Gereksiz Rota

Sema Deveci Öcebe

Yatakta bir sağa, bir sola dönmekten hem kendimi hem yorganı perişan etmiştim. Buna rağmen yatağın içinden çıkamadım. “Anlaşılan bu gece de uykunun haneme uğrayacağı yok,” diye söylendim kendi kendime. Sinirle yorganı fırlattım. Kalktım ama bir adım dahi atamadım; yatağın yanında öylece kalakaldım. Ne yapacak, nereye gidip kiminle dertleşebilecektim ki gecenin bu saatinde? Gerçi gündüz olsa ne fark ederdi? Konuşmayı unutacak kadar ıssızdım işte.

Kiminle muhabbet etmeye yeltensem ezberlenmiş cümlelerin ötesinde bir şey duyamaz olmuştum. İnsanlar aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri söylüyor ve sanki koca dünyada birkaç yer kalmışçasına aynı rotalara gidip duruyorlardı. Bense aralanmış camın, tatlının içine yuvarladığı bir kekik gibiydim: Varlığım yok sayılamazdı ama kabul de göreceğe benzemiyordu.

Daha dün yan dükkânımdaki Ahmet abiye, “ Abi, hem sıcaklardan şikâyet edip duruyorsun hem de iki üç günlük boşluğun olunca şu navigasyonun aklına uyup rotayı Ege’ye çeviriyorsun. Gel seninle bir yaylaya çıkalım. Ben sana o tertemiz, ferah havada şöyle köpüklü bir közde kahve yapayım,” teklifinde bulunmuş ve kesin bir dille reddedilmiştim. Aldığım cevap yine aynıydı: “Hayatı kolaylaştırmak varken eski kafalılık yapıp sisteme direnemezmişsin. Artık insanlar tatilde nereye gideceğini bile düşünmüyormuş; onu navigasyon hallediyormuş. Artık her şeye daha çok zamanları kalıyormuş.” Tam “Neyi seçebiliyorsun da bana genişleyen zamandan bahsediyorsun?” diyecektim ki vazgeçtim. Konuşmanın bir anlamı yoktu. Kapıya yaslandım, birkaç dakika gücümü topladım, ağır adımlarla kendi dünyama, antika dükkânıma geri döndüm

Ben kafamın içinde zamanda bir geri bir ileri harbede durayım, gün geceye galebe çalışmıştı çoktan. Üzerimi giyip mutfağa geçtim. İki dilim ekmek kızarttım: Üzerine önce biraz peynir ezip koydum sonra da vişne reçeli. Her bir lokmada annemin sesi kulaklarımda çınladı.

-Hikmet oğlum, şu yumurtadan da ye. İyice dadandın şu peynirli, vişneli ekmeğe. Bari önce vişneyi sürüp üzerine peyniri koysaydın da vişne reçeli, iki tuzlunun arasını bulaydı.

İkinci ekmeği annemin dediği gibi yaptım: Önce vişne reçeli, sonra peynir. Ekmeği her ağzıma götürdüğümde gözlerim doluyor, dudaklarım titriyor, lokmalar devleşerek sanki beni yutuyordu. Yutkundum. Bir kenarda unuttuğum soğumuş çayımdan bir yudum alıp çıktım evden.

Sokağa adım atar atmaz sabahın o sert rüzgârı çarptı yüzüme. Bir dostla kucaklaşır gibi kendimi rüzgâra bıraktım. Birkaç dakika sonra toparlanıp arabaya bindim, dükkânın yoluna düştüm. Sokağı döner dönmez reklam panoları gözüme ilişti: Düşünmeyi navigasyona bırakın. En doğru rota artık siz değilsiniz.” La havle… diye mırıldandım.

Her sabah olduğu gibi dükkâna yedi civarında vardım Kepenkleri kaldırıp besmeleyle girdim. Antikaları nazikçe, sohbet ede ede temizledim. İnsanların artık anısı, anlamı olan şeylere pek ilgisi kalmamıştı. Dükkâna uğrayanların senede üç-dört kişi olurdu; onların da bir ikisi Ahmet’i sormaya gelirdi.

Geçen Salı bir çift elinde poşetlerle vitrine bakarken göz göze gelmiştik. Yüzleri tedirgindi, bedenlerinde ise kaskatı duruşlarının ele verdiği bir gerginlik vardı. Kadın gözlerini kaçırıp hemen telefona sarıldı. Dükkânın adresini navigasyona sormuş olacak ki “Gereksiz rotadasınız. Yeni rota oluşturuluyor,” uyarısını duyar duymaz birbirlerine bakıp hızla uzaklaştılar. Dükkânın ortasında, elimde bezle öylece kalakaldım. Eh, benim hayatımın özeti bu işte: kimsenin gelmemesi gereken yerlerde var olmak, diye geçirdim içimden.

