa inledim. Telefona baktım, karım iki kere aramış. Bir karım ve bir evimin olması, bana bir umut verdi. Belki eve gidince bu tuhaf kabuslar silsilesi sona ererdi. Zaten eve yakındım. Eve doğru olan on dakikalık yolu 45 dakikada çeşitli yerlere oturup, dinlenerek yürüdüm. Evin kapısının önünde dikilirken anahtarımı ceplerimde zar zor buldum. Kapıyı açıp içeri sızdım. Oturma odasına geçtim. Karım içerde bir zoom toplantısında şen şakrak konuşuyordu. İyi. Ben bari bir nefes alayım diye düşündüm. Olanları ona anlatmak için olanları biraz anlasam, nefes alıp kafamı toparlasam iyi olacaktı. Yine derin bir nefes aldım ve sonra uzunca verdim. Hala ne düşüneceğimi bilemiyordum. Nefesleri daha sık alıp vermeye başladım. Zihnim toparlanmıyordu ama bu alışkanlık iyi geliyordu. Ne kadar nefes aldım bilmiyorum. Kapıda karım belirdiğinde dehşet içinde bana bakıyordu. Tabi ya şerefsiz kafe sahibi ağzımla burnumun yerini değiştirmiş olmalıydı dayak atarken. Karım elbette beni böyle görc…. Karım bir şeyler söyleyerek hışımla üzerime yürüyordu. Beklediğim tepki kesinlikle bu değildi. Eliyle elime vurdu. Sehpanın üzerinden bir şeyi alıp pencereden aşağı silkeledi. Ardından tüm perdeleri sonra pencereleri açtı. Bağırdığını fark ediyordum ama ne dediğini asla anlamıyordum. Yine aynı soru aklımda belirdi. “Ne yapmıştım?” Eve geç gelmem ya da ağzım burnum kırılmış olarak gelmem ya da iki kere aranıp de cevap vermemiş olmam bu tepkiler için hafif kalırdı. Hem niye mesela camları açıyordu, neden perdeleri işaret ediyor, sehpada duran biçimini çok seçemediğim o nesneleri neden gösteriyordu?
Pes etmiştim. Evde de rahat yoktu. Alırdım ceketimi yanıma, giderdim anamın evine, hey! Böyle şeyleri söyleyebildiğim kadarıyla söyleyip çıktım evden. Zar zor ana caddeye çıktım. Gelen taksilerden birini durdurdum. Bindim. Anamın evinin yerini söyledim. Acaba param var mı diye ceplerimi yoklarken cüzdanımın varlığını hissedince rahatladım. Sonra bu rahatlama bana yine nefes alma ihtiyacımı hatırlattı. Eşimin anlam veremediğim tavırlarından ve bu baştan sona saçma sapan günden duyduğum tüm rahatsızlığı yine içime çektim, tam verecektim ki oturduğum koltuk tarafındaki camın açıldığını fark ettim. Buz gibi hava zaten, kapatmaya yeltenince taksici “Abicim ya o cam açık kalacak, ya da sen ineceksin” demez mi? “Neyim lan ben, ne yapıyorum lan ben size, benim suçum günahım ney lan?!” diyerek sesimin çıktığı kadarıyla veryansın ederken taksici de durdu. Bir posta dayağın daha geldiğini fark ederek, elimi yüzüme siper ettim taksici arabadan inip de kapımı açarken. Taksici hafif duraksadı. “Hadi güzel abim edebinle in” dedi. İkiletmedim bu medeniyet çağrısını, hemen indim. Zaten kimse suçumun ne olduğunu söylemiyordu. Hiç değilse dayak yememek anlamlı olurdu.
Taksiden inince biraz yürüyüp bulduğum ilk otobüs durağına oturdum. Buradan da kovulana kadar burada oturacaktım. Nefes de almak istemiyordum artık. Sadece, bu kabus mu, oyun mu ne olduğunu anlamadığım işlerin bir an evvel bitmesini diliyordum yüce Mevla’mdan.
Önümde siyah son model bir Mercedes vito durdu. Kapı açıldı. İçinden uzun boylu siyah takım elbiseli adamlar indi, beni yaka paça arabanın içine attılar. Kararımı vermiştim. “Ne oluyor” demeyecektim. Öylece bekledim başıma gelecekleri. Beni anladığım kadarıyla büyük bir depoya getirdiler. Şehadet getireyim de bari öteki dünyaya imanla gideyim diye düşünmeye başladım. Bu esnada deponun kolonlarından birine ellerimi arkadan bağladılar. Bir süre öyle bekledim. Ayakta beklemekten yorulunca kendimi bıraktım, ama nafile dik durmayınca bağlandığım ip ellerimi çok acıttı. Ayakta ne kadar öyle durdum bilmiyorum.
Başıma dökülen bir kova su ile aklım başıma geldi. Yüzümden sular şipil şipil yere damlarken çok şık kıyafetli güzel bir kadının önümde bir sandalyede oturduğunu gördüm. Büyük ihtimal öte dünyaya gitmiştim. Huri olmak için çok resmi bir kıyafet giydiğini düşündüm karşımdaki kadının. Ettiğim sululuk keyfimi yerine getirdi, gülümsedim. Bunun farkına varan yanımdaki ızbandutlardan biri, kafama bir kova dolusu su daha boca etti. Sustum.
Kadın tok bir sesle elindeki kağıttan bir şeyler okumaya başladı.
“İflah olmaz bir gerizekalı olduğunuz için, davranışlarınızın çevrenizdekileri ne kadar rahatsız ettiğinin farkında değilsiniz. Sizin koku alma reseptörleriniz mahvolmuş olabilir ama leş gibi koktuğunuz için yanınızda durulmuyor. Yanınızda durmaya meraklı değiliz ama kendinizi toplu taşımada, lokantalarda, evlerde ve hatta para vererek hizmet aldığınız her yerde ve dahi sokaklarda bile bize maruz bırakıyorsunuz. Rahatsızlık veren bir insandan daha kötüsü, verdiği rahatsızlığın bile farkında olmadan rahatsızlık veren insandır. Sizi bu gerçekle yüzleştirmek için gün boyunca hak ettiğiniz tepkilerle karşılaşmanız adına elimizden geleni yaptık ama anlamadığınızı fark edince, kısa lafı uzatmak zorunda kaldık. Yeter! Sizden rahatsız oluyoruz. Kendinizin farkında olun. Kendinizi önemsemiyor oluşunuzun bedelini bir de çevrenizdeki tanıdığınız ve tanımadığınız insanlara ödetmeyi kesin. Bu size son ihtarımız. Sigaradan Nefret Eden Gönüllüler Cephesi.
Bu bildiri okunurken çevremde toplanan diğer üyeler göğüs hizasında tuttukları yumruklarını bir kere tokuştururken bir ağızdan bağırdılar: “Yaşasın SNEG-C!”