Bir piano sesi. Piano mu bu? Başka ne olabilir? Org? Sentetik bir ses. Sesin kimyası mı var? Ruhu var. Bu sesin ruhu yok mu? Var. Üç yıldızlı otel ayarında misafirhanelerin tesis kısmında çalan müziklerden. Dinledikçe memurlaşıyor gibiyim. Rahat çalışma koşulları, gelecek kaygısızlık, akmasa da damlayan şeylerin bereketi içime doluyor.
İçime dolan bu şeyler ruhumu daraltıyor. Derin bir nefes alıyorum. Nefes almak için açtım bu videoyu oysa ama müziği bile şimdiden beni sinir etti. Bir kadın konuşmaya başlıyor. Kadının sesine su damlası sesleri ve kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Bu, huzurun damardan zerk edilmesine karşı bir tek ben mi alerji geliştiriyorum?
Derin bir nefes alın, bu nefesi alırken ona kadar sayın. Nefesi alıyorum. Bir iki üç, dörtten sonra boğazımda bir yanma hissediyorum. Beş altı yedi yanma git gide artıyor. Sekiz, dokuz, on. Göz yaşları içinde, boğazımı yakarak ciğerlerime dolan nefesi içimde tutuyorum. Öyle diyor çünkü kuş seslerinin sinir bozuculuğu arasında ne dediğini zar zor seçebildiğim kadın, nefesinizi on saniye kadar tutun diyor. Yedi, sekiz, dokuz, on. Şimdi nefesinizi on saniye boyunca verin. Nefesi ona kadar sayıp veriyorum, beşten sonrası aslında olmayan nefesi üfürmek gibi hissettiriyor. “Nefesim kulaklarımdan kaçmış olmalı” diyorum içimden. Kendimi komik buluyorum. Kendimle eğlenmenin gönenci içime doluyor. Sonra hemen nefesi ikinci kere ciğerlerime doldurmaya yelteniyorum çünkü kadın bu üçlü seti beş kere yapmamı söyledi. İkinci nefes alma çabamda boğazım daha da yanıyor. Seti üçüncü ve dördüncü deneyişlerimde boğazımdaki yangın gitgide artmak dışında rutinim bozulmuyor. “Aldığım nefes bile bana düşman” diyorum istemsizce. Derim çünkü sadana olmayacak ölçüde munis biriyim ben. Elime vurunca ekmeğimi alamazsın ama elime neden vurduğunu da anlamak isterim mesela. Düşmanımı tanımak isterim, tanırken tartmak falan filan.
Günlük meditasyonum, nefesimin boğazıma düşman kesilmesi sonucu istediğim performansı vermemiş olduğundan canım sıkkın evden çıkıyorum. Merdivenleri inerken aklım gideceğim mesafenin ne kadar olduğunu hesaplamakla uğraşıyor. On on on metodu ile gidebilir miyim acaba yolu da. On dakika evin çevresinden çıksam, on dakika trafikte kalsam, on dakika da deliler gibi hıphızlı gitsem.
Arabaya yaklaşıp çevresinde bir tur atıyorum. Çizik çözük göçük kaçık var mı diye. Bu bir ritüel. Son arabaya biniyorum besmele çekip. Önüme bir araba yaklaşıyor. Buraya girecek belli. Hızlıca ona yol vermem gerekiyor diye diğer ritüellerimi yapamadan hop çıkıyorum yerimden. Önce sol biraz ilerledikten sonra sağ, sonra çift şeritli yolda ilerledikten sonra sola döneceğim yine. Ama hızlıca çıktığım için ne carplayi çalıştırabildim ne kemerimi bağladım, adama yol vermek için bu kadar acele edişim canımı sıkıyor. Sana ne. Beklesin mesela beş dakika, sana ne? Senin bu acelen kim için? Kim ki o adam. Sinir oluyorum kendime.
Evin çevresinden çıkmak hakikaten on dakikayı buluyor. Anıtkabir etrafında hem insan hem otobüs trafiği normal akışı sekteye uğratıyor. Bir de ankaralıların nedense kavşakta sıralı biçimde durmak yerine arka arkaya durmak kaideleri dolayısıyla dönüş alacağı yere gelmeden tekrar ışıkta takılı kalıyor. Araba kullanmayı bilmiyorsunuz siz, araba kullanmayı diye bağırıyorum, kimse duymuyor. Hiç değilse kullanmayı bilmeyen o kitlenin duymadığından eminim. Bu esnada kemerimi takıp gitmek istediğim yeri google’a bağırıyorum. Hey google! Bir şeyler anlıyor google, nedense ne anladığını kontrol etmek gibi bir ihtiyaç hissetmiyorum. Sola dönmek için beklediğim ışıkta birdenbire “lütfen sağa dönünüz” diyor. Işıkta beklediğim için dönmeye yeltenmiyorum ama yeşil ışık yanar yanmaz yanımdaki tüm araçlar önüme sağa doğru kırmaya başlayınca biraz da zorunluluktan sağa dönüyorum. Bir süre araçlarla hep birlikte gidiyoruz sonra trafik çift şeritli bir hale geliyor. Solumdan ters yönden gelen araçlar sağımdan benimle birlikte hareket eden araçlarla birlikte tam bir cümbüşün içinde buluyorum kendimi. Kaostan çıkmanın tek yolunun olabildiğince hızlı bu trafikten kurtulmak olduğuna inandığım için ayağımı gaz pedalına daha da hızla dokunduruyorum ama nafile, git gide sadece bana doğru gelen araç trafiğinin içinde ve ters yönde tek başıma kalıyorum. Ne olduğunu anlayamıyorum. O esnada navigasyon konuşuyor.
Ay karıştırdım gerizekalı, sol diyecekken sağ dedim, senin aklın yok muuuu, diyor. Navigasyon mu diyor bunu iç sesim mi bilmiyorum. Bir şekilde arabayı kenara çekiyorum. On’lu nefes setini iki kere yaptıktan sonra, tekrar başlıyoruz diyorum. Arabaya ilk defa binmiş gibi kemerimi aynalarımı kontrol ediyorum. Sonra sağıma dönüp torpidodan dualarımı alıyorum. “Bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi le gafurun rahim” sonra diğer duayı okuyorum “Bismillahillezi la yedurru measmihi şeyin fil ardı vela fissemai vehüvessemiul alim” sonra üçüncüsü “subhanellezi sahhara lena haza vema künna lehu mukrinin ve inna ila rabbina lemunkalibun”
Navigasyonunun rota oluştur tuşuna yeniden dokunuyorum. Daha deminki azarlar sesten eser yok.
Besmele çekip sağa sinyal veriyorum.