Dükkân bu gün de sinek avlıyordu. Bütün gün kapının önüne oturup etrafı seyrettim durdum. İnsanlar şen şakrak, birbiriyle sohbet ede ede geziyorlardı. Kimisi çoluk çocuk gezmeye gidiyor, kimisi arkadaşlarıyla dolaşıyordu. Bu navigasyon sistemi vaat ettiği gibi insanların üzerinden düşünmenin ağır yükünü alıyor muydu acaba diye düşünmeden edemedim. Boşuna mı direniyor, huysuzluk ediyordum? Rahat yaşamak varken yine engebeli yolları mı seçiyordum kendime?

İkindi ezanı daldığım kuyudan çıkardı beni. Namazı kıldım, dükkânı kapattım. Bir sahil havası almak iyi gelir diye düşündüm. Navigasyonun insanları yönlendirmediği, dingin bir rotam vardı. Arabaya atladım, fakat motor arıza lambası uyarı veriyordu. Hay şansıma… Arabayı mecburen sanayiye götürdüm. Usta ekrana bakıp okudu: “Uyumsuz araç. Zorunlu güvenlik güncellemesi yapılmadan trafiğe çıkamaz.” Tam itiraz edecektim ki, “Bende bir şey çıkmıyor ama yönetmelik gereği güncellemeyi yüklemem gerekiyor,” dedi. Anlaşılan kaçacak yer kalmamıştı. Hem yıllarca kendimle konuşmaktan da yorulmuştum. “Tamam,” dedim. “Yap güncellemeyi.” “Yükle navigasyonu.”

Arabam tamir edilince geç de olsa planıma uyup sahile gitmek istedim. Kontağı çevirir çevirmez navigasyon konuşmaya başladı: “Rota oluşturuldu. 15 km sonra en kalabalık sahil kıyısına ulaşacaksınız. Arkanıza yaslanın ve rotayı bize bırakın” Kendi gitmek istediğim rotayı girmeye çalıştım ama sistem izin vermiyordu. Beni kendi seçtiği sahile, o mutlu sandığım kalabalığın ortasına bıraktı. Sinirden titredim. Bu zamana kadar nasıl olur da kimse bu navigasyonun fütursuz davranışına ses çıkarmazdı. Arabadan indim. Tek tek insanların yanına gidip bu saçmalığın onlara nelere mal olduğunu anlatmaya koyuldum. Kimse bana kulak asmadı. Yalnızca on beş yaşlarındaki iki delikanlı ben konuşurken kafalarını sallayarak dinliyorlardı. Yanıma gelip numaramı istediler. Ailelerine yakalanmamak için ertesi gün istekelede buluşmaya karar verdik.

Bu gün benim için oldukça yorucu ve uzun geçmişti. Eve gidip uyumak istiyordum. Arabaya bindim ve çaresizce navigasyona beni eve götürmesini söyledim. Yola çıkalı bir saat oldu ama bir türlü eve varamıyordum. Navigasyon yol kapalı uyarısı veriyor, sürekli yeni rota oluşturuyor, bildiğim yoldan gitmek istediğimde araba ani fren yapıp manevra yapıyordu. Ona teslim oldum, bir buçuk saatin sonunda eve bitap bir halde varabildim. Tek istediğim uyku ve ertesi günkü buluşmaydı.

Dün geceki uykusuzluğun üzerine sabaha kadar deliksiz uyumuştum. Alarmı bile duymadım. Saat dokuza geliyordu. Yataktan fırlayarak kalktım, ağzıma bir iki lokma zeytin peynir atıp yola koyuldum. Saat on sularında gençlerle iskelede buluşacaktık. Yetişmek için bir saatim vardı.

Arabaya bindim. Navigasyona rotaya gireceğim esnada bir klik sesi duyuldu. Kapılar otomatik kilitlendi. Hemen ardından o tiz ses kulaklarımda çınladı: “Rota oluşturuldu.” Nefesim daraldı, göğsümde bir sıkışma hissettim. Panikle bütün düğmelere basmaya başladım. Araba çoktan otomatik sürüşe geçmişti. “Hey! Nereye sürüyorsun? Dağ yoluna neden giriyorsun?”

“Gereksiz rota devre dışı bırakıldı. Yeni rota oluşturuldu.”

Arabayı keçilerin indiği dik yokuşa sürmeye başladı. Ne fren çalışıyordu ne el freni. Her şey devre dışı, her şey navigasyon sisteminin kontrolündeydi. Derin bir nefes aldım, gökyüzüne son bir kez daha baktım. Gökyüzünün maviliği içimi ferahlık hissiyle doldurdu. Radyoyu açtım; bu dünyaya dair son duymak istiyordum.

“Göçtü kervan, kaldık dağlar başında…” çalmaya başladı. Gülümsedim. Bir daha açmamak üzere kapattım gözlerimi.