Bir ofis saatinin daha sonuna gelmişti. Kafası çalışıyordu bu çocuğun. Belki o da iyi bir kriptograf olurdu, belki de cebirci… Ama bir şeyler olacağı kesindi. İyi öğrenci hem yoruyor hem de keyif veriyordu. Hazırlanıp çıkması gerekiyordu bir an önce. Eve doğru yola çıktı. Eşyalarını dünden hazırlamıştı. Valizini alıp havaalanına geçti.
***
Amerika’ya uçacaktı. Büyük bir teknoloji şirketiyle önemli bir görüşmesi vardı. Uçakta epey vakti vardı; okudu, yazdı, çizdi. Matematik, yapmaya başladığı günden beri onu çok büyülüyordu. Her gün bir öncekinden daha çok… Lisanstaki ilk cebir dersinde ne kadar etkilendiğini unutamıyordu. Doğrusal Cebir. O gün hocasınınn yanına gidip “Ben cebirci olmak istiyorum, yol gösterir misiniz bana?” demişti. Tabii üstünden çok sular aktı, saf matematikten uygulamalı matematiğe yöneldi…Ama cebir derslerinin hâlâ çok ekmeğini yiyordu.
Uçak indiğinde Terminal 3’e gidip kendisine söylenen plakaya sahip aracı bulması grekiyordu. Araç 12.30’da gelecekti. Uçak 12.03’te indi. Aceleyle terminali bulmaya çalıştı. 12.27’de terminaldeydi. Sakinleşti ve derin bir nefes aldı. Şimdi tek yapması gereken kırmızı renkli ve malum plakalı arabayı beklemekti. Beklerken ailesine uçaktan indiğini yazdı.
12.37. Hâlâ gelen giden yoktu. “Geç kalmıştır, trafik olmuştur.” diye düşündü. Ama 3 saat sonra toplantısipı vardı ve öncesinde otele gidip eşyalarını bırakması gerekiyordu. Navigasyondan kontrol etmek istedi otele nasıl gidebileceğini. Havaalanından bir otobüse binip sonrasında 3 dakika yürüyerek otele varabiliyordu. Muhteşem. Otobüs durağına yürüdü ve 72B numaralı otobüse bindi. Navigasyonun söylediği durakta indi fakat ortalıkta bırakın oteli medeniyete dair hiçbir şey yoktu. Sonra bir anda etrafında cipler görmeye başladı. O anda zihninde şimşekler çaktı: Bu bir kumpastı. Fakat navigasyon nasıl yanlış yeri göstereblirdi? Olamaz… Sanırım biri cihazlarına sızmıştı ve onu yanlış yönlendrimeye çalışıyordu. İşte bu hiç iyi olmamıştı. Telefonunu kapatıp çantasına koydu. Onunla yapabileceği hiçbir şey yoktu artık. Şu an buradan kurtulup havaalanına geri dönmenin bir yolunu bulması lazımdı.
***
Ciplerin kapıları aynı anda açıldı. Takım elbiseli, kulaklıklı dört adam indi. Ellerinde silah yoktu ama duruşları, bellerindeki kabarıklık ve koordineli hareketleri, onların birer şirket çalışanı değil, eğitimli "temizleyiciler" olduğunu haykırıyordu. Panik dalgasının midesinden yukarı tırmanmasına izin vermedi. Lisans tezini savunurken hissettiği o soğuk odaklanma haline büründü. Karşısındaki manzara artık bir tehdit değil, çözülmesi gereken bir optimizasyon problemiydi.
