Bir Anda Dört Kafadar

Yakup Karahan

Dört kafadar, kafa kafaya vererek gelecek yirmi yılımızı çoktan planlamıştık. Benim Ayşegül’le evliliğim ve çocuklarımızın isimleri, Caner’in bir ayağı aramızda olacak şekilde yapacağı dünya turu, Mehmet’in babalığından ayrı açacağı konfeksiyon dükkanından tekstil imparatorluğuna doğru yükselişi, Berk’in DGS’yle mühendisliğe geçtikten sonra hayata geçireceği projeler ve siyasi kariyeri. Allah’ın günü belediyenin self servis işleyen çay bahçesinde toplanır, çay, stik şeker ve limonlu kukiyle dolu küçük tepsiyi masaya koyar koymaz aynı planların üstünden tekrar tekrar geçmeye başlardık. Şüphesiz hepimize iyi gelen bir itiyattı bu. Istakaya taş dizmek kadar da pekiştiriyordu keyfimizi. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun, dilimizin numaralarıyla besliyorduk oyunumuzu. Yalnız Berk özellikle benden taş çalmaya çok hevesliydi. Konuşurken, gece yarısı para çektiğiniz atmlerin tuş sesi gibi bütün dikkati üzerinde toplayan insanlar vardır. Berk de bunlardan biriydi ve bir keresinde çay bahçesini dolduran bumır kuşağı mensuplarının başıboş ilgisini olduğu gibi üzerime çeken şu soruyu sormuştu yankılı sesiyle:

-Kanka Ayşegül yengenin babası seni pazarda nasıl dövmüştü bi daha anlatsana.

Elbette anlatmadım ve üzerime çevrili onlarca çift bakış arasında merak, merhamet, esef ve istihfaf dışında bir ifade aradım. İlk kez üzerimdeki bakışların kuyusundan çıkmaya çalışmıyordum ve Berk’in sözünü ettiği de yediğim ilk dayak değildi. Mehmet de aşağı mahalledeki aylık maçında, adımı öğrendikten sadece birkaç dakika sonra olmuştu bu, ağzımı burnumu kırmış, sonra başımda oturup aşağı yukarı aynı duygularla dolu bakışlarını gözlerimin içinde dikerek ağlamaya başlamıştı. Ardından annesinin hademe olduğu sağlık ocağında bir güzel pansuman yaptırmıştı açtığı yaralarıma. Bu yediğimi hatırladığım ilk dayak olmakla birlikte hayatımda yediğim bütün dayaklarda imdadıma koşan dostumu bana bahşeden peşin ödenmiş bir bedeldi. Ömrümde Mehmet kadar açtığı yaralara tutunan, yaşamını ancak birkaç çürüğün, berenin izlerini yitirmesiyle koyuvereceği rahat nefese bağlayan bir insana rast gelmedim. Onun yolu, adım adım açtığı yarıklarda durup pıhtı örerek şekillendirdiği, damar haritası gibi karmaşık ve uzun bir yoldu. Her öğlen bana salçalı ekmek getirirken de iki mahallelik yol katediyordu. Evimizin önündeki kaldırımda oturup ağzımızda konuşmaktan çiğnemeye fırsat bulamadığımız lokmalarla, büyüyünce neler yapacağımızı konuşuyorduk. O zamanlar Ayşegül’ün babası karşımızdaki boş arsada henüz hafriyata başlamıştı. Benim dünyam da Ayşegül’lerin evinin temeli için açılan büsbüyük çukur gibi boş ve köşeliydi. Mehmet’se kafasında milenyum kültürünün bütün müktesebatı, eğer bir rockstar olamazsa, Spielbergvari filmler yapmak istediğini söylüyordu. Bir çatışma sahnesinin bütün efektlerini yaratmanın üçkağıdını geliştirmişti. Üstelik ağzı bas gitar sesi kadar makineli tüfek, patinaj veya arazide alçala yüksele ilerleyen tank sesini taklit etmekte de mahirdi. Belçika’daki teyzesi o yaz gelirken 35 mm bir kamera getirecekti. İnşallah Hans Zimmer de ölmezdi o büyüyene kadar. Bana da çektiği filmlerde rol vermek istiyordu. Pis Sakal, Alüminyum Yüz gibi rolleri oynayacak aktörleri bulamamıştı daha izlediği filmlerde.

