Sen nehrini görme umuduyla çıktığım bu yolda az kalsın Sen nehrine uçacaktım. Tek başıma çıktığım yurtdışı maceram nasıl bu noktaya gelmişti ben de bilmiyordum. Her şey çok güzel başlamıştı. Vize alırken biraz zorlansam da havaalanına gittiğim andan itibaren kendimi bir masalın içinde gibi hissetmeye başlamıştım. “Prenses krallığından sıkılıp biraz nefes alabilmek için ufak bir maceraya atılır.” Böyle masal mı olur derseniz haklısınız, olmadı zaten. Masalla başlattığım maceram bir Stephan King hikayesine dönüştü.
Paris ilk yurtdışı deneyimim değildi. Daha önce birkaç farklı ülkeye daha gitmiştim ama o zaman araba kiralayacak güveni kendimde bulamamıştım. Yanımda arkadaşlarım da vardı. Onlar da bu fikre çok yanaşmamışlardı. Bu defa tek olduğum için bir cesaret havaalanında araba kiralamaya karar vermiştim. Beni engelleyen kimse de olmadı, keşke olsaydı. Otele giriş yapmak için daha dört saatim vardı. Bu süreyi değerlendirmek istedim ve ilk durak olarak Eyfel Kulesini belirledim. Telefonumu arabaya bağlayıp navigasyona konum girdim. Yaklaşık bir saat sonra istediğim konuma ulaşmıştım. İlk hayal kırıklığımı burada yaşadım. Bize yıllardır büyülü bir şekilde pazarlanan Eyfel Kulesinin yakından hiçbir cazibesi yoktu. Demir yığınından başka bir şey değildi. Çok sevdiğin bir film karakterini gerçekte görünce gelen ‘Nasıl yani normal bir insan mıymış?’ hissi gibiydi. Burada çok vakit geçirmek istemedim. Hem yakın olduğu için hem de Avrupa’nın üç temel ayağı olan park, kilise, nehir üçlüsünden biri olduğu için Sen nehrine gitmeye karar verdim. Aslında yürüme mesafesi sayılırdı ama arabayı boşuna mı kiraladım düşüncesiyle arabayla gitmeye karar verdim. Yedi yüz metre mesafeye de arabayla gidilmez dedim ve nehrin kuleden uzak bir noktasını navigasyona girdim.
On dakikalık yolum vardı. Burnuma gelen mısır korkusuyla zihnim beni kaçtıklarımı düşünmeye zorladı. Annemin en sevdiklerinden biriydi haşlanmış mısır. Benden daha çok sevdiğini bile düşünmüşlüğüm vardır. Bir kere saçlarımı taramayan annem mısırın saçaklarını tararcasına ayırırdı. Yanaklarıma şefkatle dokunmazdı ama mısırı yerken bile ona çok nazik davranırdı. Evet bir mısırı kıskanıyordum. Bunları düşünürken yola ve navigasyona aynı anda bakmaya çalışıyordum ama sanırım bir noktada dolan gözlerimin de etkisiyle daha çok navigasyona odaklanmışım. Yolun bittiğini ve arabayı nehre doğru sürdüğümü son saniyede fark ettim. Bir saniye sonra fark etsem nehrin içindeydim. O anki şaşkınlıkla navigasyona baktığımda ise yolun nehirden geçtiğini gördüm. Kandırılmıştım, bu kez navigasyon tarafından. Boğulmaktan son anda kurtulmanın verdiği rahatlama ile gülmeye başladım. Annemin dolaylı olarak beni öldürmek üzere olduğu gerçeğiyle gülmem ağlamaya döndü. Arabadan çıkıp nehrin kenarına oturdum. Gözyaşlarımı Sen nehrine akıttım. Sonra sahne fazla romantik geldiği için kalkıp yeniden arabaya geçtim. Bugünlük bu kadar yeterdi. Otele gidip uyumak istiyordum. Navigasyona otelin konumunu girdim, yaptığı tek hatanın beni nehrin en derinine götürmeye çalışmak olduğunu umarak. Bir buçuk saatlik mesafede görünüyordu. Bismillah deyip koyuldum yola.
Navigasyonun beni götürdüğü yere giderken çok dikkatli olmaya çalışıyordum. Bir taraftan navigasyona bakarken bir taraftan da yola çok dikkatli bir şekilde bakıyordum. Yaklaşık elli dakika boyunca hiçbir problem yaşamadım. Bu da rahatlamamı sağladı. Navigasyonun sağa dön uyarısıyla sağa dönüp merdivenlerle yüzleşinceye kadar. Merdiveni fark ettiğimde çok geçti. Geri dönme şansım yoktu. Aracın hasar almasını göze alarak dikkatli bir şekilde sürmeye çalıştım. Tak tuk sesleri eşliğinde yaralanmadan merdiveni inmeyi başardım. Çevredeki insanların şaşkın bakışlarını arabadan indiğimde fark edebildim. Aracı gördüğümde ise hasar için ödemem gereken miktarı çoktan hesaplamaya başlamıştım. Ne insanlara derdimi anlatabilecek ne de aracı kiraladığım yeri arayıp durumu söyleyebilecek kadar ingilizcem vardı. Google çeviriyi kullanmayı denedim ancak sağlıklı bir iletişim kuramadım. En sonunda pes edip aracı uygun bir yere park ettim ve yeniden konumu açıp bu kez yürüyerek yoluma devam etmeye karar verdim. Araba ile iki ciddi kaza atlatmıştım. Yürüyerek gitmenin daha güvenli olduğunu düşündüm. Yürürken ne olabilir ki, diye düşünmekten kendimi alamadım. Hesaplamadığım bazı şeyler vardı.
Bir elimde küçük turuncu valizim ve çantam, diğer elimde otelin konumunun açık olduğu telefonum yola koyuldum. Biraz yaya devam edip trene binecektim. Navigasyon öyle gösteriyordu. Çok güvenmesem de o yoldan gitmek dışında yapabileceğim bir şey yoktu. On beş dakika kadar yürüdükten sonra geldiğim mahalle Ankara’nın Çin Çin mahallesine benziyordu. Adana Yüreğir de diyebilirim. Bunu fark eder etmez tin tin geri döndüm ve geldiğim yolu yürüdüm. Artık navigasyona bakmıyordum. Neden olduğunu anlamadığım bir sebepten canıma kast etmişti. Sosyal medyayı açtım, niyetim ingilizcesi iyi olan bir arkadaşıma durumu anlatıp ondan yardım istemekti. Ben bunu yapamadan bir çok sitenin son dakika olarak geçtiği haberlerle karşılaştım. Dünya genelinde navigasyon birçok kişinin ölümüne, çok daha fazlasının yaralanmasına sebep olmuştu. Bir uzman bunun siber bir saldırı olduğunu konuşuyordu karşılaştığım bir videoda. Hem şaşırmış hem de kötü durumda olan tek kişi ben olmadığım için rahatlamıştım. Yardım isteyeceğim arkadaşıma yazacaktım ki ekranda navigasyondan gelen bir bildirim açıldı.
“Ölüm yolculuğunda sana eşlik etmemi ister misin?”