Muhittin From Kazlıçeşme

Erdal Kalaycı

Muhittin, Zeytinburnu’nun arka sokaklarında, hiç kimsenin önünden gönüllü geçmediği dar bir pasajın içindeki deri atölyesinde ustabaşıydı. Martılar sabahın köründe fabrikaların damına konar, tekstil makinelerinin uğultusuna karışan sesleriyle İstanbul’un yeni gününü haber verirlerdi. Atölyenin içi her zaman ağır bir derinin, hafif bir tinerin ve hiç eksik olmayan çay kokusunun karışımıyla dolu olurdu. Muhittin yirmi beş yıldır bu dükkândaydı. Babasından kalma bir meslek, hayatı boyunca da kendisine yetmiş bir ekmek kapısıydı.

Ama altı ay önce, kader çizgisi bıçakla yarılmış gibi birden değişmişti.

O yılın yazında, tesadüflerin hiç de masum olmadığı bir denk geliş onu dünyada eşi zor bulunur bir belaya sokmuştu. TÜBİTAK’ta çalışan bir bilim insanı vardı: Aynı adı taşıyan bir başka Muhittin. Hem adı hem soyadı aynıydı. Üstelik ikisinin de doğum tarihleri neredeyse gün gün tutuyordu. Muhittin bu kişiyi hayatında hiç görmemişti, hatta varlığından bile haberi yoktu. Ta ki bir gün, sabah işe giderken bindiği tren raydan çıkana kadar…

O gün tren kazasında kimse ölmemişti, fakat yolcular ciddi şekilde yaralanmıştı. Muhittin ise, vagonun iki yana savrulmasına rağmen sanki görünmez bir el onu çekmiş gibi hiç yara almadan kurtulmuştu. İlk başta şansına şükretti, hatta mahalle kahvehanesinde “Allah beni seviyor demek ki” diye şaka bile yaptı. Fakat olaylar burada bitmedi. İki hafta sonra bindiği otobüs, TEM’de viraja girerken devrildi. Bir ay geçmeden başka bir otobüs kazası daha… Ardından geç kaldığı bir gün binebildiği son metro treninin tünelde frenleri boşaldı.

Her defasında insanlar yaralanıyor, araçlar pert oluyor, haberlerde görüntüler günlerce dönüyor… ama Muhittin’in burnu bile kanamıyordu. Önce kendisi de inanamadı. Sonra iş arkadaşları “Abi sende bir keramet var, hacca mı gitsen?” diye takılmaya başladı.

Ama Muhittin’in içi içini yiyordu. Her kazada ölümün gölgesini daha net hissediyordu. Bir gece, yaşadığı binanın posta kutusuna yanlışlıkla bırakıldığı anlaşılan bir mektup buldu. Üzerinde kendisinin adı yazıyordu ama içindeki belgeler başka bir Muhittin’e aitti. Tübitak’a bağlı bir projede çalışan, savunma teknolojileri alanında önemli işler yapan bir bilim insanına…O an içi buz kesmişti.Sonraki haftalar, olaylar daha da tedirgin edici hale geldi. Karşı dairede yeni taşınan iki adamın her sabah aynı saatte evden çıkıp gece aynı saatte dönmesi, atölyeden çıkınca iki sokak ileride gri bir arabanın sürekli onu bekliyor gibi görünmesi… Muhittin ne kadar kendi kendine “Hepsi benim kuruntum” dese de kalbi daha yüksek sesle başka bir şey söylüyordu:Birileri onu öldürmeye çalışıyordu.Ve bu biri, gazetelerde skandallarıyla duyduğu o büyük dış istihbarat örgütlerinden biriydi. Bir karışıklık olmuştu, yanlış Muhittin hedef hâline gelmişti.