O yazın başında Belçika’daki teyzesi memlekete dönerken trafik kazası geçirdi. Arabalarının bagajındaki selofana sarılı, kurdeleli kameraya noldu bilmiyorum ama içerden canlı çıkan kimse olmamıştı. Bu hadise dostumda beklediğim kadar yıkıcı bir tesire yol açmadı. Mehmet’in Almancı kuzeni Berk’in ailesi de o yaz temelli dönüş yaptılar. Ayşegülgilin inşaatına ara verildi. Kuzenleri yerleşene kadar Mehmet getir götürle meşgul oldu hep. Bir işi bitirip eve adım atmasıyla başka bir siparişe yollanıyor, onu bitirince falanca malzemeyi şu komşudan rica etmeye gönderiliyordu. İki ucundan tuttuğumuz büyük şofbeni Elektronikçi Şener’e götürürken bana çatıyordu Mehmet:

-Sen niye geldin ki yardıma, senin evin mi taşınıyor?

-Yardım edeyim diye geldim.

-Sen gelmeseydin arabayla götüreceklerdi bunu. Seni görünce “hadi madem arkadaşınla beraber götürüverin, kolay olur” dediler.

-Ben olmasam da Berk vardı, onunla götürürdünüz. O niye gelmedi ki hem?

-Ben de ondan diyom ya senin ne işin var yardım etmeye geldin diye! Lavuk evde CS atıyor, bilgisayarını da bana kurdurdu.

Ben de Berk’e kuruldum. Şofbenin bendeki ucunu yere çalmayı düşündüm ama diğer ucunda Mehmet vardı. Bir daha yardım etmeye gitmedim. Zaten taşınma telaşı da kısa zaman sonra tamamlanmış olacak ki Mehmet diğer hafta yanında mohawk tıraşlı Berk ve çikolatalı ekmeklerle çıktı geldi. Biz bütün hücrelerimize hücum eden Şogettın çikolatasının taarruzuyla sermestken bu sefer sadece Berk konuşuyordu:

-Bis Doyçlant’ta hep bundan yiyos. Buğda poğtakallı likoğ vağ mı?

O yaz boyunca Mehmet, Berk ve ben, Ayşegüllerin kolonlar ve tavandan ibaret birinci kat inşaatının damından yerdeki kum yığınına atlayıp durduk sırayla. Her gün salçalı ya da Berk’in annesinin himmetiyle gelen çikolatalı ekmeklerimizi yedikten sonra pazar yerine gidiyor, önümüzdeki caddede akan en güzel arabayı seçiyorduk.

-Sisin ağabalağ hep çok eski neden? Eksosu çok bağığıyoo.

Mehmet yemin etti, bir daha aziz memleketimizin herhangi bir şeyini eleştirirse dövecekti Berk’i. Zaten yurdumuzda hayat yeteri kadar zordu, bir de Berk’in eleştirel ilgisiyle, egzotik bir tecessüsle sorguladığı yaşantımızı izah etmekle uğraşıyorduk.

Best auto of the day (bu tabiri Mehmet icat etmişti) tamamlanınca evlerin bahçe duvarları üzerinde kollarımızı iki yana açarak kedi yürüyüşüyle bizim mahalleye kadar geliyorduk. Biz bahçe kapılarına denk geldiğimizde yere atlayıp beton kısmına tekrar zıplayıp devam ederken, Berk kemerinde korkuluk demirleri olan kapılarda bile yürüyüşüne devam edebiliyordu. Zaman zaman dengesini yitirip düştüğü de oluyordu elbet. Ne hikmetse hiçbir zaman kaldırıma düşmüyor, sendelediği zaman diğer tarafına denk gelen kolunu havada pervane gibi çevirerek bahçelere atlıyordu tek ayağı üzerinde. İşte o zaman duvarda yürüme faslı bitiyordu bizim için. Çünkü Berk bahçesine düştüğü evin bütün zillerine var gücüyle basıp bahçe duvarından aştığı gibi insanlar için daha uygun olan yolları kullanarak kaçıyorduk. Kaçarken sadece ben arkama bakıyordum. Görülüp görülmediğimizi anlamaktan tutun da, mağdur ev sakinlerinin tepkilerine bakarak bu saçma oyunun tek zevkiyle yüzleşmeye kadar bir çok sebebi vardı arkama bakmamın. İnsanların asabıyla oynamanın ayartıcı bir keyfi vardı, tabi mesafeni koruduğun, kendini emniyete aldığın sürece. Ayrıca dört dörtlük bir sinirlendirme oyununda oyuncu ve ebe arasında enteresan bir aidiyet bağı meydana gelirdi. Bunu lisedeyken defaatle tecrübe etmiştim. O zamanlar Ayşegülgilin inşaatının sadece sıvası kalmıştı. Berk ve Mehmet’le her öğle arası Yenge’nin Tostçusu’nda buluşup sigara içiyorduk. Caner, müdür yardımcısının oğlu, hani şu gelecek yirmi yıl içinde devri alemini yapacak olan arkadaş,genellikle tek başına gelip gidiyordu tostçuya. Elinde devamlı ya sarı kapaklı bir keşif dergisi ya da bir araba, motosiklet yarışı bülteni, bir yandan full karışık tostunu yiyor bir yandan da elindekileri okuyordu. Eğer bir lisede tek tabanca takılıyor ve devamlı bir şeyler okuyorsanız ekseriyetle süt çocuğu muamelesi görürdünüz. Bunun yanında okuldaki öğretmenlerden birinin oğluysanız zaten yalnız kalmanız mukadderdi.