Cipler onu yarım daire şeklinde sarmıştı. Geriye, yani geldiği yöne kaçış imkansızdı. Sağ taraf düz bir araziydi; açık hedef olurdu. Ama sol tarafta, yaklaşık elli metre ileride, otobüsle gelirken dikkatini çeken, yolun eğiminden kaynaklanan bir bayır ve hemen altında kurumu kurumuş bir su yatağı vardı. Zihni saniyeler içinde olasılıkları eledi: Hız Değişkeni: Adamlar ondan iriydi, düz koşuda onu yakalarlardı. Arazi Katsayısı: Cipler o bayırdan aşağı inemezdi. İnsanlar inebilirdi ama zemin kaygandı. Vektör Hesabı: Adamların ona ulaşma süresi ile onun bayıra ulaşma süresi arasındaki fark kritikti. Doğru anı kolladı ve "Şimdi!" diye bağırdı kendi kendine.
Çantasını sırtına sabitleyip, beklenmedik bir hareketle sola doğru fırladı. Adamlar bir anlık şaşkınlıkla kalakaldı. Onun donup kalmasını veya teslim olmasını bekliyorlardı; depar atmasını değil. Arkasından gelen "Dur!" ihtarlarını ve ayak seslerini duyabiliyordu. Adımlarının ritmini saydı. Bir, iki, üç, nefes... Zihni, korkuyu bir kenara itip sadece geometriye odaklanmıştı. Bayıra ulaştığında kendini hiç düşünmeden aşağı bıraktı. Toprak ve çakıl taşlarıyla birlikte kayarken pantolonu yırtıldı, avuçları kanadı ama durmadı. Su yatağının dibine indiğinde artık ciplerin görüş alanından çıkmıştı. Bu ona yaklaşık 4 dakika kazandırırdı. Su kanalının tabanı çamurluydu ama koşulabilirdi. Telefonu kapalı olduğu için yönünü bulmak adına başını yukarı kaldırdı. Güneş tam tepedeydi ama hafifçe güneye kayıyordu. Saat 13.20 sularıydı. Havaalanı kuzeybatıdaydı. Yani gölgesinin düştüğü yönün tam tersine değil, yaklaşık 45 derecelik bir açıyla sağına doğru gitmeliydi. Kanalın içinde koşarken nefes nefese, "Doğrusal olmayan bir denklemdeyim," diye fısıldadı. "Bilinmeyenler çok fazla ama üstesinden gelebilirim.” Yaklaşık yirmi dakika boyunca durmaksızın koştu. Kanalın, eski bir sanayi yolunun altından geçen bir geçite bağlandığını gördü. Oraya sığındı. Ciğerleri feryat ediyordu. Çantasını açıp, uçakta çizim yaptığı defteri çıkardı. Kalemini eline aldı ve titreyen ellerle hızlıca bir kroki çizdi. Havaalanı, otel ve şu an bulunduğu "kör nokta".
Navigasyonun onu getirdiği yer ile olması gereken yer arasında bir simetri vardı. Bu, rastgele bir hacklenme değildi. Onu havaalanından uzaklaştırmak için yapılan, koordinatları belirli bir algoritmaya göre saptırılmış, harikulade bir mühendislikle kurgulanmış bir plandı. Tam o sırada, geçitin dışından, çok yakından motor sesleri gelmeye başladı. Cipler yolu bulmştu. Ama onlar yukarıdaydı, o ise yerin altındaki beton borunun içinde. Cebinden bozuk paraları çıkardı. Dikkat dağıtmak için bunları kullanabilirdi. Geçitin diğer ucuna doğru var gücüyle paraları fırlattı. Paralar metal boruya çarparak yankılı, insan adımına benzeyen sesler çıkardı. İşe yaramıştı, sesler o tarafta yoğunlaşmaya başlamıştı. Var gücüyle diğer tarafa doğru koştu: temizdi! Artık havaalanına gidebilirdi.
***
Havaalanına vardığında derin bir nefes aldı. İlk uçak için kendine bilet ayırttı. Yaklaşık 1 saat sonra uçacaktı Türkiye’ye. Kendi kendine gülümsedi. Teknolojiyi değil kadim matematiksel yöntemleri kullanarak kurtarmıştı kendini. “Bir matematikçiyle karşı karşıya kalmanın ne demek olduğunu anlamışlardır.” dedi.