Altı aylık kabusun sonunda ruhu öyle yorulmuştu ki, tek istediği sessiz bir yere kaçmaktı. Böylece memleketi Yozgat’a dönmeye karar verdi. Akrabalarının yıllardır söylediği bir söz vardı: “Hayvancılık yap, kafan dinlenir.” O da tam olarak bunu istiyordu. Birkaç büyükbaş, biraz tavuk, bolca toprak… Belki de bu şehirden, bu yanlışlıktan tamamen kurtulurdu.Kredi çekip ikinci el ama sağlam bir araba aldı. Yola çıkmadan önce atölyedeki arkadaşlarıyla vedalaştı. Hepsi onu şakayla karışık kıskanıyordu: “Memlekete yerleşen kazanır abi, biz burada çürüyoruz.” Muhittin tebessüm etti, ama içinde fırtına kopuyordu. İstanbul’dan çıkınca her şey düzelecek sandı.Ama CIA’ın planlarının bitmediğini bilmiyordu.

Yola çıktığı gün, navigasyonu açtı. “Yozgat – 8 saat 18 dakika” yazıyordu. Şehir trafiğini aştıktan sonra yol rahatlamış, güneş yüzünü göstermişti. Derin bir nefes aldı. Radyoda rastladığı türkü içini ısıttı. “İşte özgürlük,” diye düşündü.Fakat geride bırakmak istediği şeyler, onu peşinden takip ediyordu.Yolun yarısına gelmişti ki navigasyon, aniden güzergâhın değiştiğini söyledi. Ses tonu önce normaldi, sonra birden sertleşti:

“500 metre sonra sağdaki tali yola dönün.”

Muhittin şaşırdı. “Buradan mı gidiliyordu Yozgat’a ya?” diye mırıldandı. Yine de navigasyona güvendi. Teknoloji yanılmazdı, diye düşünürdü hep.Tali yol dar bir orman yoluna dönüşüyordu. Ağaçlar sıklaşmış, yolun iki yanı giderek kararmıştı. Güneş tepede olmasına rağmen, sanki hava aniden puslanmış gibiydi. İçine bir tedirginlik çöktü. Radyoda bir cızırtı oluştu ve sonra ses tamamen kesildi.

Navigasyon tekrar konuştu:

“300 metre sonra keskin viraj.”

Muhittin’in kalbi hızlı atmaya başladı. Yol bozuktu, çukurlar vardı. “Böyle yerden Yozgat’a yol olmaz,” dedi kendi kendine. Direksiyonu sıkıca kavradı.

Sonra navigasyonun sesi bir kez daha geldi. Bu kez ses tonunda yapay bir soğukluk vardı:

“80 kilometre hızla devam edin.”

Muhittin birden frene bastı. Araba hafifçe savruldu.

“Navigasyon sana hız mı söylemeye başladı be oğlum?” dedi kendi kendine. Geri dönmek istedi ama yol o kadar dardı ki geri manevra zor olacaktı.

Tam o sırada, telefonuna internet çekmemesine rağmen bir bildirim geldi:

“Hedef konuma ulaşılıyor.”

Muhittin’in gözleri büyüdü.

“Hedef… ne hedefi?”

Karşıdan gelen keskin viraj, bariyersiz bir uçurumun başında beliriyordu.CIA’ın planı açıktı: Navigasyon onu doğrudan ölüme götürüyordu.Muhittin hızla el frenini çekti, araba savruldu, sağ arka teker yoldan çıktı. Toz bulutu içinde kalmıştı. Motor stop etti. İçeride tek duyduğu şey kendi kalp atışıydı.Bir süre öylece oturdu. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin bu kadar ince olabileceğine ilk kez bu kadar yakından tanık olmuştu.

Sonra bir karar verdi:

Ne CIA, ne yanlış Muhittin, ne bu şehir… Bundan sonra kaderine yön verecek olan kendisiydi.Telefonunu kapattı. Navigasyonu söküp camdan dışarı fırlattı.

Sonra derin bir nefes aldı ve arabayı geri manevrayla düzlüğe çıkarmaya başladı.

Bu kez Yozgat’a kendi bildiği yoldan gidecekti. Ve belki, hayatında ilk kez gerçekten kendi yolunu çizecekti.