Merhamet duygumu içimden çıkaran, bu hissi kendine celbeden ilk kişi oldu Caner. Bu meyanda ifade edeyim ki, kendime acıdığım zamanlar ben ve bana acıyan yahut da acığıdığım kişi ve ben sanki ayrı kişilerdik. Merhametimi kendim dışında birine yönelttiğimdeyse zannettim ki ben ve acıdığım kişi sanki bir ruhtan ayrılmışız. O gün tostunu bitirdikten sonra Caner’e dostluk davetiyeti mahiyetinde bir dal sigara uzattım, çünkü bir dal sigara bitimine kadar devam edecek sohbeti garanti eder çoğu zaman. Geri çevirmeden önce sigaraya canlı gözlerle çekimser bir bakış atmasından anladım ki karşımda gizli bir tiryaki var ve zulası da, tüttürhanesi de kimsenin kolay kolay bulamayacağı bir yerde. Orayı bulmam da zor olmadı. Herifçioğlu en akla gelmeyecek yerde, babasının makam odasında kapıyı arkadan kilitleyerek içiyordu sigarasını. Tabii babasının öğle aralarında okuldan ayrıldığını biliyordu. Ben bunu Ayşegüllerin yeni evlerine taşındığı gün, yani Ayşegül’ü ilk gördüğüm gün yalnız kalmak için çıktığım ağaçtan görmüştüm. Müdür yardımcısı odasının penceresi çok dar bir geçitte kendiliğinden çıktığı söylenen bir ıhlamur ağacına bakıyordu. Odam dışında, hele ki okulda bulunmak zorunda olduğum zamanlarda, bu ağaç uzlete çekilebileceğim tek yerdi. O gün de öğle arası bizimkileri ekip ıhlamurun dalına tırmandım. Sabah eşya dolu kamyondan keman çantasını alırken Ayşegül’le göz göze gelmiştik ve o anda çarpılmıştım, işte bu kadar. Artık hançeremde bir yumru halinde donan zaman Ayşegül’le akmaya başlamıştı ve ben bu zamanı sanki doğumumdan çok önce yaşamış, sonra ilk çığlığımla terk edip gurbete düşmüştüm. Kendimi çok yalnız hissettiğimi düşünmeye de utanıyordum. O dalda içimden neler geçirdiğimi anlatmak istemiyorum. Tam oturduğum daldan aşağı kaymaya hazırlanırken pencereden Caner keşini gördüm içerde. Müdür muavinimizin deri koltuğuna gömülmüş sigarasını tellendiriyordu. Eğer Caner bu kadar, yani sigara içtiği kendisine kondurulmayacak kadar uysal olmasaydı, çok üzerinde durmazdım. Fakat onu insanlar üzerinde oluşturduğu intibaya ve babasının işgal ettiği makama münasip düşmeyen bir vaziyette yakalayınca ikiyüzlü bir çakal olarak tecessüm etti gözümde. Yerime iyice oturup bir sigara da ben yaktım. Birkaç nefes almıştım ki Caner, muhtemelen odayı havalandırmak için pencereyi açtı. Tam perdeyi çekecekken elimdeki izmariti suratına fırlattım. Telaşla içeri düşen sigarayı bulup dışarı attı. Ihlamurun kalın yaprakları arasından sigarayı atanı görmeye çalıştı bir süre. Alnıma inen yaprakları elimle ittim. Göz göze geldik. Acaba bakışlarım yeterince küçümseyici miydi? Nedense bana korkuyla değil öfkeyle bakıyordu. Bir sigara daha yaktım. Bakışlarını hiç kaçırmıyordu. Yeni yaktığım sigarayı fiskeyle tekrar kafasına fırlatacaktım ki pencereyi kapatıp perdeyi çekti. Elimde sigarayla ıhlamur ağacında öylece kaldım.

Caner’le arkadaşlığımız bu olaydan sonra başlamadı. Onun arkadaş grubumuza dahil olması, sinemanın önünde Mehmet’ten dayak yemesinden sonradır. Mehmet’in ağlayarak geçirdiği gecenin sabahında onun da aramıza katılmasıyla grubumuz sanki imparatorluk tebası gibi çeşitlendi, meselelerimizin ufku genişledi. Caner, kötürüm dedesinden aldığı harçlıklarla her hafta sonu sırt çantasında iki gün yetecek kumanyası ve termosuyla terminalde ilk rastladığı otobüse atlayıp seyahat ediyordu. Dönüş yolunda da mutlaka gördüklerini defterine yazıyordu. Hatta bir ara Express gazetesinde “Liseli Seyyah” adlı köşesinde yayımlamıştı bunları. Tuhaftır, hemen her vilayeti gezmesine rağmen yaşadığı şehri pek bilmezdi, mesela bizim mahalleye ilk kez ben getirmiştim Caner’i. O yeni söktüğü apoyando tekniğiyle balkonun altında saklanıp gitar çalacak ben de Ayşegül’ün camının altında şiir okuyacaktım. Allah’tan Ayşegül, annesiyle ve müstakbel kaynanasıyla rahmetli Şirin nenenin elli iki mevlidine gitmişti de güzel kulakları o metalik çığlıklar yerine saba makamıyla hemhal olmuştu. Caner değil de ben çalsaydım, gitarın tellerini değil de balkonumuzdaki çamaşır iplerini tıngırdatsaydım ortaya Caner’inkinden katbekat daha melodik bir icra çıkardı. Öyle bir yeteneksiz. Ayşegül’ü tavlamamda bir katkısı olmadı ama yine de bu uğurda az emek vermedi Caner. Dedesi vefat ettikten sonra seyahat masrafları için hamburgercide çalışmaya başladı akşamları. Biz de her akşam hem bedava hamburger yemeye hem müşteri sayısından dükkanın günlük ve aylık kazancıyla ilgili tahminler çıkarmaya hem de Caner’in çay molalarında ona yarenlik etmeye yanına uğruyorduk. Hemen her günkü buluşmalarımızı hiçbir şeyin sekteye uğratmamasına çalışıyorduk. Berk’in kanser tedavisi gördüğü dönem de hastaneye taşınmıştık. Anasından mohawk kafayla doğan Berk’i ilk kez saçsız görüyorduk. Neyseki keplerimizi fırlattığımız gün bu illetten kurtulduğunu öğrendik.

O yaz Mehmet work and travel’la Amerika’ya gitti. Babalığının pcx'ini perte çıkardıktan sonra buralarda iyiden iyiye huzursuzlanmaya başlamıştı zaten. Ayşegül babasına benden bahsetti. Ben de Ayşegül’ün babasının pazar tezgahında çalışmaya başladım. İlçe pazarlarına gideceğimiz zaman Caner de bize katıldı. Berk'in iki elinin bileği de kırıldığı için bütün yazı alçıdan pençelerle geçirdi. Her akşam sırayla yemeğini yedirip sigarasını içirdik ellerimizle. Gece yarılarından sonra whatsapptan Mehmet'le konuştuk. Her defasında bir sürprizle döneceğini söyleyip durdu Mehmet. Yazın bitimine doğru zabıtalar tezgahımızı kaldırıp beni dövdü. Ayşegül’ün babası zabıta amirinden benim namıma özür diledi, işime son verdi. Caner turist rehberi kotartı almak için kursa başladı. Ayşegül’e zabıtalara nasıl posta koyduğumu anlatıp durdum günlerce.

Berk alçılarını aldırdıktan sonra omzuna kurt dövmesi yaptırdı. Mehmet kırmızı beyaz Chrysler Cruiser arabasıyla Amerika’dan çıkageldi. Hayırlı olsun mahiyetinde bir düzine yumurta parçaladık arabanın kaputunda. İçine doluşup yıkamaya götürdük. Derisi eprimiş direksiyon simidiyle, inip çıkarken sürekli takılan camlarıyla, mandalı sürekli atan güneşliğiyle, yırtık pırtık döşemesiyle pek eski püskü bir şeydi. Fakat burnuyla, renkleriyle, sanrufuyla manfuruyla da kendi çapında bir tatlılığa sahipti. Bir şeyin ne işe yaradığından çok ne tür riskler doğuracağını merak ederdi Berk:

-Kuzen bu kabloyu çeksem nolur?

Direksiyonun altındaki elektrik bandı sarılı yeşil kabloyu gösteriyordu.Arabadaki tek yeni şey Mehmet’in taktırdığı navigasyon cihazıydı.

Mehmet, Chrysler'i Ayşegül’le düğün arabamız yapacağını söyledikten sonra Altınoluk sahile gidelim dedi. İlk arabasını sürme ayrıcalığını da en eski arkadaşı olarak bana tanımıştı.

Cihaza Altınoluk yazdıktan sonra gaz verdim. Güzergahı tarif eden navigasyoncu hanımefendi öncelikle bu uzunca yolculuk için şans ve iyilik temenni etti. Yolculuk güvenliğimiz için moralime, uyku kaliteme ve araç içi çevresel şartlara dair uyarılarda bulundu. Gerçekten çok ilgiliydi, arabanın hızını yolun durumuna göre ayarlıyordu: “asgari 60 kilometre hızla gidiniz.” Yalnız kestirme yol diye 100 km hızla dağ bayır aşırdıktan sonra bizi bir mısır tarlasına çıkardı. Tatlı dilli ve ince düşünceli olmasına karşılık espri anlayışı biraz tuhaftı anlaşılan.Halbuki güzergahta bi tuhaflık olduğunu Caner anlamıştı: “Biz bu yoldan gitmemiştik daha önce.” Bizi asıl yola çıkarmasını istediğimizde bu sefer köy içinde dar ve dik aşağı bir şose yoldan çıkmaz sokağa götürdü. Geri vitese alıp yokuşu arkaya doğru çıkmaya çalışırken arka tekerlek kanalizasyon ızgarasının rampasına takıldı. Bir ileri bir geri derken araba aşağı doğru kaymaya başladı. Verilmiş sadakamız varmış ki frenler arabayı zaptedebildi. Tekrar arka arka giderek, bu sefer ızgara çukurunu ortalamıştım, yokuşu sökebildik. Düzlüğe çıkınca Berk:

-Verin ben süreyim arabayı, dedi.

Kabahat bana kalmış gibi gözüküyordu. Keyfim kaçtığı için arabadan inip arka kapıyı açtım, Berk direksiyona geçti, ben de onun yerine oturdum. Berk camını sonuna kadar indirdi önce, koltuğu öne çekti, cihazı kapatıp açtıktan sonra tekrar Altınoluk yazdı. Rota oluşup hanımefendi girizgahını tekrar ettikten sonra hareket ettik. Yola çıkınca az evvelki yanlışlık için özür dilemeyi ihmal etmedi, amacı sadece bize zaman kazandıran güvenli bir güzergah oluşturmaktı. Hava kararmaya başlamıştı. Sağımızdan solumuzdan geçen tırların, kamyonların, otobüslerin güçlü farlarının şoförün gözünü almaması için dikkatli olunmasını tavsiye etti. Yatay kurpta ilerlerken Berk,

-Kibar konuştuğu için sen anlamıyorsun söylediklerini, dedi bu sefer bana dönerek. Az kalsın bariyerlere giriyorduk. Mehmet okkalı bir sille aşk etti kafasına. Baktı ki şoförün hareketleri bi tuhaf, navigasyoncu kadın hızını 50’ye düşürmesini istedi. Az ilerideki döner kavşaktan ikinci çıkışa yönlendirdi, ardından üst geçide. “Hızı düşük bir ivmeyle 100 kilometreye çıkarmanızda fayda var.” Berk sırf cihazı denemek için gazı kökleyip 120'ye çıkmadıysa hiçbir şey bilmiyorum. “Aracınızda şoförlük yapabilecek başka biri varsa lütfen o geçsin. Bu arada hızınızı düşürerek 100 metre sonra sola dönün.” Berk şerit değiştirerek sola döndü. “Üç saniye içinde 120 kilometre hıza çıkın.”

Bu da neydi? Berk gaz pedalına abandı. İbre 110'u gördüğü anda bir şeye çarptık. Araba önce öne sonra arkaya eğildi. Bir ön koltuğa bir arka koltuğa çarptım. Arabanın önü havaya kalkmıştı. Bu kez arka tampon çarptı. Bir anda içeri su girmeye başladı. Su çeneme kadar yükselmişti ki Berk’in çığlığını işittim. Sesi suyun altında yitti.

Ayşegül'le hiç karşılaşmamış gibiyim. Şimdi zaman göğsümün üstüne çöktü sanki.